Tuesday, October 31, 2006

Sabahın renkleri...

Koca kadın olmama rağmen bazı işlerde çok beceriksizim. Özellikle bazı kapları açabilme konusunda. Mesela yoğurt kapları, selpak mendiller, peçeteler, CD dış jelatinleri... Mesela hani ucundan tutup açılan konserveler var ya, onların o tutacakları hep elimde kalır! Sonra uğraş bıçakla, konserve açacağı ile... Bu konuda ben mi beceriksizim yoksa bunlar zor açılsın da zaten sorunlu millet daha da sıkıntı yaşasın diye özellikle mi yapılıyor anlamıyorum. Neyse, sabah kahvaltıyı hazırlarken yeni aldığımız kutu peyniri açarken bu sıkıntılı ruh hali içerisindeydim. Hayır, açtım açmasına da bu sefer bir başka beceriksiz olduğum iş beni bekliyordu: Peyniri parçalamadan çıkartmak! Tabi yine başaramadım. Off off, sen baklava börekler aç, kaşığa 40 tane sığan mantılardan yap (şaka, kesinlikle abartıyorum:-P), sonra gel düzgün bir parça peynir kesip kahvaltı masasına koyama... Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

Neyse kahvaltıları çok önemsiyorum, eşimle, erken kalkarsa oğlumla güne sohbet ederek, haber dinleyerek başlayabiliyoruz. Kaynayan çay suyunun sesini bile seviyorum:-) Kahvaltıyı evin muhtelif yerlerinde yapıyoruz. Her sabah aynı yer sıkıyor beni... Ya mutfakta büyük masada, ya salonda yemek masasında, bazen de mutfakta cam önündeki küçük masada. Balkondaki masayı kışları mutfaktaki yere kadar olan camın önüne alıyoruz. Manzara hoş olduğu için orada yemek yemek keyif veriyor bana. Ama eşim aynı fikirde değil. Geçen orada hazırlamıştım kahvaltıyı, o kadar yer var, neden buraya sıkıştık dedi. Sanki yazın o masada yemek yemiyormuşuz gibi... 4 kişi yemek yerdik! Neyse, ben de bugünlerde hep salona hazırlıyorum, genişşş, genişşş yiyoruz. Ama ben ne yazık ki geniş geniş yiyemiyorum. Malumunuz rejime devam!

Neyse efendim kahvaltı ederkene TV de Uyan Türkiye'yi izliyorduk. Mesut Yar'ı severim, gerçi geçenlerde hiç katılmadığım bir söylemi olmuştu ama neyse, her fikir bir olamaz. Onun çıldırtıcı gerçekler üzerine esprili ama akılcı dokundurmaları hoşuma gider ve onu cesur bulurum. Ne yazık ki TV programcıları, gazeteciler ve köşe yazarları arasında çok cesur fazla insan yok! Buna şaşıyorum ben. Bugün bu programda şunu öğrendik ki Botaş borçları yüzünden doğalgaz alamayacak durumdaymış! Yani bu kış doğalgazsız kalabilirmişiz. Stüdyoda soba kurdular boruların Ankara'ya dekuzamasını dileyerek:-) Bu da beni tahmin edeceğiniz üzere eskiye götürdü. Ben çocukken evimizde kalorifer yoktu. Üç odada soba olurdu. Bunların ikisi o kadar büyük, o kadar ağır ve oturaklıydı ki yaz kış yerlerinde dururlardı. Sadece borular gazete kağıtlarına sarılıp saklanır, kışın çıkarılır ve soba kurulurdu ki bu iş genelde evin beylerinin evde olduğu haftasonuna denk getirilirdi:-) Anneciğim gazlı sobamızın gazı bittiğinde balkonda duran koca varilden gaz doldururdu. Ben de onun peşinden balkona çıkmaya bayılırdım. O da her seferinde içeri gir, hava soğuk, hasta olacaksın derdi. Gaz sobaları hem zor ısınır, hem de söner sönmez ortamı buz yapardı. Kömür ve odun sobaları ise ne ısıtırdı her yeri. Gece olup da odalarımıza gitmek, soğuk yataklara girmek bir işkence idi. DIII DII DI! Düşünmek bile ürpertti beni. Bazen annem elektrikli battaniye ile yataklarımızı ısıtırdı. Ben annemin yanında yatıp ısınmak için can atardım ama onlar geç yatarlardı tabi. Şimdiki çocuklar ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı? Kimbilir onlar da ileride çocuklarına bunu diyeceklerdir:-)

Soba meselesini bir kenara bırakalım. Dietim fena gitmiyor. İki gün oldu, bir işe yarıyor mu yaramıyor mu bilmiyorum. Kendimi aç hissetmiyorum aslında. Neler yapıyorum size kısaca anlatayım:

Sabah kalkar kalkmaz ılık bir bardak su içiyorum. Geceden yanıma koyuyorum ki uyanınca aklıma gelsin...


İLK GÜN:
Kahvaltı:
Bir dilim tam kepekli ekmek (ince bir dilim)

Hani derler ya kibrit kutusu kadar peynir (belki biraz daha fazla) Evde ezine peyniri vardı ve epey yağlı idi, dün şu açamadığım Ülker İçimden aldım. Tadını genelde severim, eşim hiç hazzetmez. 100 gr 205 kalori gibi birşeydi.

2 yeşil zeytin: Tuzlu muzlu, zeytinsiz yapamam. 2 taneden bişi olmaz.

Domates, salatalıktan oluşma limonlu, azıcık, minnacık zeytinyağlı, üzerine kekik serpilmiş salatayı eşimle paylaşıyoruz. İsterseniz yağ koymayın.

Bir adet acı yeşil biber

2 şekersiz çay (No problem, çünkü zaten hep şekersiz içerim:-)

İŞE GELİNCE, YANİ ARADA

1 şekersiz Türk kahvesi (onsuz olmaz, o olmazsa kendime gelemem, Türk kahvesi benim için çok şey anlam ifade ederki kendi başına bir post olur)

1 mandalina

ÖĞLE:

Evden getirdiğim kabak sufle: Şimdi efendim dietteyseniz mutlaka yapıp tüketin, hem sağlıklı, hem hafif, hem de bana göre çok lezzetli. Sebze seviyorsanız buna bayılırsınız. Soğuk da yeniyor.

(Tarifi: 2 kabak, 2 havuç, bol maydonoz, bol dereotu, 1 yumurta, yarım paket kabartma tozu, 1- 2 kaşık kadar kepek unu (diet için yapmazsanız beyaz un da olur ama ben her daim kepekli kullanırım), az yağsız beyaz peynir, 2-3 dal taze soğan, tuz (UNUTMAYIN! ben unutmuşum, tepsiye dökünce ekledim), bir tatlı kaşığı zeytinyağı, karabiber, kırmızı biber.
Kabak, havuç rendelenir, diğer malzemeler ile karıştırılır. Diette değilseniz biraz daha zeytinyağı eklenir. Hafifçe yağlanmış tepsiye dökülür ve fırına verilir. Sonra çıkarıp az diet kaşar serpilebilir. 5 porsiyon çıkıyor. Öğünde bir porsiyonu rahatça yiyebilirsiniz.)

Yanında 1 dolu kaşık yoğurt

ARA:

1 mandalina, 1 elma

AKŞAM:

Ispanak+ sarımsaklı yoğurt+ 1 dilim kepekli ekmek

YATMADAN:

yarım portakal+ 1 nefis armut (meyveler olmasa ne yapardım)

Ve yatmadan bizim sürekli içtiğimiz ısırgan otu+ kekik karışımı çay. Bunu mutlaka yapın. Kanseri önlüyor, cilde iyi geliyor, yüksek tansiyonu önlüyor ve gençlik kaynağı. Ayrıca bağışıklığa iyi geliyor. Eşimle bu kürü yaptığımızdan beri maşallah diyeyim nezle grip olmadık (kesin kendime nazarım değer şimdi) Bunu öneriyorum. Diet adına değil, sağlık adına. Ama otları kaliteli seçin. Suyu kaynatın, birer tatlı kaşığı otlardan kupalara koyun, suyu dökün, üzerini kapatıp 10 dakika demleyin. Süzüp için. Tadı harika değil ama yararlı. İlaç niyetine için.

İKİNCİ GÜN:

Kahvaltı aynı

ÖĞLE:

Az yağlı salata+ yoğurt

ARA

2 Mandalina, 1 elma


AKŞAM:

Et günü oldu ki haftada bir gün et yiyoruz genelde. İkimiz de çok sevmiyoruz. Yediğimiz gün de iyi ve lezzetli şeyler olsun istiyoruz ama şimdi dietteyim. Izgara köfte+ domates+ fırında közlenmiş biber+ ayran

YATMADAN:

1 armut

ve çayımız...


Sevgili arkadaşım Wish'in baskısı ile günde 2 litre su içiyorum ki gün boyu afedersiniz lavaboya taşınıyoruz bu yüzden. Ama bol su içmek önemli. İçiniz...

