Thursday, September 28, 2006

Çocuklara vurmayın!!!!!!!

Yine koşturmacalı bir gün... Özellikle öğleden sonra işlerim çok yoğundu. Yine de bunalma aralarında sevdiğim bloglara bakıverdim. Sevgili Biyonik kedimizin cici çocuğuna öğretmeninin vurması beni sinir etti. İnanın çok üzüldüm, kendimi onun yerine koydum, sanırım benim gibi bu olaya gıcık olmuş çok kişi vardır. Biz bebişlerimizi (onlar her yaşta bizim bebeğimiz) gözümüzden sakınıyoruz, geliyor bir adam, üstelik emanet ettiğimiz öğretmeni çocuğa vuruyor.

Hala öğrencileri döven öğretmen kalmış olmasına şaştım. Hani biz de dayak yerdik ama biz zaten ezik bir kuşaktık. Biyoniğe de yazdığım gibi saçma sapan bir gösteri provasında yanlışlıkla başka yere döndüm diye bizim sınıfın hocası değil de başka biri gelip okkalı bir tokat atmıştı. Yanağım yandıydı tüm gün. Anneme anlatmamıştım çünkü o da öğretmendi, çocuğunun dayak yemiş çok ayıp diye düşünmüştüm.Ne alakaysa... Ama o anı hiç unutmam ve ilkokula ait bir çok ayrıntıyı unutmuş olsam da o olayı asla unutmam. Nasıl işlemiş yani!

Neden insanlar düşünemiyor? O atılan tokatları öğretmen hemen unutacak ama o çocuğun ruhunda kalan iz, tahrip olan psikoloji ne olacak? Ben insan psikolojisine aşırı önem veririm. Vücut sağlığı kadar önemli olduğunu düşünürüm. Psikolojimiz bozulursa çocuklarımıza da yararlı olamayız. Belki baş ağrımı ihmal edebilirim ama psikolojimi asla... Bu çocuğum için de geçerli. Minicik beyinlerde bile ne fırtınalar kopuyor bir bilseniz... Mesela yan komşumun biri 3 yaşında, biri 9 aylık iki kızı var. Bir baktım komşum balkona çıkmış sigara içiyor, konuşunca keyfi olmadığını anladım, çağırdım. Büyük kızı altına kaçırmaya başlamış tekrar ve annesine ciddi tepkiliymiş. Mesela anne demeyi bırakmış, kadının arkadaşlarına anne diyormuş, aşırı sinirli olmuş ki şeker gibi kızdı. Konuşmalarımızın sonunda küçük kardeşini şiddetle kıskandığına karar verdik. Bence durum şu: şu an yürüme telaşındaki kızın peşinden koşmak zorunda olan bir anne ve sabah kreşe gönderilen büyük kız...

Konumuza dönelim...Şiddete şiddetle karşıyım, hele minik bedenlere yapılan şiddete... Bu aile içerisinde de olabilir, dışında da. Biz hayatlarının sonuna kadar onların yanında olamayacağız, tabi ki de okula yollayacağız. Ama öğretmenlerimizin de onlara sevgi dolu yaklaşması lazım. Sinirleri bozuksa tedavi olmalı, yok bu işi yapamıyorsa yapmamalı. Pedogoji de okuyorlar bildiğim kadarı ile öğretmenler. Pedogoji kitaplarında çocuğa patlatın diye yazmıyor sanırım. Öğretmenlerimizin çoğunun sevgi dolu olduğunu biliyorum ama bir kısmı şiddete yöneliyorsa bunun çaresine bakmalılar. Ben sinirimi çocuğum sayesinde kontrol altına aldım biliyor musunuz? O bana biraz sabırlı, bolca sakin olmasını öğretti. İnsanlara daha anlayışlı bakmamı sağladı. Teşekkür bebeğim.

Keşke onları sonsuza dek kötülüklerden koruyabilsek. Umarım hepimizin yavrusu tüm kötülüklerden uzak bir hayat yaşar...

Cuma, cumartes, pazar evdeyim ve internete girmeyeceğim, belki sadece bir göz gezdiririm. Pazartesi görüşürüz sevgili dostlar:-)

Wednesday, September 27, 2006

Nerede O Eski Ramazanlar?

Bu klişe lafı her kuşak kullanacak mı merak ediyorum. Çünkü anneannem ve babaannem kendi çocukluğunu, annem kendi çocukluğunu hep bu şekilde anar. Şimdi ben büyüdüm ve yine o eski ramazanları özlüyorum. Acaba eski günler gerçekten bugüne göre daha mı iyiydi, yoksa biz çocuktuk da her çocuğa o günler özel mi gelir. Buna karar vermek güç, oğluma bakıyorum da ramazan diye bir coşku taşıdığını söyleyemem. Oruç tutmasını beklemiyorum, sahura da kalkmıyor, sonra çevresinde de Ramazan farkını yaşatan çok fazla olay yok sanırım. Acaba tüm çocuklar öyle midir? Ramazan başladığından beri sofraları daha da çok özenli kuruyorum, çeşitler daha fazla, annemi de her akşam yemeğe çağırıyorum ve hep sofraya beraber oturuyoruz, dostlarımızı da davet edeceğim tabi. Ama bu çok da farklı değil sanırım. Yine de o bir çocuk... Belki eski Ramazanları özlemeyecek ama çocukluğunun o eski güzel günlerini anacağına eminim. Her insan gibi...

Gelelim özlemle andığım çocukluğumun ramazanlarına...

İlk hatırladığım ramazanlar yaz aylarına denk geliyordu. Belki okul ile yoğunlaşmamış olmamız, geceleri geç yatabilmemiz, dışarıda dolaşıp balkonlarda top sesini bekleyebilmemiz Ramazan ile daha ilgili olmamızı sağlıyordu.

Çok küçükken her ramazan dedem bizi ziyarete gelir, o özel günleri bizle paylaşmayı tercih ederdi. Anneannem neden gelmezdi hatırlamıyorum. Dedem çok becerikli bir erkekti, bazen annem eğer çok yorgun olup da kalkamamışsa kalkar sahur için yiyecek birşeyler hazırlar ve sessizce annemi kaldırırdı.

Biraz büyüyünce dedem de sanırım yaşlanmış veya anneannemi artık yalnız bırakmak istememiş ve Ramazanları gelmemeye başlamıştı. Bu arada bizim apartman çok şenlikliydi her daim. Ramazanda ise bu şenlik uç noktalara çıkardı. Evin erkekleri ya oruç tutmadığından, ya dul ve bekar kadınlar yaşadığından ya da eşlerini yalnız bırakan erkekler söz konusu olduğu için hepimiz kadın ve çocuktuk... Gündüz evin işleri yapılır, alışverişe çıkılır, öğleden sonra birinde soluklanılırdı. Bu aşamada susuzluktan ölmüş olurduk çünkü yazdı... Sonra ne yemek yapalım muhabetine girerdi kadınlar. Herhez istediği, özlediği, canını çektiği yemekten bahsederdi ki bu yemekler genelde çok kilo yapan yemekler olurdu... Zaten öğleden sonra soluklanmalarında mutlaka tartılır ve yarım kilo, bir kilo verenler olduğu görülür, sevinilirdi. Bu tartma işlemi akşam yemekten sonra da düzenli bir ekilde yapılır ve bir iki kilo fazlasıyla karşılaşmak doğal sayılır ama yine de mızırdanılırdı. Neyse nerede kalmıştık? Ne yemek yapalım konuşması ilk başta her aileyi ayrı ayrı ilgilendirirdi ama sonunda birinin evinde toplanılmasına ve yemeklerin beraber yapılmasına karar verilirdi. İmece usülü, çocukların da yardımı veya engelleri ile yemekler hazırlanırdı. Bazen içeride, bazen balkonda o güzel sofralar hazırlanırdı. Biz çocuklar pide kuyruklarına girerdik, bazen aradan sızlamalar da yapardık. Hala pide kuyrukları var aslında ama her fırının önünde değil... Sahur da düşünülerek alınan pideler ve dolmalık ekmekler eve getirilir, sonra balkonlara çıkılarak topun patlaması beklenirdi. Camilerin ışıkları zaten görülecekti...

Sevgili ikinci kat komşumuz genel tabiri ile "Almancı" idi. Kızı Türkiyede tek başına yaşıyordu. En çok onda toplanmayı severdim çünkü gençti, evi çok güzeldi, renkli TV si vardı:-) vs. Babası ona çam ağacı getirmişti bir sene. Karşı apartmanda yaşayan, çapkınlığı ile bilinen ama eşini çok sevdiğimiz komşumuz da aynı ağaçtan sipariş vermişlerdi. Her iki evin balkonunda da Ramazanları çam ağacı süslenir, top patladığında aynı anda renkli ışıklar yanardı. Hatta bir sene nasıl yaptılar hatırlayamıyorum iki ikinci katın balkonundan ışık ipi gerilmişti. Sokağımız çok ilgi çekerdi bu şekilde. Çam ağacının Hıristiyanlık sembolü olduğu için kullanılmasını ayıplayanlar olurdu, belki haklılar ama Ramazana ait, kötü niyetle yapılmayan, iyi insanların yaptığı bir hoşluktu bu... Ortama bir renk, bir ışık veriyordu...

Top patlaması sevinçle karşılanır, annelerin binbir emekle hazırladığı bu tatları yutardık... Ramazanda iftarda en çok istek alan mantı olurdu. Ama hep bildiğimiz haşlama mantı değil, çeşitleri yapılırdı ki değişiklik olsun...

Sonra çocuklar, kadınlar bazen ayrı bazen beraber eğlenirdik. Televizyonda zaten bir kanal vardı, o da hep ramazan eğlencesi verirdi. Biz çocukların bunla alakası yok tabi:-)

Sahur için ne yapacağız düşüncesi ancak çaydan sonra mideler boşalmaya yakın düşünülürdü. Sahurda başka bir eve inmek adettendi. Şimdi neden ayrılalım, hazır hep beraber başlamışken değil mi? Sahurda ev sahibi kimse kendi evine önceden iner(ya da çıkar:))sofrayı hazırlardı. Çoğunlukla sahura dek oturulurdu, bazen biz çocuklar sızardık ama sıkı sıkı tembihlerdik kaldırsınlar bizi diye.

Sahurda genelde ya kalanlar yenir ama kahvaltılıklar mutlaka çıkarılırdı. Börek de yapılanlar arasındaydı. Eğer sırf annem ile ben sahur yapacaksak bana elektrikli, yuvarlak, sadece üstten ısıtan pratik ocağında pide üstüne sürülmüş beyaz peynir ve sucuk ısıtılırdı ki harika bir tattır. Normal fırında da yapılabilir ama o tadı vermiyor gibi geliyor bana, ya da damak tadım mı bozuldu ne... Sucuk, salam, pastırma sadece Ramazanda ağızıma sürdüğüm sonra nefret ettiğim tatlar oldular nedense hep...

Benim çocukluğumu geçirdiğim şehirde fırınlar ramazanda "dolmalık" diye bir ekmek çıkartırlardı ki hala var mıdır bilmem. Halka biçiminde, simidin oldukça büyük ve şişkosu ama susamsız bir ekmekti. İçine peynir- maydonoz veya kavrulmuş domates, biberli kıyma konur, yumurtaya batırılıp kızartılırdı ki ne lezzetti ve ne kaloriydi! Bazen canım ne ister ama İstanbul'da hiç görmedim. Bunun bilen varsa bana haber etsin.

Sonra herkez evine dağılır (nihayet), yataklara gömülünür ve öğlene dek uyunurdu.

Çok özledim o günleri, hem de çok... O apartmanı, dostlarımızı... Hala görüşebildiklerimiz var, hemen onları aramayı düşünüyorum:-)

Nerede o eski ramazanlar arkadaşlar?

Tuesday, September 26, 2006

Bebeğin Kaderini Değiştiren Doktor

Yıllar önce bir kasabada, bir hastaneye aynı anda iki kadın doğum yapmak üzere geliyor. Biri zengin bir aileden, değeri ise fakir. Bir kadın yaşlı ve belki hasta, diğeri genç ve sağlıklı. Fakir kadın doğumda ölüyor ama bebeği şans bu ya yaşıyor. Diğer kadın ise yavrusunu kaybetmiş ne yazık ki. Doktor fakir ve ölü kadının koynundan ağlayan bebeği çıkartıyor ve zengin kadının koynuna koyuyor ve o anda o fakir bebeğin hayatı bütünüyle değişiyor. O artık zengin ve köklü ailenin biricik kuzusu...

Bu hikayeyi duyduğumda kanım dondu, kendimi feci rahatsız hissettim. Beni hoşnutsuzluğa iten birşeyler vardı. Doktor iyi niyetle o yavruyu kurtarma adına böyle birşey yapmış aslında. Fakir bir ailede kimbilir ne şartlar altında yaşayacaktı, babası da öldüğünü duyunca pek üzülmemiş (bunu doktor söylüyor, biz bilmiyoruz), hem evine dönerken büyük ihtimalle ölürmüş (bunu da O söylüyor), kimbilir kaç kişilik ailede annesiz nasıl bir hayat yaşarmış? Ama bunları duymak beni rahatlatmıyor, bu olayı kendi adıma etik bulmuyorum, rahatsız oluyorum.

Belki o bebek ki şimdi koca adam veya kadındır (yaşıyorsa tabi). Belki hayatı çok güzel geçmiştir. Zengin ve sevgi dolu bir ailede, hayatta problemlerle fazla karşılaşmadan güzel bir yaşantısı olmuştur. Ama ya böyle olmadıysa? Ya o aile ona sevgi vermediyse, ya da paranın verdiği şımarıklıkla saçma sapan olaylara sürüklendiyse, ya da baba parası yiyen bazı insanlar gibi hayatını hiç birşey yapmadan geçirip boş bir hayat sürdüyse. Bilirsiniz salt para mutluluk getirmez. Hatta anne babanın sağ olması da o aileye illa mutluluk vermez. Ya öbür ailede daha huzurlu bir hayat geçirmiş olacaktıysa? "Mutluluğun Resmini Yapabilir misisiniz?" adlı postumdaki resmi hatırlayın. Fakir ailedeki o huzuru düşünün. Anne babası olmayan, fakir, hayatı zorlukla geçmiş insanlar biraz da bu olanca olumsuz şartların kırbaçlaması ile son derece başarılı olmuyorlar mı, böyle insanlar yok mu?

Bilemiyorum, büyük bir ikilemdeyim. Bir yanım iyi olmuş o bebek kurtulmuş diyor, ama diğer yanım acaba ne olurdu, ne olurdu o bebek gerçek ailesiyle olsaydı diye düşünmeden edemiyor.

Kader değiştirmek doğru mu? Kaderimiz ancak Allah belirlemez mi? Kader ile oynamak ne kadar doğrudur? Meslek etiği ile ne kadar bağdaşmıştır o doktorun yaptığı?

Bir de şu yönü hiç düşünülmüyor: Şimdi o kasaba küçük ve kaç tane köklü aile olabilir ki... Şimdi o yaşta olan insanlar kendilerinden şüphe etmeyecekler mi, aileleri şüphe etmeyecek mi, insanları o duruma sokmak hoş mu, ya da ne bileyim miras kavgaları çıkma ihtimali olmaz mı (para bu, insanların çoğu para için çok şey yapabilir). Kaç kişinin hayatı sarsılmıştır şimdi? Madem iyi niyetle birşeyler yapılmış keşke hiç anlatılmasa, açıklanmasaydı. Belki de onun da vicdanı artık kaldıramaz oldu.

Peki o anda o doktor ne düşündü? Bir vicdan kavgası yaşadı mı? Yoksa doktor mantığı ile anında karar verip bebeği alıp öbür yatağa koyup bu olayı bir süre için unuttu mu. Eminim onun için de zor olmuştur... Öyle bir karar verme durumunda kalmayı asla istemem.

Bilemiyorum, bu hikayede hoşlanmadığım bir taraf var. Keşke hiç duymasaydım. Kader ile oynamak! Siz ne düşünüyorsunuz?

Monday, September 25, 2006

Hayatta en çok ne olmasını isterdiniz?

Günaydın:-)

Dünkü kasvetli, boğucu, sıkıcı ve baş ağrılı pazartesinden sonra salı güleryüzüyle geldi:-) Dün saat 10 da evin tüm halkı uyumuştu (aslında yorgunluktan sızmıştı demek daha doğru) ve aldığımız bu güzel ve uzun uyku sayesinde kendimi biraz dirilmiş hissediyorum. O nedenle daha iyimserim diyebilirim:-)

Sabah blogları gezerken rastladığım sevgili Gazel Vakti oğluşunun bir kıza yazdığı "I love you" notunu anlatmış, çok hoşuma gitti bıcırığın yaptığı... Ben de bizim dün akşam yemekte "günün nasıl geçti" konuşmasında oğlumun bahsettiği bir konudan yola çıkmak istiyorum:

Canım annemin hazırladığı güzel iftar sofrasında oğlum öğretmeninin yazılı bazı sorular verdiğini ve bunları cevaplandırdıklarını anlattı. Neler sordu diyince bir ikisini söyledi. Daha çok yeni öğrencileri tanımak adına sorulmuş sorulardı bunlar. Bir de "hayatta en çok ne olsun istersiniz" diye sormuş. Bizimki de "dünyadaki bütün kızlar bana baksın" diye cevap vermiş. Gülmekle ağlamak arasında kaldım tabi... Annem "oğlum, doktor mühendis olmak istiyorum diye yazsaydın ya" dedi. O da "anane onlar nasıl olsa olur, bu daha zor ve önemli dedi. Kendine olan bu özgüveni hoşuma gitmedi değil. Ama geçen hafta veli toplantısında oğlumu çok efendi, çok saygılı bulan öğretmen bu cevap karşısında ne düşünmüştür onu merak ettim.

Aziz Nesin'in "Şimdiki çocuklar harika" adlı kitabını hatırladım. Aziz Nesin bu çocukları görse ne derdi? Harika yerine başka sıfat bulurmuydu, yoksa Onun bile kelimeleri yetersiz mi kalırdı?

Gazel vakti'ne de anlattığım birşey var, size de anlatayım. Oğlum daha 2. sınıftayken sınıfında bir kız arkadaşı vardı. Kızın annesi ile samimi olduğumuz ve aynı zamanda komşu olduğumuz için hem sınıfta, hem evde sık sık beraber oluyorlardı. Kız bir gün hem annesinin hem babasının yanında sınıfta ona aşık 7 çocuk olduğunu söylemiş ve isimlerini saymış. Annesi de bizim çocukla arkadaşlığını bildiği için onun neden olmadığını sormuş. O da onunla artık sevgili olmadıklarını, sadece arkadaş olduklarını söylemiş. Ne günlere kaldık!