Günde bir adet centrum vitamin alıyorum, iki günde bir Calsium Sandoz C alıyorum.

Sıkmadım umarım. Öpüyorum sizi... Açlığa devam:-(

Renkli günler:-)

Monday, October 30, 2006

Yaşamak için mi yemeli, yemek için mi yaşamalı?

Sizi bilmem ama ben yemek için yaşayanlardanım. Yaşamak için tek nedenim yemek değil tabi, hatta ilk sıralarda bile yer almaz ama yemek benim hayatımda çok önemli bir yer tutar... Gerçekten iştahlı bir insanımdır ve açlığımı bastırsam da sonrasında devam etmek isterim. Mesela annem yaşamak için yiyenlerden, oğlum ise yemek zorunda olduğu için yiyenlerden. Babam da o kadar az yerdi ki, bir de yemekte tek çeşit yerdi... O halde ben kime çektim ki bu kadar yemek zevkine varabilmişim? Bu durumda kendimi teyzem ve ailesine yakın görüyorum. Onlar yemeğe çok düşkündürler, kalabalık sofralarında çeşit çeşit yemekler olur her daim. Teyzemin muazzam güzellikte yemek yaptığınız daha önce anlatmıştım size. Su börekleri, dolmaları, köfteleri (sucukiçi diye bir köfte yapar, benim gibi eti çok sevmeyen birini bile baştan çıkartır) ve patlıcan ile yaptığı yemekler çok nefistir. Bir de spesiyalitesi olan gözlemesini bahsetmeden geçemeyeceğim. Mutlaka her gidişimizde iki kez yapılırdı gözleme... Aslında ben katmer diyorum ama o gözleme der... Sade yapılır ve peynir ile yenir. Sabah kahvaltısı için erkenden kalkan teyzem biz obur çocuklara sayısız gözleme yapardı. İkinci gözleme yapışını ise bizim dönüşümüze denk getirir ki yolluk da olabilsin:-)

Teyzemler ile ayrıldığım bir nokta sabah kahvaltıları olurdu. Onlar sucuk salam gibi şeylere bayılır ve her kahvaltıda ortaya koyarlardı. Üstelik sosis mesela, öyle haşlama olmaz, salçalı pişerdi, sucuk yağlı bir yiyecek olmasına rağmen ekstra yağda kızartılırdı. Ben bu tip yiyecekleri yiyemem hiç. Bu nedenle kızarmış ekmek, biraz da peynir aman efendim ne güzel yenir şeklinde bir kahvaltı ile yetinirdim. Zaten şimdinin tersine çocukken en sevmediğim öğün kahvaltı olurdu. Okula gitmeden önce annem zorla ağızıma bir iki lokma atardı. Hala da uyanır uyanmaz kahvaltı etmeyi çok sevmem.

Teyzem ve ailesinden aldığım bir başka alışkanlık ise acılı yiyeceklerdir. Hani o minicik acı biberler vardır ya, kavanozlarda satılan, onları teyzemler sayesinde keşfettim ve anneme aldırtmıştım.

Anneme dönelim: Cidden boğazsızdır. O da nefis yemekler yapar, hakkını yemiyelim. Ama yemekten ziyade bize yedirir. Gerçi artık bana da yedirmiyor ya! Eskiden ben çok zayıftım, o nedenle o dönemde sen zayıfsın ye, sen gençsin ye diyen annem şimdilerde az ye diye başımın etini yiyor. Ne kadar zayıflasam da annem için asla yeterli değildir. Burada bu konu ile ilgili bir anımı anlatayım: Bir ara bir iki kilo almıştım, ama zayıftım, anneme anne ben çok mu şişmanım diye sordum, bana verdiği cevap aynen şuydu: "Yok kızım çok çirkin değilsin" Ne alaka yaaaa! Ben güzeldim ki, en azından öyle sanıyordum, nereden çıktı şimdi bu? Herkesin annesi kızlarını öve öve bitiremez, bizimki beni yere batırır. Halbuki kendisi yolda giderken birini görür, bana sorar, ben o kadar kilolumuyum, ben o kadar yaşlı mıyım, o daha mı güzel diye. Ben insanlara umut ve mutluluk vermeye çalışırım o nedenle hani bariz bir fark yoksa onun lehine konuşup onu mutlu etmeye çalışırım. Neyse, birkaç yıldır sağlıklı yaşama adına hafif yemekler yapıyor. Eskiden sık sık yaptığı o kekler, poğaçalar, muhallebili kurabiyeler, mercimek köfteleri, elmalı paylar, çiğ börekler tarihe karıştı.

Oğluma dönelim: Anneannesine çekmiş. Kesin... Yemekten nefret ediyor diyebilirim. Azcık yer. Gerçi bu sıralar maşallah biraz daha iştahlı denilebilir. Dün kahvaltıya otururken "yine mi kavaltı edeceğiz" dedi mesela. Yok oğlum, haftaya ederiz artık dedim. Ama tabağında çeşit olsun, domatesle, turşu ile süslensin filan seviyor. Neyse ki sütü, ayranı, limon suyunu, portakal suyunu filan seviyor. Küçükken ne pırasalar, ne ıspanaklar yedirirdim, şimdi sevmiyor. En sevdiği yemek diye birşey yok. Yalnız ne yemek istersin diye sorunca mantı ve profiterol der. Yani annesinin çabucak hazırlayabileceği, pratik yiyecekler:-) Patates kızartması veya pasta sevmeyen bir çocuk var mı ondan başka? Yalnız büyük teyzegilleri gibi sucuk meraklısı, dün kıymalı böreğin yanına sucuk istedi! Öğğğ!

Eşim ise benim damak tadıma uygun yemekleri tercih ediyor ki bu çok güzel: Yani sebze ağırlıklı... Ama ben hamurişi de çok seviyorum ki o dikkatli davranıyor bu konuda.

Sadede geleyim, bu yemek zevkim nedeni ile, Ramazan ve bayramın da araya girip (o pideler, bal- kaymaklar, börekler, mantılar offf) yemek miktarının artışı da eklenince kilo almam kaçınılmaz oldu. Zaten kilo fazlam vardı. Geçen hafta fitness'a başladığımızda o korkunç an da yaklaşmıştı. Tartılacak ve dahası yağ oranını tespit edecektik. Kilom tahminimin çok ötesinde çıktı ki yıkıldım. Eşim de epey kilo almıştı. Sporcu hocalarımız bize acıklı bakışlar attıktan sonra programımızı vedi. Yazın çok spor yaptığımız ve bol tyürüyüşe, merdiven çıkmaya alışık olduğum için hareketlerde çok zorlandım diyemeyeceğim. Ama şu kilo işi canımı sıktı.

Veee, biliyorsunuz dün rejime başladım. Bayağı yürek sızlatıcı oldu, ama zorunluyum. Annemi dinleyip az yemenin zamanı geldi. Zayıflamak, yeni ciciler almak, aynada hoş görünmek istiyorum. Ayrıca sağlıklı olmak da önemli. Real age imin düşük olması için kilomu azaltmam lazım.

Dün ilk rejim günüm aslında çok zor geçmedi. Ama her mutfağa gidişimde gördüğüm bir paket madlen çukulata beni yıktı. Ama yemedim, dayandım. Durumları size yazacağım. Belki rejimim işe yarar. Diyet listem kendimce hazırlandı. Yağı çok azalttım, et zaten yemiyorum, sadece haftada bir gün köfte yerim. Öğlenleri ya bir salata, ya bir çorba, ya da evden getirdiğim sebze yemeklerinden yiyeceğim, tatlı hiç ama hiç yok. Akşam ise evde ne varsa, ama her zaman yediğimin üçte biri şeklinde yiyeceğim. Ekmek zaten çok yediğim birşey değil, çoğu zaman sofraya getirmeyi bile unuturum. Pide hariç tabi, ona bayılıyordum:-) Yani çok ağır bir diet yapmıyorum ve belli bir programa katılmayı reddediyorum. Daha önce yapmıştım ve işe yaramıştı, 14 kilo verip 36 bedene gelmiştim. Deprem sonrası ev kadını olacağım diye işten ayrılıp 12 kilo almıştım çünkü... Ama 3 ayda fazlasıyla verdim. Bol yürüyüş ve spor yaptım. Neyse eğer bu rejimim işe yararsa size yaptığım diet yemekleri ile beraber veririm, belki kilolu arkadaşlara faydası olur.

Çok uzattım yine değil mi? Altı üstü rejime başladım, deli gibi kilo aldım, iğrencim diyeceğim! Tarihçesinden başlamışım konuya.

Renkli diyetler diliyorum kendime, size de güzel bir gün...

Sunday, October 29, 2006

Bayram ve Sonrası:-)

Sevgili dostlarım,

Uzuuuuuunnnn bir aradan sonra yine buradayım:-) Biliyorsunuz bayram sonrası iki günü izin olarak kullandım ve böylelikle koca bir haftayı evimde, ailemle geçirme olanağına sahip oldum. Bu sene tam bir hafta izin kullanmamıştım, bir veya iki günlük dinlenme izinleri alıyordum ama eşimle beraber kullanamamıştık. Bu nedenle onunla ve oğulumla beraber olabilmek adına bu hafta hoştu...