Daha anaokulundayken bir kıza aşık olmuştu. Hep ondan bahsediyor, doğumgününde çok güzel bir hediye almam için ısrar ediyordu. Onu almak için okula gittiğimde ikisi elele çıkıyorlardı ve sadece 5 yaşındalardı...

Geçen seneki okulunda sevdiği bir kız vardı. Kız hakkaten güzeldi. Sarı saçlı, mavi gözlü... Gözlüğü vardı ben de sırf biraz kızdırmak için "Ama O gözlüklü" dedim. O da olsun anne, evlenince ameliyatla düzeltiriz, sorun değil dedi. Sanırsın evlenmeye karar vermiş koca adam... Bu sene okul değişikliğinde ondan ayrılacağı için üzgün gibiydi ama çabuk unuttu. Bu okul değişikliği nedeniyle en büyük sıkıntısının "anne, ya güzel kız bulamazsam" olduğunu söylediğinde ne diyeceğimi şaşırdım. Benim oğlum biraz maçomu ne? İyi de kime çekti?

Eminim ki hepiniz çocuklarınızla bu tip diyologlar yaşıyorsunuz. Gençlerin durumunu tahmin bile edemiyorum.

Umarım hayatta ne isterlerse o olur. Ama benim oğlum doğru bir karar vermemiş, onun yerine ben yazıyorum: "Oğlum iyi yürekli bir insan ile güzel, huzurlu ve sağlıklı bir yuva kursun, hayırlı çocukları olsun, başarılı olsun ve sonsuza dek mutlu olsunlar..." Bir anne başka ne diler?

Renkli Günler:-)

İmdattt! Saçlarım Dökülüyor!

Aslında yeni birşey değil, geçen sen çok büyük bir üzüntü geçirmiş ve saçlarım ciddi bir biçimde dökülmüştü. Sevgili Kuaförüm bir doktora gitmemi söyleyince iyice paniklemiş ama yine de doktor lafından irkilerek gitmemiştim. Eşim bana Sebestian'ın serumlarından alarak sabırla hergün masaj yaparak sürmüştü sağolsun. Bu gerçekten iyi gelmişti, saçlarımın dökülmesi azaldı ama dökülenler tekrardan çıkmadı. Topladığım zaman küçücük bir atkuyruğu oluşturabiliyorum artık...

Oysa ne kadar gür saçlarım vardı. Geçenlerde sevgili dostum Wish eski bir resmimi görüp, ya ne kadar gürdü saçların diye beni pek güzel bir teselli edince tekrar saçlarıma taktım. Dökülmeler tekrar başladı. Dün banyo yaptıktan sonra elimde dökülmüş bir avuç dolusu saç ile buldum kendimi. Moralim o kadar bozuldu ki.

Annem de senelerdir saç dökülmesinden dert yanar (diyebilirim ki kendimi bildim bileli) Her seferinde saçsız kalacağım der ama Maşallah saçında bir azalma olmamıştır. Benim ise zaten saçlarım incecik, bir de azalınca iyice söndü gibi geliyor.

Şu üstteki resmi saçımı biraz anlayasınız diye koydum. Geçen kış sonunda özel bir gün için topuz yaptırmayı aklıma koydum. Yıllardır hiç topuz yaptırmamıştım ve internetten de bir arama ile pek çok model ile kuaförüme koştum. Aslında o gün yapacağı bir deneme olacaktı çünkü o gün o kadar özeldi ki bana yakışmayacak bir modeli yaptırma riskini göze alamazdım. Kuaförümün isteksiz bir şekilde yaptığı topuz olmadı tabi. Çünkü azıcık saçım vardı. Hayallerimdeki gibi üstte bir kabarıklık oluşturacak, hatta yanlardan bukle bukle sarkacak, doğal dalgaları ile sımsıkı olmayacak bir topuz meydana getiremedik. Ek saç fikri de bana hep irrite edici gelmiştir. Eve geldiğimde annem belki bininci kez "sana topuz yakışmıyor, kulakların kepçe" gerçeğini yüzüme vurdu. Kulaklarımı Japon yapıştırıcısı ile yapıştırmayı akıl edecek kadar zeki olmadığım için anneme hak vermekten başka çarem kalmadı. Ben de Grace Kelly saçı yaptırdım ki fena olmadı, klasik ama zarif bir saç biçimiydi ve gerçekten yakıştı, kulaklarım da gizlendi sayılır:-)

Peki ben ne yapayım? Geçen uyguladığım gibi serum kullanabilirim ama gidenler gelmiyor ki! Gerçekten bir doktora gitmelimiyim? İş o kadar ciddi boyutlara ulaşmış olabilir mi? Eskisine nazaran evet, epey fark var ama benden daha cılız saçlılar da çok. Offf... Allah başka dert vermesin tabi, ama saçımızdan da olmayalım değil mi?

Renkli günler ve gür saçlar diliyorum:-)

Sunday, September 24, 2006

Öylesine geçip gitmiş bir haftasonunun ardından...

Haftasonu ile ilgili hayallerim itiraf ediyorum ki çok farklıydı. Bir kere ev ile ilgilenmem gerekiyordu, iyi ve kapsamlı bir temizlik fena olmayacaktı, ailemle sevgi dolu bir akşam, romantik bir gece geçirilebilirdi... Ayrıca çeşit çeşit güzel yemekler yapacaktım vs. vs...

Neyse hayal ettiğim şeyler olmadı, bunlardan bahsedeceğim ama cuma öğleden sonrasına dönüp oradan başlamak istiyorum. Biliyorsunuz iş güç arasına bir veli toplantısı sığdırmam gerekmişti. Güç bela işlerden ayrılıp taksi çağırdım. Taksi gelmesi gerekenden 15 dakika geç kalıp aşağıya vardığında saat 15:00, yani toplantının başlangıç saatiydi ve yağmur çizelemekteydi. Bunun anlamı yolda trafiğin olacağıydı. Stresli ve telefon konuşmalarıyla dolu bir yolculuktan sonra yarım saat gecikmeyle okula vardım. Neyse kapıyı vurup geç kalmış bir öğrenci utangaçlığıyla arka sıralardan birine oturdum. Velilerin bir kısmı yoktu ki bence bu hoş değil. Günümüzde zaman yokluğunun ciddi bir sorun olduğunun farkındayım ama oğlumun ödevi için "hazine" kelimesi ile ilgili kurduğum cümle gibi:"bizim en değerli hazinemiz çocuklarımızdır" yani, onlar adına biraz zaman yaratmalı ve okullarını takip etmeliyiz diye düşünüyorum. Neyse, ilk toplantı olarak güzel şeyler konuşulup hoş kararlar alındı, sınıf annesi seçildi, öğretmenimizi daha iyi tanıdık. Tabi her ne kadar okullar, öğretmenler, veliler değişse de aslında her sınıfın profili aynıdır. Şöyle ki, her toplantıda olduğu gibi çok bilmiş, çok iddialı, sırf konuşmak için veya öğretmenin dikkatini çekmek için konuşan velilerimiz bu sınıfta da bulunmaktaydı. Tabi ben de konuştum ama önemli konularda ve çocuğumu övmek adına filan değil, genelimizi ilgilendiren konularda. Bazı veliler sessiz, bazıları sinirliydi (nedense...)

Toplantı bitince öğretmenimiz ile beş dakika konuşmayı talep ettim. Çünkü oğlum ile ilgili bilmesi gerekli bir konu vardı. Sevinerek kabul etti ve çok içten, sıcak bir sohbet yaptık. Çocuklar ile yakından ilgilenen sevecen bir insan. Oldukça da konuşkan. Biraz da kaynattık diyebilirim:-)

Sonra eve geldim, oğluşum beni bekliyor ve havadisleri merak ediyordu. Onunla sohbet ettik, tabi benden alacağı bilgileri alıp kendini dışarı oyuna attı. ben de madem erken geldim, yemek yapayım dedim. Tüm dışardaki aile fertleri eve geldi, yemeğimizi yedik, hepimizin beraber izleyeceği bir film seçmek istedik ki bu zordu. Ben korku filmi meraklısıyım, annem komedi filan, eşim bana uyar sağolsun, oğlum ise kimseye uymaz! Sonunda Kayıp Balık Nemoyu kimbilir kaçıncı kez izledik... Gerçi annem izlememişti ve oğlum da bunu kullandı, sevgili anneannesini çok düşünür:-)

Gelelim şu planlarımla alakası olmayan haftasonuna. Cumartesi büyük bir mutlulukla kalıkıp hoş bir kahvaltı hazırladım. Kahvaltıdan sonra yapacaklarımı planlamıştım ama benim hayatımda büyük sorun yaratan bir insan yine problem yarattı ve hepimizin ama başta benim sinirlerim allak bullak oldu. Hayatımda o insan olmasa (gerçi hayatımda değil ama hayatımıza etki eden biri diyelim) ne mutlu olurdum. Çocuğum ve benim moralimiz alt üst oldu. Bu tip üzücü krizler yaşadığımda o günüm de yokolur. Aslında moralimi düzeltir ve kendime çabuk gelirim ama vücut olarak kendimi toparlamam zordur. Stres vücudumuzu nasıl etkiliyor biliyor musunuz? O gün başımı yataktan alamadım. 3 saat uyudum. Salonun kanepesine büzülüp uyurken oğlumun Jetix'de izlediği korkunç çizgi film sesleri ile hem de... Ama canım oğlumun arada bir gelip beni öptüğünü hissetmek çok güzel bir duyguydu. Eşimin de desteği çok rahatlatıcıydı...

Cumartesi akşamı uzun bir zamandır iadei ziyaret yapamadığımız bir komşumuza gitmek istiyorduk, o da olmadı benim halimden. Temizlik kaldı, yemek de yapamadım ama sevgili eşim beni düşünüp sevdiğim şeyleri alıp gelmiş, geç vakit onları yedik. Oğlum anneannesine gitti, biz de başbaşa Survivor'ı izledik. Bu yarışmayı izlerken neden biz kendi aramızda anlaşamıyoruz diye sormadan edemedim. Türk grubundakiler neden birbirlerini yemeyi bırakıp ta yarışmanın amacına göre hareket etmiyorlar ki!

Pazar günü ben oruçtum ama ailenin oruç tutmayan fertlerine branch hazırladım. gerçi herkezin kendine gelip masaya oturması onbiri buldu. Ondan sonra benim tüm günümü karartan baş ağrım başladı. Yine yataktan kalkamadım. Oruç olduğum için ağrı kesici de alamadım. ne gündü ama. Eşim ve annem bana güzel bir iftar yemeği hazırladılar ki kendimde olsaydım size bu sofranın resmini çekerdim. Başım geçtiğinde saat ondu ve ben uyumak için yatağa girmek üzereydim, oturacak halim yoktu.

Eee, neye niyet neye kısmet. Aslında hayatta çok plan program yapmamalı. Çünkü kader bazen oyun oynamayı sever...

Sevgili arkadaşlar, güzel, sağlıklı ve huzurlu bir Ramazan geçirmenizi dilerim, bunu hakediyoruz:-)

Renkli günler:-)

Thursday, September 21, 2006

İçinizdeki Çocuğu Yaşatın...



Üstte görülen resim sevgili Atamızın en sevdiğim resmidir. Onun bu kadar mutlu olduğu, yüzünün böylesine güldüğü, bu kadar sıcak bir resim beni de mutlandırır hep. Biraz önce küçük Ülkü'yü salladığı (çünkü o resim de var...) salıncakta içindeki çocuğu uyandırmış, huzur ve sevinçle sallanıyor... Kesinlikle bugünün deyimiyle "kameralara oynamıyor", rol yapmıyor, oy uğruna şirin görünmeye çalışmıyor. O aslında kendisi, küçük Ülkü'yü sevdiği kadar onunla zaman geçirmeyi, onu mutlu etmeyi de biliyor. Ülkü hanım geçen yıllarda yaptığı ropörtajlarda Atatürk öldüğü zaman kendini çok yalnız hissettiğini anlatmıştı. Oysa o zaman 5 yaşındaymış. O minicik çocukta bile bıraktığı etkiyi bir düşünün...

Annem sabah bize gelir gelmez gördüğü rüyasından bahsetti. Genelde rüyalara karşı hep kötümser bakan, pek hayra yormayan, o nedenle rüyalarımı kesinlikle anlatmaktan kaçındığım annemi "hayırdır" diyerek güleryüzle rüyasını anlatırken görmek beni şaşırttı. Rüyasında Atamızı görmüş. Onlara misafirliğe gelmiş. Anneannem de ona kahve yapmış. Sabah bu şekilde bir konuşmadan sonra bilgisayarımda sakladığım Onun bu en sevdiğim resmini hatırladım. Belki annemin onu rüyasında görmesi "Rahmet istiyor" anlamına geliyordur, Onu anmak istedim. O olmasa biz de olmayacaktık şimdi... Rahat uyusun...

Size renkli bir cuma günü diliyorum arkadaşlar... Zor bir gün beni bekler. Bu kadar yoğunluk içerisinde bir de oğlumun veli toplantısı var ve gitmeliyim. İnşallah zaman bulurum.

Renkli kalın:-)

Büyüyünce ne olacaksın?

Bir çocukla başbaşa kalan herkes ona bu soruyu sorar değil mi? Kimi çocukların verdiği cevap mesleklerini edinene dek aynı olur. İstikrarlı bir şekilde aynı yanıtı vererek hayatlarını bu amaca yönelik yaşarlar. Genelde istediklerini olurlar mı bilmem... Eğitim sistemi, üniversite sınavları vs düşünülünce bu olasılık küçük bir azınlık kesime ait kalır gibi geliyor.

Çocukluğumda ne(ler) olmak isterdim?

1) Astronot: Çok küçükken ciddi bir şekilde astronot olmak isterdim. Bu konuda babam beni desteklerdi (ya da destekler gibi yapardı diyelim:)) Bu nedenle bana uzayla ilgili kitaplar alırdı. Bu kitapları hep babacığımla okurduk, ona sorular sorardım ve o da beni sabırla yanıtlardı. Biraz büyüyünce bu aşkımdan vazgeçtim ama mahallenin benden küçük çocuklarını toplar onlara uzaydan, gezegenlerden bahseder, babamın yaptığı gibi sorularını yanıtlardım. Küçümsenemeyecek bir bilgi hazinem vardı.Üniversite sınavına girmeden (o zaman tercihler önce yazılırdı) eski hayalim aklıma geldi ve acaba Uzay Bilimlerini de yazayım mı diye düşünmedim değil ama gerçekçi gözlerle bakabilen annem "ne iş yapacaksın, nasıl iş bulacaksın" şeklinde konuşmalarla beni bundan vazgeçirdi.

2) Öğretmen: Astronotluk hayallerim annemin imaları ile suya düşünce onun gibi öğretmen olayım diye düşündüm. Bebeklerimi toplar onlara ders anlatırdım. Bu şekilde ders de çalışmış oluyordum. Annem de müfettiş olup bizi denetlerdi, onlara soru sorardı. Ortaokulda buna hala devam ettik. Her dersin hocası farklı olur ya ben de değişik kişiliklerde derse girmeye başladım. Bunların kimi iyi öğretmenlerdi, kimi despot... Ama değişmez müfettişimiz hep iyi, hep sabırlı ama mükemmeliyetçiydi, sorular tamamıyla doğru cevaplanmalıydı... Kötü öğretmenler bebekleri, pardon öğrencileri döverdi. Tanrım, kişilik bölünmesi yaşamamışım iyi ki o dönem...

3) Psikolog: Ortaokul son sınıfta öğretmenlikten biraz soğudum. Bunda bir derse meraklı öğrenciyi bile o dersten soğutan bazı öğretmenlerin parmağı olabilir. Mesela Fen dersine bayılırdım ve çok iyi çalışırdım. Ama adam nedense bana gıcıktı ve kitaplarda olmayan soruları bana soruyordu... Fen dersinden nefret ettim. İngilizce hocam ise ne yaptıysa beni nefret ettiremedi, dil öğrenmeyi hep sevdim...

Neyse televizyon dışında psikolog görmemiş biri olarak neden ve nasıl bu mesleği istedim bilemiyorum ama kendimi bu işe çok yakın görüyordum. Aşk acısı çeken arkadaşlarımı yatıştırabiliyordum, insanların sıkıntısını dinliyordum ve televizyonda izlediğim psikologların güzel bürolarında hastalarını karşılarına yatırıp soru sormaları, o insanın hayatına girmeleri hoşuma gidiyordu... Sanırım bu mesleği seçip eğitimini görseydim iyi bir psikolog ya da psikiyatr olabilirdim.

4) Fizyoterapist veya Rehabilitasyon uzmanı: Lise 2 filan sevgili arkadaşım D. ile konuşurken "ya dedim, öyle bir mesleğim olsun ki adı ilginç olsun, çok duyulmuş birşey olmasın". O da nereden duymuşsa aslında o zaman yeni yeni duyulan bu meslekleri söyledi. Bu adamlar ne yapardı, hangi üniversiteye girmek gerekti O da ben de bilmiyordum ama çok kısa bir süre herkeze bu meslekleri istediğimi söyledim. "Bu meslektekiler nee yapar" sorularına yanıt veremeyince bundan da sıkıldım.

5) Mimar: Lise iki ve son sınıfta artık kararlıydım, mimar olacaktım. Mimar bir akrabamız vardı, oldukça cool, iyi para kazanan, entellektüel bir kişi idi ve karar verdim, ben de onun gibi olacaktım. Kendi büromu kurup ünlü bir mimar olacak, bir sürü bina çizecek ve zengin olacaktım. Olmadı tabi... Yoo mimar oldum olmasına da ünlü münlü olmadım, kendi işimi de kurmadım çünkü öyle kolay değil bu işler.

Ama şimdi düşünüyorum da annem de babam da küçük müdehale ve yardımlar dışında beni yönlendirmediler hiç. Aslında yönlendirmek doğru mu yanlış mı karar vermiş değilim. Oğlum bu konuda değişken. Bazen polis, bazen doktor, bazen futbolcu olmak istiyor.Geçenlerde:anne ben ticaret yapacağım dedi... İçimden iyi edersin dedim ama ona olabileceğini ama ne olursa olsun okuyarak iyi bir meslek sahibi olması gerektiğini sonrasında ticaret de yapabileceğini söyledim. Ona sadece şunu söylüyorum: Aman sakın mimar olma!

Şaka bir yana aslında mesleğimi olmasa bile işimi seviyorum. İşim tam anlamıyla bildiğiniz mimarlık değil ama ilgili. Sanırım ne iş yapsam yaptığım işi severdim ve onu en iyi şekilde yapmaya çalışırdım.