Eeee, bu kadar aradan sonra kısa bir yazıyazmamı beklemiyorsunu herhalde değil mi? Bu haftaya bir göz atmak istiyorum, ileride okur ve anımsarım hem de :-)

20.10.2006 Cuma (DEPREM): Cuma günlerini severim ama o cuma ekstra keyifliydim. Düşünsenize, bir haftalık koca bir tatil beni bekliyordu... Eve giderken biraz trafik vardı ama bu bile benim keyfimi engelliyemiyordu. Evde zaten herkes keyifliydi. Oğlum bu keyfimden ve ertesi gün okul olmamasından faydalanıp dışarıda maç yapmak için izin koparmayı başarmıştı, annem evine gitmişti günün yorgunluğunu atabilmek için, biz de eşimle bir DVD film izliyorduk. Eşim o filmi izlemişti ama ben daha önce izlerken uyuyakaldığım için izleyememiştim. O nedenle o da benimle tekrar izliyordu. O sıra sallantı başladı. Aman Tanrım, kabus geri mi gelmişti. Ben o deprem sonrası paranoya döneminde ikinin üzerindeki tüm depremleri hissedebiliyordum. Bu nednele bunu hissetmemem mümkün değildi. Yalnız kendi adımıza konuşayım o sıralar deprem olunca şu yapılmalı, bu yapılmamalı gibi söylemleri o kadar dinlemiştik ama inanın burada yerimizden kıpırdıyamadık. Sanki donup kaldık. Hayır, tam üzerimizde koskoca ve çok çok ağır cam bir avize duruyor ve o bile sallanıyor! Başımıza düşse yandık. Ama bunu sonradan düşünebiliyoruz tabi. Aynısını büyük depremde de yapmıştım. Oğlumu kucağıma alıp odanın ortasında, lambanın altında durmuştum. O zaman cahildik tabi deprem konusunda ama şimdi bildiklerimizi de unutmuşuz. Neyse biter bitmez annemi, aradım, iyi olduğunu öğrendim, oğlumu sordum çünkü büyük sahadaydılar ve annem onları gözlüyebiliyor evinden. Onlar iyi, herhalde farketmediler, hala oynuyorlar dedi. İyi haber... Neyse, durur muyuz, sahaya gittik, büyük bir mutluluk ve huzur ile futbol oynamaktaydılar. Deprem olunca sahanın ışıklarını kapatmışlar, bunlar da amcaaa aççç diye güvenlikçilere bağırmışlar ama oynamaya devam ederek. Biraz onların futbol oynayışlarını izledik. Çok matraktı. Bir kaleci aynı zamanda oyuncuydu, diğeri sanırım saatlerce oynamaktan yorgun düşmüş arada file önünde oturuyor, gol yiyince de bağırıyordu, bizimki de arada durup terden bulduğu şeylere bakıyor, arada gaza gelip gol atıyordu... Hepsinin ruhu uyumaktaydı, hadi herkes evlerine diyince kimse itiraz etmedi. Annemi de çağırdım ve bizde kaldı, benim de içim rahat etti... Bir gün de öyle bitti.

Bu arada o büyük depremde yaptığım bir komikliği anlatayım: Tabi o çok acı bir olaydı ama sonrasında, kendimize geldiğimizde depremin hemen akabinde yaptığım birşeye çok gülmüştüm... Sallantı bitti, dışarı çıkacağız, kendim giyindim, oğlumu giydireceğim, hiç unutmuyorum sarı bir şort- üst takımı vardı. Gayet güzel onu giydirdim. Sonra çorap çekmecesini açtım. Sarı çorap arıyorum... Ve inanın buldum. Gayet şık şekilde dışarı çıktık! Bunu bilinçli yapmadım, kimbilir o anda ne düşünüyordum. Eeee uyumsuz uyumsuz çocuğu dışarı mı çıkartsaydım. Oysa dışarısı gecelik- pijama ile kendini dışarı atmış insanlar ile doluydu!

21.10.2006 CUMARTESİ: Biliyorsunuz bizim evlilik yıldönümümüzdü. Eşim bana süpriz yaptı ve çok güzel bir otelde bir suit ayarladı. Aslına bu otel evimize çok yakın, ama inanın içeri adım attığınızda sanki evinizden çok uzakta tatil yapıyor hissine kapılıyorsunuz... Öğlen oraya gitmeden oğlumun talimatı üzerine adidas spor ayakkabısı ve pantolon- Nike swetshirt filan aldık. Bu çocuklar ne marka delisi oluyolar... Gerçi biz de öyle değil miydik? Am ao yaşta değil sanırım... Neyse sonra o günkü yuvamıza gittik. O kadar güzel bir manzarası vardı ki anlatamam. Akşam yemeğini odamızda başbaşa yaptık. Romantik hoş bir akşamdı... Ve inanılmaz dinlendik. Evde olduğunuz zaman sürekli bir şeyler yapıyorsunuz, iş, alışveriş, ödevler, sürekli bir koşturma. Orada ise dinlenip televizyon izledik, bol bol konuştuk, durmadan birşeyler yedik içtik. Manzaraya baktığımızda sanki durmuş bir hayat vardı, deniz sakin, gemiler olduğu yerde çakılıydı. Sanki zaman durmuş gibiydi. .Çok huzur doluydu. Sanki sonsuza kadar orada yaşabilirdim (yoooo hayır, sanırım bir günden fazlası sıkardı:-))

22.10.2006 PAZAR: Eve dönüş:-( Alışveriş, ev temizliği, yemek... Herzamanki şeyler:-) Ama sendromsuz bir pazar, azıcık rahatsızlık yok değil, ama kendimi ertesi günün tatil olduğu konusunda ikna edebiliyordum:-)

23.10.2006 PAZARTESİ: Bugün bayram, erken kalkın çocuklar... Oğluşumu hep bu şarkı ile uyandırırım, O da kızar uykusunu böldüm diye, uyumaya devam eder. Size demiştim, bayram diye bir heyecan yok.
Neyse evdekiler kendine gelince anneme kahvaltıya gittik, sonra giyinip süslenip anne ve babamıza gittik, dayımları da ziyaret ettik bu arada. Onların da oğlum yaşlarında torunları var, biraz oynamış oldular... Akşam anne ve babamız, eşimin kardeşi, eşi ve oğulları ile güzel bir yemek yedik. Annemiz yine döktürmüş... Hep beraber olmak çok iyi, ailece yemek yemek... Biliyorsunuz günümüzde bu çok sık olamıyor. Neyse gece eve döndük, film izleyip yattık.

24.10.2006 SALI: Eşim işe gitmek zorunda kaldı. Ben de evde ev kadınlığı yapım, o da iyi geldi. Akşam eşimle Devil wears Prada'yı izledik. Kitabı çok değiştirmişler bence. Ne alakaydı yani? Kadını neredeyse sevi,mli göstereceklermiş, sonunda onun insancıl yanlarını vurgulamışlar! Sanırım Anna Wintour'un gazabından korkmuşlar:-) Bence kitabı daha iyiydi. Ayrıca filmdeki kız daha saf ve iyi niyetli gibi geldi, kitaptaki kız kendisinde kalan kıyafetleri satıp çatır çatır yiyordu, bu saf kız ise öbür asistan kıza verdi! Saçma! Neyse, bana ne....

25.10.2006 ÇARŞAMBA: Dayımlar ve kuzenlerim bize geldi. Çoluk çocuk, bol sohbetli, güzel gün geçirdik. Sabah zaten bayram temizliği yapılmış evi bir temizleyişim vardı, size bunu sonra anlatacağım, çünkü temizlik hastası filan olacağımı sandım o gün!

26.10.2006 PERŞEMBE- CUMA: Evde miskinlik yaptıki oğluşum bizim evde kalmamıza, onun okula gitmek zorunda olmasına fena bozuldu! Eeeee hep öyle biz çıkarken uyumak iyimiymiş! Güzeldi o iki günde, ne diyeyim... Haaa bu arada perşembe günü fitnesse başladık. O kadar kilo almışım ki! Yağ oranımı hiç söylemeyeyim, feci. Yazın tenis oynarken aynı şekilde yiyordum ama iyiydim. Sporu bırakınca aldım kiloyu tabi... Neyse tekrar spor yapmak iyi geldi. Bugün rejime de başladım. Bakalım ne olacak:-)

CUMARTESİ PAZAR: Tatil bitmeye yakın olduğu için biraz bunalımdaydım ama yine de dert etmenin ne faydası vardı ki?

PAZARTESİ: Sendrom, sendrom, sendrom, yüzelli tane mail, beni bekleyen sorunlar ve işler...

Neyse arkadaşlar işler beni bekler, yarın görüşmek üzere...