Bu biraz kısmet, biraz da fırsatlar ile ilgili bir durum. Mesela benim çalıştığım iş merkezinde bir temizlikçi adam var... Onu her sabah özenle çalışırken görüyorum. İnsanları gördüğünde güler yüzle günaydın der, asansör çağırır. Geçenlerde artık yük asansörü olmaktan kurtulmuş, bu nedenle üzerine yapıştırılan panelleri çıkartılmış asansöre bindim. Yapışkan zor çıkarılıyordu ve feci görülmekteydi. Bu adam özenle o yapışkanları siliyordu. Çok uğraştım ama çıkıyor diye seviniyordu. Gerçekten de tertemiz yapmayı başardı sonunda. Diyeceğim o ki herkez işini onun gibi yapsa ne güzel işlerdi herşey. Bu adam eğitim görmüş olsa ve fırsatlar yakalamış olsa bambaşka konumlarda olabilirdi...

Umarım çocuklarımız istedikleri meslekleri yapabilirler ve yaptıkları işleri severek başarılı olurlar...

Renkli günler:-)

Wednesday, September 20, 2006

Herkez bunalımda mı ne?

Sevgili dostlar,

Bu sıralar işlerim gerçekten ekstra yoğun ve stresli. Yeni alınmış ve alınmakta olan büyük işler var ve bunlar ile iligli bir sürü sorun var. Hayır, bunlar ile ilgili belirsizlikler olmasa, insanlar karar verebilseler, ne yapacağımız belli olsa iş çok olsun oturup yaparım sorun değil. Ama herşeyde bir problem var, işler bir türlü hallolmuyor çünkü nedense bir şeye karar vermeleri mümkün değil. İnsanlar neden pratik olamıyor, Allah insana aklı kullanması için vermiş ama nedense bundan faydalanmamakta inat edenler var. Bir sürü yerden bir sürü cevap bekliyorum, kendi işleri uzuyor ama bir türlü toplanıp bir karar veremiyorlar. İşler uzuyor da uzuyor, beni boğuyor...

Neyse dün böyle sıkıntılı bir sabahtan sonra sevgili arkadaşım Wish'i kandırıp yemeğe çıktık. Onun da morali sıfırdı. Hem işyerinde olanlar, hem de özel hayatındaki sıkıntılar ile bunalmış durumdaydı. Hayatında şu an biri yok ve en çok istediği şey bir bebeğinin olması. Daha önceki evliliğinde çocuğu olmadı, 5 yıl bir yabancı ile beraber oldu, haftasonları ve tatillerde birbirlerinin ülkelerine uçtular ama sonuçta birbirinden uzak kalan her çiftin başına geldiği gibi ayrıldılar. Üstelik Wish için çok acı bir şekilde... Evleneceklerdi, çocuk da buraya gelip burada yaşayacaktı. Evlilik için gün bile alınmıştı. Biz de onu seviyorduk ve Wish ile komşu olmak, birbirimizin çocuklarına bakmak gibi hayaller kuruyorduk ki çocuk evlenmekten, buraya gelmekten vazgeçti. Offf... Bunun Wish için nasıl bir çöküntü olduğunu tahmin edersiniz. O yaz bizim için zor oldu. Ama tahmin ettiğimden çok daha çabuk kendine geldi. Ama bu sefer de sık sık bize sorduğu "ben ne olacağım" sorusunun eşlik ettiği yalnızlık sıkıntıları ve evlenemeyeceği paniği başladı.

Yani bu ruh haliyle iş sıkıntıları birleşince "biz ne olacağız" şeklinde dertleşerek kalorisi oldukça fazla ama bizi ancak kesen bir öğün yedik.

Öğleden sonra da onun yalancı doğumgünü kutlandı. Şimdi bu da ne diyeceksiniz ki bu da uzuuuun hikaye. Kısaca açıklayayım: Babası nüfus kağıdı çıkartırken ki bu ilkokula başlarken oluyor (bunu size sonra anlatacağım) doğum tarihini hatırlayamamış, atmış kafadan. Yani asıl doğduğu gün yazılmamış oraya. Fakat bizim şirkette doğum günleri düzenli kutlanır ama nüfus cüzdanındaki tarihe göre. Nedense hep aynı hata yapılır ve Wish'e hep bu tarihte pasta akesilir. Hep aynı konuşmalar yapılır sonra da... hatta Wish bir hazırlık olduğunu görmüş ama hiç üzerine alınmamış. Acaba kimin doğum günü diye düşünmüş yine.

Sıkıcı, boğucu bir iş gününden sonra güzel evime gidip rahatladım. Oğlum, eşim ve annem ile ile günün nasıl geçtiği hakkında konuştuk. Sevgili komşumun 3 yaşındaki küçük kızı geldi, benimkine hayran ve ona "minik" diyor. Çünkü oğlumu ona tanıştırırken bu benim minik oğlum diye bir espri yapmıştım. Adı minik kaldı! Oğlum da onu seviyor, bir kardeşi olsa sevecek mutlaka... neyse kızı mıncıkladım, iştahlı bir çocuk bulmuşken yedirdim içirdim...

Bugün tekrar işlere giriştim ama sizin için minik aralar veriyorum. Yazmak beni yatıştırıyor.

Renkli günler:-)

Tuesday, September 19, 2006

Yapmayı İstediğim Şeyler...

Birkaç yıldır (ki bu yaşlandım paniğine girdiğim dönemlerdi)hayatta yapmak istediğim şeyleri bir bir yapmaya başladım. Bunlardan en önemlisi tenis öğrenmemdi. Masa tenisini çok seviyordum ve tenisi de bana çok yakın bir spor olarak görüyordum. Sevgili eşimin sabrı ve yardımları ile bunu başardım. İlk başta tereddütlerim vardı, kondisyonum yeter mi diye... Bu nedenle tenise başlamadan hızlı yürüyüş ve asansör kullanmadan merdiven çıkma programlarını uyguladım ve işe yaradı.

Sonra uzun yıllardır fazla kitap okumadığımı farkkettim! Oysa üniversitede ne çok kitap okurdum... Bu nedenle şimdi 5 dakika vakit bulsam, arabada eşim beni işe bırakırken, eve dönerken, işe erken gelmişsem, banyodan sonra birkaç dakikalığına yatağa uzandığımda hep kitap okumaya çalışıyorum. İyi bir özellik olduğunu çok düşünmesem de çok hızlı kitap okuduğum için haftada bir kitap bitirebiliyorum.

Neyse; bundan sonra kısa dönemde yapmak istediklerim:

- Eşimle beraber Aikido'ya başlanacak.
- Eşimle beraber samba veya tango dersi alınacak (ki ya aikido ya da dans olayını halledebiliriz diye düşünüyoruz ama karar veremedik.)
- Evde egzersizlere başlanmalı çünkü kış geliyor.
- Kol kaslarım geliştirilmeli, ağırlık aldım ama hiç çalışmıyorum. Televizyon izlerken buna zaman ayırmalı
- Kitap okumaya devam. Bu sıra Emel Koç'un Alyoşa adlı romanını arıyorum ama bulamıyorum. Bunu bulmalı...
- Bu hepimizin sıralamasında vardı: Rejime gireceğim. İki yıl önceki kiloma,56 kiloya düşmeyi planlıyorum ki şimdi 65'im!


Zaten bunları yapabilsem yeter, daha fazlasını düşünemiyorum bile...

Neden Aikido?

Hayatımın hiçbir evresinde dövüş sanatlarına ilgi duymadım. Van dame'ın filmleri dışında:-) Ama Aikido savunma sanatı(ymış)... Yine de Aikido'nun bana hiç uygun bir spor olmadığını düşünüyorum. Katı kurallara bağlı, disiplin gerektiren sporlar bana göre değil. Ayrıca koca adamları tutup atabilecek(bakınız yandaki resim!)bir vücut yapısına sahip de değilim. Ayrıca biraz burcumdan, biraz da genlerimden doşayı sabırsız bir insanım ve hareketli sporlar daha çok hoşuma gidiyor (kendimi golf ile uğraşırken düşünebiyorum mesela, keza satranç!)

O zaman ne diye istiyorsun diye soruyorsunuz biliyorum. Bence insanlar zayıf yanlarının ve korkularının üzerine gitmeliler. Ancak bu şekilde kendilerini aşarlar.
Ben de kendimi biraz disiplin altına almak istiyorum. Belki "sabretmeyi" de Aikido sayesinde öğrenebilirim. Eğer başlarsam öncelikle bu durumu Sensei'ye (hocaya) anlatacağım ki zor bir öğrenci olacağımı bilsin. Umarım bana takmaz...

Ayrıca benim dengem pek iyi değildir, düz yolda bile takılıp düşebilirim. Aikido ile doğru düşmeyi öğreniyorsunuz. Bu da benim için olulu yanlarından biri de bu.

Bu işin sonunda ya Aikido'ya bayılırım, ya da nefret ederim...

Siz hayatta neler yapmak istiyorsunuz? Bunları yapmak için bekliyor musunuz? Korkularınızın ve zayıflıklarınızın üzerine gitmek için cesaretiniz var mı?

Renkli Günler:-)

Barbie ile Büyüyen Kızlar...