Renkli Pazartesiler (ne kadar olabilirse:-))

Thursday, October 19, 2006

Sabah sabah iki konu...

1)Eski Zaman Bayramları:

Bugün hepinizin içi kıpır kıpır değil mi? Mutlu uyandınız, ekstra bir güç ile işe geldiniz veya farklı hisler ile çocuklarınızı ve eşinizi yolladınız. Ben mutlu kalktım. Saat beş buçukta baş ağrısı ile uyanmama rağmen... Saat altıya kadar dolandım durdum, sonra kalktım, TV izledim. Eşime değişik bir kahvaltı olsun diye milföy hamurdan peynirli börek yaptım. Pek hamarattım sabah sabah. Sonra yedide sıkılıp eşimi uyandırmaya gittim, onunla şakalaşır ve uyandırmakta zorlanırken biraz sesimi yükseltmişim sanırım, içeriden oğlum susuuunnnnn diye bağırdı. Bu durum eşimi ayılttı:-)

Neyse, demek istediğim keyifliyiz çünkü haftaya bayram var, tatil var. Perşembe ve cumayı kullanamadığım yıllık iznimden aldım ama her zamanki gibi kritik işler var ve haftaya gelebilirim. Ama olsun 5 günü tatil:-)

Eski zaman bayramları başlığımda kastettiğim o 1800 lü yıllara ait Osmanlı dönemi anlatılan şaşalı bayramlar değil tabi. Benim çocukluğuma, küçük renklerin bayramlarına ait bayramlar. O dönemlerde yine "nerede o eski bayramlar" şeklinde klasik cümle ile vurgulanan bayram günleri aslında biz çocuklar için yeterince güzeldi... O kadar güzeldi ki o özlemle anılan bayramlar kimbilir ne idi ki böyle diyor büyüklerimiz diye düşünürdüm.

Benim çocukluk bayramlarım yaza denk gelirdi. Bu çok güzeldi çünkü dışarıda oynayabilmek hoştu, üstelik güzel kıyafetlerle, onları kirletmek pahasına... Biz bazen teyzemlere Ankara'ya giderdik. Orada en büyüğü benden 2 yaş büyük, en küçüğü 5 yaş küçük boy boy 5 kuzenim vardı. O kuzenlerimin de bir sürü bizler yaşında kuzeni vardı... Onlarla hem çok iyi anlaşır hem de birbirimizi yer dururduk. Anneannem de teyzeme gelirdi genelde... Oturulan kalabalık bayram sofralarını hatırlıyorum... Curcuna ile mutlu mesut, ama bol bağırışlı, bol çocuklu, bol nefis yiyecekli sofralar... Teyzem ailenin en güzel yemek yapan kadını idi. Anneannem elini ona vermişti. Ben hala takılırım teyzeme, elini bana ver diye. Kızlarına rağmen bana vereceğini söyler ama kraliçe Elizabeth gibi tahtı da bırakmak bilmez:-) Neyse... Bayram sofralarının vazgeçilmezleri el yapımı su böreği ve baklava olurdu ki annemler de teyzeme günler öncesinden yardım ederlerdi. Yaprak sarmaları küçük parmağım şeklinde, hepsi aynı boyda sarılır ve lezzetinden yenmezdi. Burada parantez açayım: Teyzemin Allah Rahmet eylesin bir kayınvalidesi vardı ki biraz titiz ve Semra hanıma yakın bir kadıncağızdı. Sulu köfteler, dolmalar aynı boyda olmalılardı ve o kadıncağız da nefis yemek yapardı Allah için. Teyzem bu ortamda yaşamış bir gelin olarak ve anneannemin elini alarak mükemmel lezzette yemekler yapardı anlayacağınız:-)

Gelelim şu bayram harçlıklarına. Nedendir bilinmez en iyi harçlığı ben toplardım. Belki kuzenlerim çok kalabalık olduğu biz ise iki çocuk olduğumuz için etraftakiler bize daha bol harçlık verirlerdi, ya da ben çok şirindim:-P Bazen harçlıklar mendillerin içine konurdu, bu durumda misafirliğe gidilen evden çıkar çıkmaz mendillerin içindeki para miktarı kontrol ediliridi. Mendillerin boş çıktığı da olurdu tabi:-) (Ne komik o zamanlar tertemiz, ütülenmiş kumaş mendiller kullanırıdk, bu geldi şimdi aklıma)Bu harçlıklar ile bayram el öpmeleri sonrası kendimizi dışarı atar, çatapat, süs, toka, sakız, çukulata ve bilumum gereksiz şey alıp parayı hızla tüketirdik. Bazen annem bu gereksiz alışverişleri önlemek için benim harçlıkları alırdı. Ben de kuzenlerimden borç alırdım. Anneme bunu söylediğimde onlara borcumu ödemek zorunda kalırdı... Bayramlarda sokaklara tezgahlar açılır oynanmayan oyuncaklar, okunmayan kitaplar satılırdı. Nedense bu gereksiz alışverişverişleri çok severdik...

Eğer bayramda evdeysek bitmek bilmeyen bir misafir ordusu ve misafirlik ile geçerdi zaman. Bayram ziyaretleri genelde kısa olurdu ve tam arkadaşlar ile oyuna dalmışken anneler hadi gidiyoruz diye bağırır, biz de ekstra zaman için yalvarırdık. Gündüz amcalar bir istisna idi bu konuda. Onlar akşam gelir ve gece bitimine kadar kalırlardı. Ağabeyim ile aynı yaşta oğulları vardı ve ben dışlandığım için onların bu uzun ziyaretleri beni mutlu edemezdi.

Biz de ev ziyaretine giderdik ama babam genelde misafir ağırlamayı, dışarı çıkmamayı tercih ederdi. Dostları bunu bildiğinden genelde bizden beklemeden gelirlerdi. Hoşgörü bu olsa gerek... Annemin ev sahipliği zaten dillere destandı. O nedenle ister bayram, ister sıradan bir gün genelde bizim evde hoş sohbetler ile dolu misafirlikler yaşanırdı.

Bayramda en keyif aldığım olay çukulata- şeker kısmı idi. O dönemlerde çukulata akabinde getirilen likörler çok moda idi. Annem çukulata ile beraber rengarenk, çeşit çeşit likörler alırdı. Çok hoş likör bardakları vardı. Babaannemin hediyesi antika likör şişesi be bardağı benim çeyizime girmişti ve hala onları kullanırım, incecik, hoş kendinden kuş ve çiçek motifli bardaklar içimi aydınlatır. Çocukken bize ikram edilmeyen bu likörlere o kadar özenirdim ki büyüyünce bunu ben de içeceğim derdim. Tadını bilmiyordum ama tatlı birşey sanıyordum. Annem o bardaklarla meyve suyu verirdi bazen... Büyüdüm, o mada bitti, likör ikram edilmiyor pek ama ben her bayram mutlaka likör alır ve bayram sabahı çukulata ile beraber güzel kadehlerimde içerim.

Bayram kıyafetleri ise çocukları en mutlu eden etkenlerden biridir. Günler önce alınan bu kıyafetler asla önceden giydirilmezdi kirlenmesinler diye. Hele ayakkabılar benim en sevdiğim aksesuarıydı giysilerin. Genelde kırmızı kıyafet, siyah rugan ayakkabı seçerdim. Annem bu konuda beni zorlamaz, kendi stilimi oluşturmama izin verirdi:-)

Şimdi, kendi oğluma ve çevremdeki çocuklara bakıyorum... Bayram geliyor diye bir heyecan yok. Artık bayramlar kışa geliyor bu bir etken olabilir mi? Aşleler tatşle dağıldığı için çoluk çocuk buluşulamıyor diye olabilir mi? Eski bayramlar artık gerçekten kalmamış olabilir mi? Sizde durumlar nasıl?

Hiçbir bayramda tatile gitmedim, 9 gün olanlar dahil... Çünkü bayramlar özel ve onları ailelerimizle geçirmeliyiz. Annemleri ve babamı yalnız bırakmak istemiyorum. Geçen konuşma arasında eşim 70 yaşlarında olan ebeveynleri için "daha kaç bayram kutlayacaklar ki" dedi. İçim bir fena oldu. Allah gecinden versin ama yaşlı insanlar için hayat kısalmış oluyor tabi... Bu nedenle onları mutlu etmek en iyisi diye düşünürüm. Yılbaşlarında da dışarı çıkmam hiç. Zaten sarhoşların dolacxağı ortamları sevmem ve gerilirim, zorla eğlenemem de... Umarım bizim çocuklarımız da benim düşündüğüm gibi düşünür.

Kalabalık sofraları sevdiğim için hep çok çocuğum olsun, onlarında çocukları olsun, ileride benim de sofram kalabalık olsun derdim, bu nedenle ikinci çocuğum olması iyi olur(bir bahane daha var işte:-))

Sonuç olarak sevgili dostlarım; size şeker tadında bir bayram diliyorum. Umarım sofralarınız kalabalık, huzurunuz bol olur. Haftaya siteler giremeyeceğim ama dönüşte yazacak güzel şeylerimin olmasını umuyorum:-)


2) İşte Aşk::

Oğlumla benim resmimi yayınlamıştım hatırlarsanız:-) Hani şu kedicikler... İşte şimdi de eşimle benim resmim! Yarın bizim evlilik yıldönümümüz. Onu çok sevdiğimi söylemek istiyorum. O ve oğlum benim canım. Allah bizleri birbirimizden ayırmasın. Onunla yaşlanmak istiyorum. Beni, oğlumu ve annemi mutlu ediyor. Onu bu balıklar gibi öpüyorum kocamannnnn....


Renkli tatiller:-)

Aşağıdaki yazıda yorum bırakılabilen kısım nedense çıkmıyor. Bunu deniyorum ama çıkmazsa biri bana ne yapmam gerektiğini söyleyebilir mi? Yorum bırakılsın mı kısmına yes yazmıştım ama çıkmıyor! Neyse, eğer yorum yazmak isteyen olursa buraya da yazabilir:-)

Wednesday, October 18, 2006

Tekrar anne olmak istiyorum...

Birkaç aydır rüyalarımda sık sık bebekler, küçük çocuklar görüyorum. Bazen bebeğim olmuş görüyorum, o bebekleri öpüyorum, kokluyorum... Genelde sanırım kız çocuk özlemim nedeniyle pembeler içerisinde kız bebekler görüyor ama bazılarında da gürbüz erkek bebekler ile de kendimi çok hoşnut hissediyorum... Bu bol bebekli, çocuklu rüyalar sanırım eşimle acaba bir bebek yapsak mı diye konuşmalarımız ile başladı. Aramızda bunu tartışa duralım yaşlar da epey ilerledi. Oğlum 10 yaşında biliyorsunuz, eşimin ilk evliliğinden olan 17 yaşında bir oğlumuz daha var. Ailede erkek çocuklar çoğunlukta ve kız sıkıntısı var anlayacağınız:-)

Oğlum doğduğunda aşırı genç değildim, iki ay sonra 25 olmuştum. Ama sanırım çok olgunlaşmış bir kadın değildim, yani yüksek yaptığım için okul yeni bitmiş, iş hayatına yeni atılmış bir kişiydim ve biraz da prenses gibi büyütülmüştüm. O nedenle onun bebekliği biraz bana oyun gibi geliyordu. Sanırım ilk çocuğunuzda bunu hissetmişsinizdir. Onu beslemek, onu uyutmak, onunla oynamak ciddi bir olaydan ziyade eğlenceli bir oyun gibiydi... Aslında sadece onu büyütmedim, kendimi de büyüttüm onunla beraber, ben de onunla büyüdüm ve olgunlaştım. Aslında anneliği bize çocuklarımız öğretiyor. Ne okuduklarımız, ne annelerimizden ve çevremizden gördüklerimiz. Biz onları, onlar bizi tanıdıkça anneliği öğreniyor ve en doğru yolu buluyoruz zamanla.

Aslında oğlumu ilk zamanlar çok kurallara bağlı büyüttüm. Alması gereken mama miktarını ve aldığı mama miktarını grafik haline getirip karşılaştıran bir anne var mıdır içinizde? Ya da büyüme diyagramları hazırlayan? Kilo ve boy artışını hastalık derecesinde inceliyordum. Emeklemeye başladığında ev günde 2-3 kez aşırı hijyen bir şeklide siliniyordu tarafımdan... Derisi, tırnakları, Kusmuğu, kakası, herşeyi titizlikle gözlemleniyordu:-) Çoğunuz yapmışsınızdır, geceleri yanına gider nefes alıyor mu diye onu izlerdim. Tırnak kesimi, banyosu, alt temizliği, giydirilmesi vs herşey kurallara başlı olmalıydı. Annem içinden epey "sabır Allahım" demiştir beni öyle gördükçe. Oysa O, annem ne rahattı... Korkmadan yıkayabiliyor, acımasızca harekletler!!!ile (tabi bana göre, aslında doğalı oydu) giydiriyor, altını bezliyor, gazını çıkartıyordu.

Doktor sütüm yetersiz diye ek mama vermişti, bir Hollanda maması. Hastaneden çıkıp evimize geldiğimizde oğlum açlıktan bağırıyordu, ben panik halinde mama kutusunun üzerinde yazanları okumaya çalışıyorum ama inanın hiçbirşey anlamıyorum. Hayır, okuduklarım Hollandaca filan değil, Türkçe! Ama öyle panik içerisindeyim ki okuduğumu anlayamıyorum. Sonra ben de ağlamaya başladım, biz bu çocuğa nasıl bakacağız diye. O sıra ortalığı temizleyen annem yanıma geldi, beni sakinleştirdi, herkes nasıl bakıyorsa biz de bakacağız, ben de yardım edeceğim dedi. Biraz sakinleştim, mamayı ölçek şaşmadan hazırladım, yavrumu doyurdum, yavaş yavaş herşeye alıştım, ona bakabildikçe mutluluk duydum. Anladım ki doğurur doğurmaz gerçek anlamda bir anne olmuyorsun, zamanla anneliği öğreniyorsun. Tabi sevgi anlamında, duygular bazında bu böyle değil. Annelik sevgisi onu içinizde hissettiğiniz anda başlıyor, ben bakım ve çocuk büyütme kısmını kastediyorum.

Annelik aslında çok paranoyakça bir şey... O içinizde olduğu anda herşeyden üstün geliyor, ona birşey olmasın diye ekstra bir dikkat veriyorsunuz, onu tüm kötülüklerden korumak için yırtıcı bir kedi haline geliyorsunuz, o sizin herşeyiniz oluyor. Ve bu ister 1 yaşında, ister 10 yaşında, ister 50 yaşında olsun hiç değişmiyor.

Bir çocuğumun daha olmasını neden istiyorum? Bir kere onun bebekliğini özledim, oğlum tek çocuk olarak kalmasın, sevdiğim insanın çocuğunu doğurmak müthiş bir duygu, üstelik hep kalabalık bir aile hayal etmiştim... Bir de kız çocuğu özlemim var. Kız çocuklar aileye daha düşkün olur ya bir de... Bu acaba bencillik mi diye doktoruma sormuştum, yani ileride yalnız kalmamak için çocuk doğurmak, daha yakın olsun diye kız dilemek... O da çocuk yapmak başlıbaşına bir bencillik değil mi? diye sordu. Herkes bunun için çocuk yapar dedi ve bunun çok doğal olduğunu söyledi. Haklı da...

Bir kızım olsun istiyorum, Onu pembiş pembiş giydirmek, süslemek püslemek, güzel bebek parfümleri sürmek, cici bir oda hazırlamak,renk renk oyuncaklar almak, tüyden ibaret saçlarına süslü tokalar takmak, doğumu için "it is a girl" kartları hazırlamak, arkadaşlarımdan süslü püslü bebek hediyeleri almak (ya bu arada bebek bezi pastası diye birşey varmış, bebek bezi ve kıyafetlerden oluşan kat kat hediye kutularıymış bu! bkn ekteki resimlerden biri...), doğum sonrasında şık geceliğimi giyip güzel yatağıma kurulmak,eşime şımarmak, oğlum, eşim, kızımla muhteşem bir aile olmak istiyorum. İşin doğrusu kız değil de erkek olursa hiç üzülmem. Sağlıklı olsun da...

Ama biz böyle acaba olsun mu, olmasın mı diye düşüneduralım bizim yaşlar ilerliyor. Ha deyip karar versek bile olacak benim yaş 36, 37... Tıp ilerledi, 64 yaşında kadınlar anne oluyor. Ama yine de endişeleniyorum. Ya bir sorun olursa diye... Bu durumu yaşamış olanlarınız varsa dinlemek isterim.

Herşeye rağmen sanırım karar verdim: Bir bebiş istiyorum... Hayırlısı ile tabi:-)

Renkli günler:-)

Tuesday, October 17, 2006

YR:- Yalan Rüzgarı


Şimdi moda olan dizi çılgınlığına katıl(a)mayanlardanım. Avrupa yakası dışında hiçbir diziyi takip etmiyorum. Buna Aliye de dahil. Geçmiş dönemlerden Bir İstanbul Masalı ve Asmalı Konak dizilerini ise bitmelerine yakın sadece özet seyretmek şeklinde takip ettim.

Dizi izleyenlere saygı duyuyorum aslında, bunu yapabiliyor ve zevk alıyorlarsa güzel. Ama ben dizi izlemeye dayanamıyorum. Ayrıca duygusal film ve bilimum diziler fenalık geçirmeme neden olacağı için uzak durmakta fayda görüyorum. Ne yapayım, yapım bu, korku ve komedi dışında film de pek izleyemem... Ayrıca bazı diziler iyi hoş, fakat sizce de bu dizi furyasındaki artış abartılı değil mi? Hepsini takip etmek mümkün değil. Gerçi iki annem de kanallar arasında dolaşıp bir iki diziyi birden takip etme başarısı gösterebiliyorlar. Keza sevgli eltim de dizi tutkunu, benimle sohbet ederken sıkılıyordur çünkü dizi konusunda konuşabileceğim hiçbirşey yok. Yani dün Aliye'yi izledin mi diye sorsa muhabet orada biter...