Kız çocuklarının Barbie'yi ne çok sevdiklerini bilirsiniz. Bazı yeni veya potansiyel anneler zararlı (en azından yararsız...)olduğunu düşündüklerinden kızlarına asla Barbie bebek almayacaklarını söylerler ve ateşli bir şekilde bunu savunurlar ama genelde her kız çocuğu ne yapar ne eder ve o şarışın bebekleri mutlaka aldırırlar. Hatta bu tip annelerin kızları işi abartıp çantadan oyuncak ruja, sakızdan, aynaya herşeyleri Barbieli, pembeli olur.

Benim sevgili kuzenim de bu kız çocuklarından bir tanesiydi. Aramızda 9 yaş olduğu için onun ablası oldum hep... Annesi asla makyaj yapmayan, sürekli kitap okuyan, aşırı sade bir kadındı ama bizimki annesinin tersine hep kokoş olmuştu ve en sevdiği oyuncakları Barbieler olmuştu. Çeşit çeşit her renkten, her kılıktan onlarca Barbie elinden geçmişti. Buna en çok sevinen kişi ise bendim. Onun gibi kokoş bir ruha sahip ben Onu oynatmak bahanesi ile 17 yaşıma kadar onunla Barbie oynadım. Sözde onu oyalarken aslında benim zamanımda pek olmayan, olsa da Türkiye'de çok ulaşamadığımız bu güzel bebekler ile ciddi ciddi oynuyordum. Hatta bir yılbaşı gecesini Barbieler ile ve onlara maket mobilyalar yaparak geçirmiştik.

Sevgili kuzenimin bazı bebekleriyle de kuaförlük yeteneğimi konuşturuyordum! Saçlarını boyuyor, kesiyor, örüyo, çeşitli topuzlar yapıyorduk. En sonunda her Barbie kısa Punk kesilmiş kızıl saçları ile en sevilmeyenler kategorisine atılıyor ve bir yenisi tutturuluyordu (yok artık tutturan ben değildim ama onu bu konuda cesaretlendirirdim:-)

Bizim küçük Barbie şimdi kocaman bir kadın, bir bebeği oldu. Oğlu olduğu için Barbieler şimdilik hayatında olmayacak ama sanırım biricik kuzanim artık bir Barbie kız değil. İşinden ayrıldı, kendini eve ve bebeğine adadı, bunalım içerisinde evde oturuyor ve işin kötüsü karakteri kesinlikle yeni konumu ile uyuşmuyor. Onu bunalımda görmek beni üzüyor. Hepimiz kendimizi yavrularımıza adıyoruz ama bu hayattan elimizi ayağımızı çekmemizi gerektirmiyor. Mesela ben oğlum 2 aylık iken part time çalışmaya başladım, 7 aylık olunca da tam zamanlıya döndüm tekrar.

Neyse, umarım hayatta istediği herşey olur. Cici çocuğu için de bunu diliyorum. Onu çok seviyorum.

Hepimiz küçük kız çocukları iken bebeklerimizin annesi olur, onlara bakar, evcilik ve komşuculuk oynardık. Genelde pek işte çalışmaz, ev kadını şeklinde birbirimize gidip gelirdik:-) Büyüdük ve hayat değişti, biz de değiştik. Değişmeliyiz...

Bu arada sizin Barbie için görüşleriniz neler? Kızıyor musunuz, nefret mi ediyorsunuz, Onu özlediniz mi? Eve sokmam mı diyorsunuz, Onu kıskanıyor musunuz:-)

Bu Sabah Yağmur Var İstanbul'da...


Tamam, kabul ediyorum artık: Sonbahar geldi. Günlerdir onu görmezden geliyordum, dün yağan yağmurda bile... Sonbaharı sevmediğimden değil, ona bir türlü uyum sağlayamadığımdan. Ama bugün bu karanlık, bu yağmurlu havada artık inkar edemiyorum: Yaz bitti, sonbahar geldi.

Sabahları saat tam 7:10'da kurulmuş bir saat gibi gözlerimi açar, saatime bakarım. Bu sabah da uyandım ama baktım daha sabah olmamış gibi. Saate bakınca ise karanlıktan ve kalın perdelerimin ışığı gizlemesinden dolayı hiç birşey göremedim. Tam oh ne güzel daha sabah olmamış diyerek mutlu mutlu gözümü yummuşken saatin zilini duydum.

Her sabah eşimden önce uyanır, kahvaltıyı hazırlamaya girişirim. Bu "kahretsinlik" bir durum değildir, aksine bunu severek yaparım. Çünkü kahvaltılar ailenizle paylaşabileceğiniz özel anlar yaratır ve hepimizin beynine kazıttıkları gibi "en önemli öğünümüzdür". Neyse bunları anlatmayacaktım... Baktım ki hava yağmurlu, kasvetli tamamdır dedim artık geldi Sonbahar...

Aslında yağmuru çok severim, Sonbahar da çoğu insana depresyon yükleyen bir mevsim değildir bana. Gerçi Sonbahar demek okulların açılması, derslerin başlaması, trafiğin artması, soğukların bastırması saatlerin geri mi ileri mi ne alınması ve dolayısı ile erkenden hava kararması demek ki bunlar bile normal bir insanı bunalıma sokmaya yeter. Ama bunun yanında yağmur var, sarı renkli yapraklar var, yağmurun kokusu var ve ne olursa olsun herşeyin olduğu gibi onun da güzel yanları var. Bir de ben bir blog yorumunda da belirttiğim gibi "kurt gibiyimdir, sisli puslu havalara bayılırım." Özlellikle sis beni çok etkiler ve rahatsız edici olmayan bir şekilde hüzünlendirmesinin yanısıra değişik bir biçimde heyecanlandırır. Bunun nedenini tam olarak bilemiyorum ama belki de önceki hayatımla ilgili birşeydir. Acaba önceki hayatımda bir kurt olabilir miyim?:-)


Size renkli bir Sonbahar dilerim:-)

Renkli kalın...

Monday, September 18, 2006

Zaman bana yetmiyor!

Selam yeniden...

Koşturma içerisinde geçirdiğim bu günün anlam ve önemine istinaden aynı konuyu destekleyen 3 başlık altında yazmayı uygun gördüm:

Kadınlar ne zaman dinlenir?

Üniversite yıllarımda okuduğum "Konuk Kız" adlı kitabında Simone de Beauvoir "kadınların dinlenebildikleri tek yer asansör ve taksilerdir" şeklinde yazmıştı... Bunun ne kadar doğru olduğunda hemen her taksiye binişimde hissetmiş ve hatırlamıştım. Başımı geriye atıp huzur içerisinde hayal kurabildiğim, kitabımı okuyabildiğim, arkadaşlarımı arayabildiğim zamanları taksilere borçluyum (tabi taksi şöförü sorun çıkarmayan, düzgün araba kullanan biri ise:-))Asansörler ise benim için dinlenebildiğim değil, ayakkabımı hızlıca bağladığım, aynasında kendime bir çekid üzen verdiğim, çantamda kaybolmuş anahtarımı aradığım kurtarıcı bir mekan olmuştur ki bu da dinlenebilmek kadar önemlidir hayatın koşturması içerisinde...

Bir kadın ne zaman dinlenir, 24 saatin içerisinde kaç saat, kaç dakika kendine ama sadece kendine zaman ayırabilir? Kaç dakika kendinizi bir yere bırakıp sadece ama sadece hiç birşey yapmadan, hatta hiç birşey düşünmeden bo bir şekilde oturabilirsiniz?

Bugün de hızlı bir güne adım attım. Oğluşumu okula götürdüm. Aslında 5. sınıfa geçiyor ama okul değişikliği oldu. Okul da yeni açıldı. Bu nedenle tören daha özeldi ve herşey oğlum için yeni olduğu için onu yalnız bırakmak istemedim. Annem de bizimle geldi. Öğretmenimiz ile tanıştık, tatlı ve sevecen bir bayana benziyor. Miniklerin şiirleri vs dinlendi. Uzun konuşmalar ile sıkıcılaştırılmış törenler gibi olmadı, herkez umutlu ve hevesliydi. Yeni herşey nasıl insana heyecan verirse bu da yavrularımız ve bizim için öyleydi. Umarım tümümüzün çocukları için güzel bir öğretim yılı olur...

Sonra annem ile eve uğramam gerekti ama bu arada telefonlarım susmadı ve daha işe gelmeden yapmam gereken bir sürü şey birikti. Kendime bir kıyak yaptım ve annem ile bana güzel bir Türk kahvesi yaptım. Ama tembellik etmedim bu arada iş yeri ile görüşüp olayları yoluna sokmaya çalıştım. Sonra bir taksi çağırıp azıcık soluklandım:-)

İşyerine gelir gelmez aynı zamanda yapmam gereken 3 iş çıktı ve benim Süperman olmadığım gerçeği gün gibi ortadaydı. Kendimce bir sıralama yapmak zorunda kaldım ve yine Taksiye atlayıp bir toplantıya girdim. Ama Takside toplantıda konuşulması gerekli konuları notladım yani sandığınız gibi dinlenmedim.

Sonra tekrar işe dönüş, hızla birikmiş işleri halletme, bir sandviç ile karın doyurur gibi yapma, aynı anda telefonlara cevap verme, Wish ile bir iki kelime konuşma... Aslında hergün sizin yaşadıklarınız...

Eve gidince de oradaki mesaimiz başlıyor. Aslında ben şanslıyım, eşim çok yardımcıdır ama ben yerimde duramam ki. sürekli kendime birşeyler çıkarırım ve zamanım olursa bunu eşim ve oğlumla ortak harcamayı tercih ederim. ama bazen nefes almaya ihtiyacım oluyor. hepimizin olmuyor mu?