Eskiden öylemiydi ya? Tek kanallı dönemlerde ne güzeldi, her gün bir dizi olurdu ve bunların günlerini ezbere bilirdik. Dolayısı ile hiç kaçırılmazdı bu diziler. Ayrıca aklıma koydum, çocukluğumuz dizilerini de çizgi film konusunda yaptığım gibi listelemeyi düşünüyorum. O günlerin dizileri bence o günün teknolojisi ile kaliteliydi. Gerçi Türk diziler komedi olanlar dışında biraz ağır aksak ilerlerdi ya neyse... Bir de sadece dizi olmazdı. Mesela Cuma akşamları yabancı film olurdu. Cuma geceleri daha geç yatma iznim olduğundan bu filmleri iple çeker, uykumu açmak için durmadan yüzümü yıkar ama genelde film başlar başlamaz uykuma yenik düşerdim. Şimdi ise doğru dürüst bir film izlemek mümkün değil makul saatlerde! Her yer dizi dolu!

Neyse, yanlış anlaşılmasın dizileri isteyen izler, istemeyen izlemez, ayrıca dizilerde manken kullanılmasına da karşı değilim. Kötü bulan izlemesin. Her zaman talep edilen şey sunulur halka... Kalitesiz bir şeyi izlemeyin efendim, izleyen çoksa da buna saygı duymak gerekir. Hoşumuza gitsin, gitmesin... Kaliteli ile kalitesizi karşılaştırıp seçecek olan biziz...



Anlatmak sitediğim konu bu değil aslında. Dijitürkte kanalları karıştırıp dizi yoğunluğundan çıkmak isterken eski dostuma, "Yalan Rüzgarı"na rastladım. Hatırlarsınız değil mi? Türkiye'de ilk soup opera (öyle mi denirdi) oydu sanırım. Şimdilerde dizi çılgınlığı ne ise o dönemde bu ve benzeri diziler de o şekilde popülerdi. Ve itiraf ediyorum ki yıllar boyunca okul ve sonrasında işimden imkan buldukça bu diziyi takip ettim, üstelik oldukça da hoşuma giderdi. Annem de severdi tabi, söylememe gerek bile yok. İlk olarak Yalan Rüzgarını keşfettiğimde zavallı Nikky (adı bu muydu hani Victorun eşi...) eşini cadı Ashley ile görüp ağlıyordu. Dışarıdan içeriyi izliyor ve bir yandan soğuktan korunmak için o harika kürküne sarılıyordu. Ne güzel kadındı o, sarışın mavi gözlü, minik kalkık burunlu... O yılların zevkine uygun gösterişli kıyafetler içerisinde salınan kadınlar, heykeli andıran yüz hatlarına sahip gerçek üstü erkekler, para, lüks, şöhret, entrikalar. Ne hoştu yahu!

Okul, iş vs stresinden eve gelip bu rahatlatıcı diziler ile eğlenirdik işte. O sıralar Yalan Rüzgaını izlediğini itiraf etmek kolay değildi. Entellektüel kesim içerisinde aşağıladıkları bu diziyi izleyenler mutlaka vardı ama onlar bunu inkar ederdi. Aslında herkes izler, herkes her gelişmeyi bilir ama izlemem, ne o öyle, tüüü, kaka derdi. Bir arkadaşımın annesi kültürlü, edebiyat ile uğraşan, kitap yazan birimimi güçlü bir kadındı. Onlara gittiğimiz zaman Yalan Rüzgarını izlerken bulurduk onu. Ama o inkar edenlerden değildi. Eşi onunla dalga geçerdi ama biz kadının zaten boş bir insan olmadığını, dolayısı ile bu tip dizileri izlemenin ona negatif bir şey getirmeyeceğini söylerdik kendimizi de ima ederek... Aslında pozitif birşey de kazandırmazdı ya neyse...

Derslerimi yaparken, projelerimi çizerken, sonrasında tez hazırlarken Yalan Rüzgarı hep açık olurdu. Bazen sadece sesini duyardım ve aslında bu yeterdi.

Yeni bölümleri var şimdi Show max kanalında, rastlarsam izliyorum. Yalnız tuhaf birşey, eskiden izlerken çocuk olanlar şimdi büyümüş, kendi çocukları olmuş. Anneler babalar ise aynen olduğu gibi duruyorlar, yaşlanmak diye bir şey yok. Bayan Chanssler bile hala 80 yaşında, 15 yıl önce olduğu gibi. Haaa bu arada Jill bayan Chanslerin kızı imiş! Yıllarca didişen ikili ana kızmış. Dumur oldum. Herkez birbiri ile ya akraba çıkıyor ve herkes birbiri ile bir dönem mutlaka evlenmiş veya ilişkiye girmiş oluyor. Kim kimin çocuğu, kimin dedesi, kimin ablası belli değil, yaş farkı da belli değil...

Ben nostaljik bir kişilik olduğum için bunları izlemek komik ve eğlendirici geldi bana. Oğlum ve eşim dalga geçseler de günde bir 15 dakika bunu izlememe izin veriyorlar sağolsunlar.

Eeeeee, ne var bunda seviyorum işte Yalan Rüzgarını...

Renkli Günler:-)

Monday, October 16, 2006

Hatırlamaya Çalışın...

Hayatıma dair anımsayabildiğim en eski görüntü annemle babama ait. Çocukluğumu geçirdiğim şehirde yazları fuar açılırdı ve herkes dolaşmaya, eğlenmeye, piknik yapmaya, nefes almaya, lunaparka oraya giderdi. Bizim evimiz bu fuara dik uzanan sokaklardan birinin başındaydı. Anımsayabildiğim o en eski anım da sanırım o sokaktan fuara doğru giderken gerçekleşmişti. Bir kere kesinlikle akşamdı, bebek arabamda yatıyordum, uykudan uyanıp gözümü açtım. İlk başta annemi gördüm, sonra yanındaki babamı, arabamı sürüyorlardı... Bana gülümsediler, bir şey söylemeden. Ben de daha fazla uyanık kalamadım ve onlara pek yüz vermeden tekrar uyuyakaldım. Bu çok açık bir şekilde hatırlayabildiğim bir an, çok net gözümün önüne getirebilmişimdir hayatım boyunca...

Fuarın yazın açıldığı, dahası beni sıcak mevsimlerde gezdirebildikleri düşünüldüğünde ben o sıralar 6-9 aylık arası olmalıyım. Bana alınmış olan o bebek arabası pek büyük birşeymiş ve hem yatırılıp hem de oturtulabiliyormuşum. Zaten ikinci hatırlayabildiğim an da bir çarşı dönüşü veya gidişi olduğunu tahmin ettiğim bir zamanda giriş katımızda olan komşulara bebek arabam ile uğramamız ve bir süre orada durmamız. Şimdi bunda hatırlanacak ne var bilmiyorum ama hatırlıyorum işte. Ama o zaman arabada oturuyordum ve arabamın önündeki renkli topları çeviriyordum.

Annem bunların kendi anlattığı anılar olabileceğini, bunları hatırlayamayacağımı söylüyor ama çok net şeyler. Hem belleğim kuvvetlidir, çok zorlasam geçen sene bugün ne yediğimi hatırlayabilirim:-)

Üçüncü anım ise oyuncak ayıcığım Tombiş ile ilgili. Tombiş ile büyük aşk yaşardık. Kahverengi ayıcığım ile beraber uyur ve gece boyunca ona sıkı sıkı sarılırdım. Bir gün annem bu yumuşak oyuncağımı yıkamış ve tabiki de akşama kadar kurumamış! Dolayısı ile onunla yatamayacağımı söylemişlerdi. Çok ağladığımı hatırlıyorum. Annem "Tombişim seni benden ayırdılar..." diye feryat ettiğimi anlatır. Hatta o kadar bıktırıcı olmuştum ki annem Allahından bul diyerek ıslak ıslak onu yanıma vermiş ve uyuyunca onun yerine daha az sevdiğim sosis köpeğimi koymuş. Annemin Tombişe hazırladığı yeşil-siyah-beyaz dantel yelek hala gözümün önündedir:-) Ondan çok daha renkli, çok daha güzel oyuncaklarım olmasına rağmen en sevdiğim hep o oldu o dönemde, eee sevgi bu:-)