Arkamızdan Bakakalan Ruhlarımız:

Hikayeyi tam hatırlayamıyorum: Kızılderililer beyaz adamları bir yere götürmekle görevlendirilirler... Bu yere çok çabuk ulaşılmalıdır. Bu nedenle yol çok hızlı alınır. Fakat beyaz adamlar bir bakarlar ki Kızılderililer oturmuşlar! Neden oturduklarını sorduklarında "ruhlarının çok geride kaldığını, onları beklediklerini" açıklarlar.

O zaman biz ne yapalım? Kimbilir ruhum nerelerde kalmıştır benim. Ama ben şöyle düşünüyorum: Bu hız çağına ruhlarımız da ayak uydurmuştur artık. Yüzyılımızın ruhları da değişim geçirmişlerdir. Yoksa bizi nereden bulsunlar bu karmaşada, bu kaosda?

Eriyen Saatler:




Konumuz üzerine aklıma Salvador Dali'nin "Eriyen Saatler" adlı tablosu geldi. Bu resmi çok severim. Zaten Salvador Dali'yi onca çılgınlığına rağmen çok severim. Resimleri beni cidden heyecanlandırır. "Eriyen Saatler" tablosu zamanın ne hızla geçtiğini anlatır, bize hayatın kısa olduğunu da belirtir buna bağlı olarak...


Hayat çok kısa dostlarım. Benim biraz da derdim hayatı dolu dolu yaşamaya çalışmak... Dinlenmeye, ruhumu sakinleştirmeye, nefes almaya bazen zamanım olmuyor. o zaman çok sızlanmayayım değil mi? Kabahat biraz da benim:-)

Renkli kalın:-)

Friday, September 15, 2006

Mutluluğun Resmini Yapabilir misiniz?



Şu yandaki resim yıllar önce bir mail zinciri sonrası bana da yollanmıştı. Bu sanatsallıkla ilgisi olmayan ama şirin resim ile çizerimiz aslında zor bir şeyi, "Mutluluğun resmini çizmeyi" becerebilmişti... Bilgisayarımda sakladığım bu resme ara sıra bakar ve tüm olusuz, kötü şartlara rağmen tek bir yatakta mutluluk içinde yatan anne- baba ve çocuklara bakarım. Biz sıcak evlerimizde, güzel, geniş yataklarımızda günün stresi yüzünden uyuyamazken onlar kimbilir kaçıncı rüyalarını görüyorlardır diye düşünürüm. Bu bana güç ve iyimserlik de verir. Ayrıca çocukluğumda anne- babamın yatağına girebilme ayrıcalığı yaşadığım günler aklıma gelir. Ne sevinirdim beni yataklarına kabul ettiklerinde, hele soğuk bir kış gecesi anneye sarılmak ne güzeldir... Benim oğluşumda bayılır buna ama koca adam oldu artık.

Bir de hastanelere gittiğim zaman halime şükrederim. Aslında en önemli şeyin yürüyebiliyor, koşabiliyor, nefes alabiliyor, çalışabiliyor olmamız olduğunu düşünürüm.

Keşke hep iyimser olabilsek, keşke bizden kötü durumda olan insanları görüp halimize şükretsek; işyerindeki sıkıntılar, para ve iktidar kavgaları, kayınvalide- gelin çekişmeleri, o şöyle demiş, bu böyle etmiş meseleleri ruh sağlığımızı ve dolayısı ile beden sağlığımızı bozmasa. Hayat hep güzel geçse, nefes alsak...

Hayat hep pembe olsa?

Aslında bizim de elimizde değil mi? En azından buna çabalayabilirz.

*Bunları gezindiğim bloglardaki siyahlar içinde gördüğüm arkadaşlar için yazdım. Umarım hepsi renklenir:-)

Renkli günler...

Thursday, September 14, 2006

Baş Ağrısı ve Ben! Ayrılmaz ikili...



Hastaneden döndüm, ne yazık ki sinüzit değilmişim. Neden mi ne yazık ki? Ya daha kötü birşey varsa? Evet biraz paranoyak bir insan olabilirim ama bu benim hasta olmadığımı göstermez değil mi?

Neyse kısaca (kısaca olmayabilir, garanti veremem) anlatayım. KBB dokturuna gittim. Sevgili doktorum sürekli aynı soruları tekrar tekrar sordu ki bunu yaşına bağlıyorum ve kulak, burun ve boğazıma garip şeyler ile bir baktı. "Nezlen var mı" sorusunu 5. kez sormuştu ki cevabını bu sefer beklemeden sende sinüzit yok bence, ama yine de bir sinüs tomografisi çektirelim dedi. Biraz bekleyip makinenin altında (bazen içinde) hareketsiz durmam gerekti ki bu benim için misafirliğe gidip de fazla pişmemiş bir eti yemek zorunda kalmak gibi bişeydir. Hani kıpır kıpır yatan tiplerdenimdir. Neyse sağlık bu, sık canını dedim ve dayandım. Allahtan uzun sürmedi... Sonuçlara sevgili doktorcuğumla bir baktık. Sinüsleriniz açık, harika durumda dedi. Bu kadar güzel sinüslere sahip olmak beni çok mutlu etmedi aslında ve hemen "beyin tümörü olabilir mi? diye sordum. Adam içinden tövbe çekmiştir ama bana sabırla baş ağrılarının %99 unun sizinrsel gerilimlerden ve migrenden olduğunu, %1 tümör olabileceğini (Allah korusun) anlattı. Doktor soğukkanlılığı ile nörolajiye gitmelisiniz, belki beyin tomografisi isterler dedi. Ki ben gitmedim... Ama gideceğim!!! Öyle bakmayın gideceğim canım!

Hastaneden çıkıp sevgili işyerime geldim. Burada beni 50 adet mail, bir sürü faks, aranmayı bekleyenler listesi ve "sende migren var" diyerek teşhisini koymuş sevgili iş arkadaşım Wish beklemekteydi. Hepsi ile ilgilendim ve evime doğru gitmek için dışarı attım kendimi. Aşkımla evimize vardığımızda dünkü bisiklet ağıtlarının zavallı dinleyicisi olan annemi bunalmış bir şekilde kapıda buldum. Bisikleti indirememişler ama evde, koridorda dolaşmış, duvarlar lastik izi ile dolu! O sakin annemi bile çıldırtmış ki kadıncağız biraz bağır, kız demekteydi.(sanki kendi bağırabilir değerli torununa da beni kullanıyor) Fakat 2 aydır sinirleri alınmış bir şekilde gezen benim buna niyetim yoktu. Onun yerine dışarıdan geldiğinde bak oğlum, bu şekilde davranma, duvarlara yazık değil mi, şimdi bunları biz temizleyeceğiz, aneneanneyi üzme vs konferansı verdim. Çocuklar onları karşılarına alıp büyük bir insanlarmış gibi konuşunca yumuşuyorlar. Bizden özür diledi ama biraz huysuzlanmadı diyemem...

Bu arada eşimin bisikleti kapı önünde bisikletlere ayrılmış yerde duruyordu iki gündür. Tabiki çalınmış! Kilit almadan koymayalım demiştim ama dinlenmemiştim. "Ben sana demiştim" demeyi sevmem... bana denilmesini ise hiç mi hiç sevmem, sanki o an dense ne olacak, neye yarıyacak daha çok üzüp sinir etmekten başka. O nedenele sustum. Yalnız bu noktada beni huzursuz eden durum buranın son derece güvenlikli bir site olması ve sözde insanlar da hep belli bir kültüre sahip. Kim komşusunun bisikletini çalar ki? Amannn cana zarar gelmesin de...

Akşam bir sürü maç izledik, aynı anda kitabımı okudum. Annem de bu sıralar kitap okumaya daldı, sanki yarış yapıyoruz. Daha dün verdiğim tüm kitapları bitirdiğini ve yeni kitap istediğini söyledi. Başucumda duran Füreya isimli kitabı verdim. Sevindi çünkü Füreya'yı sever. Efendim, rahmetli babam ağaçtan heykeller yapardı, bir seferinde eserleri Füreya'nınkiler ile beraber sergilenmişti. O zaman gencecik babam için bu çok gurur verici bir durumdu taktir edersiniz.

Bu sabah işe bir geldim, bir sürü yapacak iş beni bekliyordu! bir iki dakika ancak nefes alabiliyorum ve bu dakikalarımı gevezelik yaparak değerlendiriyorum. Ama arkadaşlar işler bizi bekler değil mi?

Bu günün en güzel yanı ne biliyor msunuz? Cuma olması:-)

Renkli kalın...

Wednesday, September 13, 2006

Kendimi Takdimimdir-2

Eveetttt... Nerede kalmıştık? 35 yaşımı seviyorum demiştim. Yaşımla barışık olmam çok eski bir durum değil aslında. İtiraf etmeliyim ki yaşımla ilgili yalanlar söylemiştim zamanında. İlkokula gitmeden önce, sonralarda ise 20 yaş öncesinde, özellikle de 18'imden önce yaşımı biraz büyültürdüm. Bunun nasıl bir psikoloji olduğunu hatırlamıyorum. Sonra 30 yaşıma gelince küçük çaplı bir panik yaşadım. Zaman o kadar çabuk geçmişti ki! Yaşlanıyor muydum? 30 yaşıma girdiğimde iki senede aldığım 14 kiloyu fazlasıyla verip 36 bedene sığmış, hareketli yaşam tarzına geri dönmüş ve et yemeği hemen hemen tamamen bırakmış, kendimi sağlıklı yaşamın kucağına bırakmıştım. Kesinlikle 30 göstermiyordum ama 30 yaşındayım demeye dilim varmıyordu. Bazen bir iki yaş yalanı söylemedim değil. Ama zaman geçtikçe, 30 lu yıllara alıştıkça, beynim de olgunlaştıkça ve en önemlisi her yaşın güzelliğini gördükçe seviverdim onu da... Bir de şunu itiraf etmeliyim ki yaşımı söylediğimde "ne kadar genç gösteriyorsunuz", "10 yaşında oğlunuz mu var, inanmıyorum?" gibi iltifatları aldığımda seviniyorum. Yaşlı görünüşlü bir genç olmanın ne güzelliği var oysa? Genç olup büyük göstermek mi, ya da yaşından genç göstermek mi?

Annem de buna benzer şekilde yaşıyla gurur duyar. Yaşını kesinlikle göstermez.(Maşallah diyim:-) Yaşı sorulsun sorulmasın mutlaka tanıştığı insanlara söyler. İnsanların övgüsünü tevazu ile dinler. Ama geçenlerde "bana nazar değecek" dedi. Benim de yıllarca anlatmaya çalıştığım buydu ona. Ben de "hiç olmazsa sormazlarsa söyleme" dedim... Dinler mi bilmem.

Her yaşın güzelliği olduğunu unutmamalıyız. Bir de çizgilerimle yaşlanmak istiyorum. Yani botoks, yüz ameliyatı gibi eğreti şeyleri hiç sevmiyorum. Bu tip işlemler yüzün tüm karakterini, anlamını bozuyor gibi geliyor. Geçenlerde bir Haftasonu dergisinde (geçen dediğim aylar öncesine ait) "Botoks kardeşliği" diye bir yazı vardı. Herkez botoks sayesinde birbirine benzemiş! Ben sanırım Hülya Avşar gibi yaşlanmak istiyorum. Doğal olmayan şeyleri sevmiyorum. (Makyajı severim ama:-) bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu) Hele tiyatro veya sinama oyuncusu bir insanın yüzünün tüm mimiklerini ve anlamını öldürmesini anlayamıyorum. Nicole Kidman mesela; botoks yaptırmış ama zaten çok güzeldi ve genç gösteriyordu. Botoks belki yüzünü gererek cildini güzelleştirmiş ama bence gerek yoktu... Üstelik henüz 37 yaşında filan olmalı.

Bir dakika neler oluyor? Ben kendimi tanıtmıyor muydum? Almış başını gidiyorum. Bu yaş konusuna fena takıldık. Ama başlı başına bir konu bu siz de taktir ederseniz.

Neyse, kendimden bahsetmeyi, ben şunu severim, şunu isterim demeyi kesip dün neler oldu biraz ondan bahsedeyim. Dün saat altı buçuk gibi aşkımla evimize gittiğimizde oğluşumu yeni aldığımız bisikletinin başında ağlarken buldum. Annem de bugünlerde bizde kalıyor (ki onu sonra anlatırım) O da bütün gün bu ağıtlardan bunalmış bir şekilde bizi karşıladı. Ne oldu diye sorduk. Bisiklete binmk istiyormuş. Şimdi ne olacak ki, binsin, sıkmayın çocuğu diyeceksiniz. Tabi ki binebilir, o kadar sıkı bir anne değilim ama sorun şu ki oğluşum geçen cumartesi sünnet oldu. Bisiklete bu kadar binmesi sorun olabilir herhalde diye düşünüyorum. Onunla biraz konuşup ikna ettim neyse. Ama yarın kesin bineceğim dedi. ben de bu senin kararın, dikkatli ol, kendini fazla zorlama dedim. Ama umarım bir şey olmaz...

Şimdi efendim bu sünnet olayı aslında biraz geç oldu farkındayım. Ama bu bir iki yazdır hayatımız öyle aktı ki zaman ve ruh durumumuz müsait olamadı. Bu sene de yeni evimize taşınma işlerini, annemin evinin kiraya verilmesi, bizim siteden bir eve taşınma işlerini tamamladık ki sünnet olayına sıra geldi. Bu arada oğluşum sünnet işini aklında çözmüş ve hazır bir şekilde beklemekteydi ki bu iyi bir gelişmeydi. Çünkü yıllardır sünnetten korkar durumdaydı. Yani herkez hazırdı, en önemlisi O kararını vermişti. Bu ruh haliyle araştırmalara başladım ve hastane, doktor filan belirlendi ve telaşa da çok kapılmadan işi hallediverdik. Canım oğluşumla operasyona ben de girdim. Sünnet nasıl birşey ilk defa gördüm yani. Doktorlar isterseniz fazla bakmayın bayılırsınız filan, bir de sizinle uğraşmayalım demeye getirdiler ama bu tip kan filan beni etkilemez ve etkilemedi. Güle oynaya sünnet olduk Allah'a şükür... Sonrası ise bolca nazlanma, şımarma, anneyi ve anneanneyi dimdik ayakta tutma şeklindeydi... Ama hakkı tabi, biraz nazlansın canım.

Evet bizim günler bu şekilde geçiyor. Başım dün geceden beri feci ağrıyor. Geçenlerde akşam 1,5 saat tenis oynayıp ıpıslak saçlarım rüzgar ve serin havaya maruz bırakılınca sinüzitim azdı. Tamam bugün doktara gideceğim, artık kaçmak yok. Sonbaharda hep bu oluyor ama artık noktayı koyma zamanı geldi. Başağrısına veda etmeli.

Arkadaşlar, umarım güzel bir gün geçirirsiniz,

Renkli kalın:-)


Renkli günler:-)

Kedimi Taktimimdir:-)

Bloglarda yer alan "about me" kısmında yazılanları kişinin tanınması açısından yeterli bulamıyorum. Bir bloğu açtığımda ya kendisi ile ilgili bir iki cümle oluyor, ya da profilinin paylaşılmasını istememiş oluyor :-) ki benimki de çok farklı olmadı. Ama ben meraklı bir insanımdır. Eğer bloğunu takip ediyorsam o insanın ne bileyim yaşını, mesleğini bilmeli, kısaca da olsa ailesini tanımalıyım.

Aslında blog sahibini tanımak zamanla olabilecek bir şeydir. Yani yazılarını okudukça o kişinin nasıl biri olduğunu, zevklerini, evini, mutfağını, çocuklarının yaramazlıklarını, hatta kayınvalidesini, iş yerindeki zor patronunu, uykucu eşini, kısaca herşeyini öğreniyorsun. Hatta o kişinin fotografını görmemiş bile olsam kafamda bir yüz, bir vücut çizebiliyorum kendime. Bazen çok yanılabiliyorum tabi ki. Şöyleki: İnce, zarif hayal ettiğim kişi fazla kilolarından bahsedebiliyor. Ama karakter analizlerimin çok hatalı çıkabileceğini sanmıyorum. Burada kurulan dostluk yorumlarında da bunu gözlemliyorum. Blog sahipleri tanıştıkları zaman hiç bir yabancılık çekmeden, sanki uzun yıllardır dostlarmışçasına kaynaşabiliyorlar ve izlenimlerinde yanılmadıklarını belirtiyorlar...

Neyse sözü çok uzattım:-) Ben efendim 35 yaşındayım. Yolun yarısı... Ama yaşıma bayılıyorum. 20'li yaşlarımda en güzel halimin 35 yaşımda olacağını düşünürdüm. Bunun nedeni neydi bilmiyorum ama bence doğruydu çünkü insan olgunlaştıkça kendini daha iyi tanıyabiliyor, kendine daha iyi bakıyor, yüzü oturuyor. O nedenle aslında halimden hoşnutum ve herkezin kendi ile barışık olması gerektiğini düşünüyorum. Her zaman bu kadar iyimser miyim? Haaayırrr. Hayatımın siyah günleri az olmuyor. Ama hayat o kadar kısa ki. Günü iyi yaşamalı ama yarın için de birşeyler yapmalıyız. Bir bakmışız yolun sonuna yaklaşmışız...

Yay burcuyum ve oğluşum da yay burcu. Aslında yaylar çocuk olarak zordurlar ama kendimi tanıdığım için Ona daha rahat tölere edebiliyorum.En iyi dostlarım hep Koç, Aslan ve Yaylar olmuştur, yani ateş burçları...

Hemen ilk günden sizi sıkmayayım arkadaşlar, yarın tanışmaya, dertleşmeye devam ederiz.

Renkli kalın:-)

Renkli Günler

Merhabalar:-)

Bilirsiniz hayatın çeşitli renkleri vardır: Bazı günler pembedir, bazı günler kırmızı; bazı günler gridir, bazı günler siyah. Hatta kimine mavi gibi gözüken hayat kimine mor gözükebilir. Sonuç olarak hayat bir gökkuşağı gibi ve biz onun altında yaşayan insanlarız.

Bu bloğu nasıl kullanacağım inanın bilemiyorum. Asalında uzun süredir blogları takip ediyorum. Kimi günler günlükleri okuyorum, kimi günler yemek bloglarını ve hatta bazen el işi ile ilgili olanları. Benimki sanırım bunların karışımı olacak. Renklerimi anlatacağım...

Renkli kalın:-)