Sonraki anılarımın zaman aralıkları daralıyor... Komşularımız, bana zorla yumurtalı patates kızartması yediren cicannem, arada ölü numarası yaparak bana şok geçirten bakıcım:-) Ki onu size anlatmalıyım. Sevgili Gönül ablamı... Yaşadığım şehirde çok fazla çingene (Roman) bakıcı olarak çalışmaktaydı! Annem uzun süre Gümüşhaneli bir bakıcıya beni baktırmış ama kadın yaşlanınca genç bir kız aramak zorunda kalmış. Bir bakıcı beni döverken (gözleri keskin karşı apartman komşularımız tarafından bu olay tespit edilmiş ve ciciannem tarafından sert bir şekilde işten atılmışlardı)ve bir ikisi evden yiyecek filan çalarken yakalanınca annem titiz bir araştırmaya girişmiş ve Gönül ablaya ulaşmış. Çok iyi bir kızdı ve onu çok severdim aslında... Yani benimle oynardı, beni eğlendirirdi, çok temiz ve iyi giyimliydi. Yemyeşil gözleri çok gür saçları vardı. Şu dansöz yarışmasında birinci gelen Reyhan'a benziyordu... O iyi bir Romandı... Ama bir iki vukuatı oldu onun da ... Biri ki beni en çok etkileyeni beni ve alt kat komşumuzun benden 3 yaş büyük yeğenini gezdirmek üzere götürdüğü fuar alanında kaybetmesiydi. Bizi çocuk bahçesine getirdi, ama yaz olmadığından biraz tenhaydı. Sonra bir adam geldi ki onun daha önce tanıdığı biri mi, sevgilisi mi, yoksa orada mı tanıştı hatırlamıyorum. Bize biraz orada oynamamızı, sonra alacağını söyledi. Lakin hava karardı ve ne gelen ne giden vardı. O zaman ben 4-5, öbür kız da 7 yaşında filanız! Herkese Gönül ablamı gördünüz mü diye soracak kadar da saf... Neyse biz ağlaya zırlaya fuarı dolaştık ve Gönül ablayı bulamadık. Ama annem, babam ve yanlarında bir iki tanıdık hem bizi hem de Gönül ablayı buldu. Gönül abla da ciddi bir şekilde azarlandı tabi, ama beni ona emanet etmeye devam ettiler! Tabi sıkı kontroller altında. Sanırım annem çaresizdi, iyi bir bakıcı bulmak o dönemde de çok zordu ve şimdiki gibi profesyonelce bu işi yapan kişilere ulaşmak en azından benim yaşadığım şehirde imkansızdı.

Gönül ablamın bir başka vukuatı da demin söylediğim gibi oyunlarda ölü numarası yapmasıydı. Ben de ağlar, onu kaldırmaya çalışırdım. Bir de uzatırdı bunu! Alt kattaki ciciannemin kızı ile aynı yaştalardı. Bizim evde eski, kullanılmayan oymalı kakmalı bir soba vardı. Orada sigara saklarlardı. Annemlerden gizli gizli sigara içerlerdi, hem de benim yanımda!!! Ben de anneme söylemiştim ve yerini gösterdim. Oh olsun onlara:-)

Görüyorsunuz ne şartlarda büyümüşüm, ama o renkli insanların benim karakterimi etkilemiş olduğunu da düşünüyorum. Bir çocuk tüm hayattan izole yetiştirilmemeli bence... Gerçi çoğumuz prenses gibi büyütülmüşüzdür ama değişik insanlar ile karşılaşmışızdır da. Bazen eşim şöyle der: Sende biraz çingene ruhu var, bence haklı, nasıl olmasın ki!

Gönül abla Almanya'ya çalışmaya gitti sonradan, bir Alman ile evlendi. Yıllar sonra bizi ziyarete gelmişti, ne sevinmiştim... Kim bilir şimdi ne yapıyordur, nerelerdedir?

Daha sonraki anılar anlatılmakla bitmez... Evde geçen çocukluğum, okula başladığım gün (ki onu da bir gün anlatayım bari) okul günlerim, ilkokul öğretmenim ve sınıf arkadaşlarım, sevdiğim oyunlar, sevdiğim tatlar...

Sizin en eski anınız ne? Hatırlayabileceğiniz en eski görüntüler kime ya da neye ait?Biraz hafızaları zorlayalım:-)

Sunday, October 15, 2006

1) Mahmutbey diye bir yer var mı? 2) Alışveriş manyaklığı...

Güzel mi bilmem, ama koşturmcalı, bol uykulu, kalabalık bir haftasonunda sonra geldik yine pazartesine... Haftasonunuz nasıl geçti? Umarım güzel ve dinlenmiş geçmiştir. Keza benimki çok yorucu geçti.

Cuma akşamından bahsedeyim. Sevgili eşim beni herzamanki gibi işten aldı ve yola çıktık. Her zamanki güzergahımızdan gidiyor ve cuma olmasının da verdiği keyifle sohbet ediyorduk. Birden bizim oraya doğru dönüş yapacağız, Aman Allahınm o da ne bir trafik, bir trafik. Hayır ağır aksak ilerlese ona da razıyım, tamamen durmuş! Neyse bir yarım saat bekledik ama yerimizden kıpırdamıyoruz. Eşimin cinleri tepesine çıkmaya başladı. O trafikte durmaktansa, açık yola çıkıp İzmit üzerinden eve dönmeyi tercih eder! Öbür katılımdan girelim diyerek yan açık yola fırladı. İyi de öbür katılım diye birşey yok ki! Olduğunu iddia etti, ben de bir bildiği vardır diye düşündüm çünkü biraz yol özürlüyümdür. Aynı özür aslında eşimde de vardır ama bunu itiraf etmez! Neyse, gidiyoruz, gidiyoruz öbür katılım diye birşey yok. Evimizden epey uzaklaşıyorduk ve Tekstilkent kulelerine varmıştık! Oradan döndük, Mahmutbey oku vardı, hadi oraya girelim dedik ama bir yere varamadığımız gibi geldiğimiz yere dönük ve her tarafta sadece Mahmutbey oku vardı. Ama bence Mahmutbey diye biryer yoktu! Neyse sorup soruşturup ev yolunu ve ilgili oku bulduk ama o da ne, bir başka çıldırtıcı kalabalığa daha yakalanmışız! O diğerinden de berbat. Diğer boş yol ise tahmin edersiniz ki Mahmut beye gidiyordu! Bir iki araba oraya dönerken "Oraya boşuna gitmeyin, Mahmutbey diye bir yer yokkkkk" diye bağımak istedim onlara... O anda bulunduğunuz yer neresi diye sormayın çünkü hiçbir bilgimiz yok, sadece bekliyoruz... İnsanların siniri zıplamış, herkes birbiri ile kavga ediyor! O sıra saat sekizi geçiyor ve biz altıda yola çıkmış durumdayız! Üstelik normalde eve 15-20 dakikada gidiyoruz. Eşim yine çıldırıp bir sokaktan üst yola, bilinmedik yerler edoğru kendini (daha doğrusu arabayı) attı. Sonra ne oldu bilmiyorum çok basit bir şekilde Praktiker'e ulaştık. AAAA, ne yakınmış, iyi de o kadar insan neden orada bekliyordu bu açık yol varken filan dedik. Sanırım o yolu kimse bilmiyor ve biz de bir daha bulamayız. Neyse Praktikerden evimize biraz var, orada da trafik olur diye korktum ve hemen burada inelim dedim. İndik ve birşeyler yedik. Neyse ki orada Lunch Box mı ne var ki fena değildir. Açlıktan ölmüştüm o ana dek. Bu sıra dışarıda yemekte epey zorlanıyorum çünkü et ve tavuk yiyemiyorum ve salt sebze yemeği bulmak neredeyse imkansız. Neyse ki Akdeniz Lokumu vardı ki bayılırım, hemen siparişi verdik. Neyse lafı uzatmayayım saat dokuzu gemiş bir saatte eve vardık. Annem zaten ikidebir arayıp nerede kaldınız gelin artık diyerek bizi rahat bırakmamıştı. Biz de trafikteyiz diyorduk ama 20 dakikalık yolu 3 saatte getirecek bir trafiği annem tahayyül edemiyordu tabi. Sanki çocuğu Ona satıp eğlenip gelmişiz gibi bir rahatsızlık içine girdim ben de... Neyse, annem bişi demedi tabi ama içinden neler geçirmiştir.

Cuma günü akşam 11 de bayılmışım. Eşim ise dörde kadar Ceviz Kabuğunu izlemiş. Şu Fransız yasası ile ilgili... Ertesi gün biraz anlattı. O adamı zaten beğeniyordum, iyice taktir ettim.

Cumartesi oruç olmayan ev ahalisi için (yani ben hariç herkes) için kahvaltı hazırladım ve saat dokuz gibi marketten ekmek, gazete vs sipariş ettim. Ama bekle bekle ekmek yok. Üç kere aradım, her seferinde şimdi çıkacak diyor! 10.30 da ekmek geldi inanabiliyor musunuz! Müşteri işte böyle kaybedilir. Artık bu sormsuzluklardan bıktım usandım. Bu işi yapamayacaksan hiç başlama... Neyse komşum kızı ile kahveye geldiğinde daha biz ekmek bekliyorduk. Kahvaltı edilmediğini görüp birazdan gelirim dedi. Sonra annemin de katılımı ile kahve faslında biraz sohbet edildi, keyif yaşandı.

Veeeee, o günün devamında sadece ve sadece alışveriş yaptık! Aklımıza koymuştuk, kışa hazırlık yapmak için outletleri bir gezelim diye. Vakko'nun indirim mağazasına gittik. Sadece döküntüler vardı ve kaliteden de uzak diyebileceğim şeyler indirim denilen şeye rağmen çok pahalıydı. İndirimsiz 1200 YTL ye etek ceket vardı, 500 YTL ye inmiş, hiç bir özelliği yoktu. İnsanlar gidip buna 1200 YTL vermiş mi yani zamanında! Oha!

Hiç birşey almadan çıktık, Hemen Galeria'ya gidelim boşver outlet'leri dedim. Birçok insan güzel parçalar bulmayı başarıyor ama benim böyle bir yetenek ve şansım yok. YKM ye gidip Ebru Şallı'ya bir sürü para kazandırdık. Word Kartın YKM için bir kampanyası var, 150 milyona 25'er milyonluk iki çek veriyor, bir başka şey alırsan 25 milyon indirim sağlıyor. Biz de eşime ve bana takım halinde parçalar aldığımız için bir sürü çek oldu. Ama Tanrım hesaplar öyle karıştı ki sonrasında, çeki kullanacak başka birşey alıyorsun, bir de ona çek veriyor! Çekler bitmiyor... İyi pazarlama tekniği. Ama bir sürü bedava parça da almadık değil bu şekilde. Kasadaki kızlar bu uygulamadan dolayı bayılmıştı ve beyinleri dönmüştü. O nedenle öğle yemeği de dahil 5 saat boyunca alışveriş yapmış olduk ki bunun yarısı kasa başındaydı. Ama cidden ihtiyacımız olan şeyler aldık.

Bu arada daha önce anlattım mı bilmem ama 80 yıllar geri gelmiş modada kızlar! Taytlar, tunikler, tunik üzerine takılan kalın kemerler... Keşek 80'li yıllarda aldığım bu tip kıyafetleri atmasaydım. Gerçi nasıl sığacaktım içlerine o da ayrı soru...

Eve vardık, birşeyler yedik, TV izledik, uyuduk, kalktık... Neyse pazar günü tipik bir pazar günüydü, temizlik, çocuğun derslerini takip, yemek yapma... Yemek dedim de pazar günü yaptığım yemek herkesin ağızını sulandıran bir yemekti: Mantı. Annemden öğrendiğim mantıyı yıllardır yaparım. Eşim mantıyı çok sevmese de benimkine bayılır (ya da bana öyle diyo), oğlum ise ne yemek istersin diye sorarsan hep mantı ve profiterol der. O nedenle ben de ona çok sık sormam:-) Annemi arayıp mantı yapacağım, yardımmmm!!! diye bağırdım. Annem gelirim dedi, 2 saat sonra ben son pazıdayken geldi sağolsun. Annem daha büyük büyük yapar, bense özenip minicik yaparım. O nedenle bunlar ne böyle minicik diye beni haşladı, biraz yardım etti, sonra sıkıldım, sigara içeceğim diyerekten içeri kaçtı. Neyse akşam mantıyı suya attım ama tabaklara koyarken çok az geldi gözüme. O kadar da yapmıştım. Annem de içeride pantalon paçası dikiyor. Neyse yemeği yedik ki az olduğu için tadı damağımızda kalmıştı. Annem biraz sonra bağıdı, bu mantıları burada unutmuşsun diye. Sehpanın üzerine yaydığım bir bölümünü unutmuşum! İyi de annem iki saat orada dikiş yaptı ve önündeki sehpada duruyordu bunlar. Hepimiz uyuklamışız anlaşılan. Neyse hiç olmazsa çok ağır olmadı, fazlasını yememiş olduk diye kendimizi teselli ettik. Mantı yemiş ama buna rağmen hafif bir biçimde sofradan kalktık:-)

Gün ve dolayısı ile haftasonu böylece bitti işte...

Size renkli bir hafta dilerim:-)

Thursday, October 12, 2006

Altı Kaval Üstü Şişhane Bir Post:-)

Günaydın...

Sabah işe gelirken arabada radyo dinliyorduk. Konu Osmanlı Sarayındaki hamamlara geldi. Yolumuz çok uzun olmadığı için çok ayrıntılı birşey dinlemedim ama aklıma birşey takıldı: Acaba o koca Topkapı Sarayını nasıl ısıtıyorlardı? Bunca derdin varken aklına takacak başka konu bulamadın mı dediğinizi duyar gibiyim ama ben bazen böyle şeyleri düşünürüm işte! Fazla meraklı olmanın zararları.

Şimdi o koca sarayın tüm odaları kışın her daim ısıtılmıyordu herhalde. E peki padişahın canı günlük mekanından çıkmak isterse, atıyorum tez altın sütunlu odaya gidile (atıyorum öyle bir yer yok) derse ne yapıyorlardı? Bizim eski evin salonunu ısıtmak bir 4 saat sürerdi, o koca mekanları ısıtmayı düşünemiyorum.

Harem dairelerindeki odaları düşünün, her kadının, her cariyenin odaları ayrı, çoluk çocuk hasta olmamalı! Y a o sıcacık hamamdan çıkınca buz gibi yerlerden geçerlerse ne olacak? İnsan banyodan soğur valla...

Acaba duvar içlerinde ısıtma mı vardı, ya da adamlar yerden ısıtma fikrini o dönem bulmuşlar mıydı? Eski mimarların yaratıcılık ve yetenekleri yadsınamaz.

Hayır aslında benim bunu bilmem lazım çünkü hem mimarım, hem de bunun ötesinde mimarlık tarihinde yüksek yaptım. O dönemde bu aklıma takılsaydı Osmanlı Tarihi dersi aldığımız (ki zorunlu dersti) sevgili Filiz Özer hocamıza sorardım. Dersler Filiz hanımın ders ortasında "size bir Osmanlı sarayı dedikodusu anlatayı mı" şeklinde sorusu ile bölünür ve devamı güzel ve hoş sohbetler eşliğinde geçerdi. Osmanlı tarihi derslerimiz savaşlar, tarihler ve bilimum sıkıcı anlatım ile geçmez daha ziyade saray entrikaları, mimari ile ilişkiler, yabancılar ile etkileşmeler konusunda döner dolanır ve Osmanlı dönemine, padişahlara başka gözle bakmamızı sağlardı. Bu dersler aslında lisede verilmeli, savaşların tarihi anlatılacağına ve ezberletileceğine saraydaki hayat, sarayın mimari yapısı, odaları, mutfağı, günlük hayatın işleyişi, padişahların insani yönleri ve diğer ülkeler ile ilgili ilişkiler, etkileşimler gençlere verilmeli. Filiz hanımın dersleri bize değişik bir bakış açısı sağlardı, olaylara bir yönden bakılı kalmamak gerektiğini... Oderste hiç sıkılmazdık. Hatta başka bir derste müzik- resim- mimari ilişkisi tarih ve kültürler bazında incelenmişti, bayılmıştım. Mesela Klimt'in resimlerindeki boşluklar ile Japon müziği içerisindeki duraksamaları müziği dinleterek göstermiş ve Klimt'in Japon sanat ve müziğinden etkilenişini göstermişti. Hiç bu gözle bakmamıştım. Ya da Gotik mimarlık ile o dönem müziklerini karşılaştırırdı.
Zaten mimarlık tarihi kürsüsü çok keyifli bir ortamdı. Öğrenci sayısı onu geçmediği için dersler sınıflarda değil kürsüdeki bir odada masa çevresinde yapılırdı. Bu durumda bir aile gibiydik aslında. Hocalarımız artık birer mimar olmuş bizleri öğrenciden ziyade genç meslektaşlar olarak kabul eder ve ona göre dostça davranırlardı. Sevgili Semra Ögel'in dersleri de favorilerimdendi. Bazen kekli börekli ders sohbetleri de yapardık. Derslerde ve sınavlarda çay içerdik. Zaten sınavlarda tüm kitap defterler açık olurdu. Zaten soruları yoruma dayalı olurdu ki bu benim favorimdi... Ezberim iyi olmasına rağmen konunun özünü kavrayıp yorumlamak her zaman sevdiğim birşey olmuştur. Ne yazık ki bunu yapabilme olanağı ancak yüksek yaparken bana verildi! Ne acı...

Aslında şu duruma ilk başta sinir olmuştum: Bizim kürsüye mimardan ziyade sanat tarihçisi, arkeolog, osmanlı dili ve edebiyatı bölümü mezunları katılırdı ve bu kişiler genelde akademik kariyer için oradaydı. Ben ise sevdiğim bir konuyu daha iyi anlamak için oradaydım. Onca entellektüel görünümlü öğrenci arasında biraz kokoş yapımla, makyajımla filan çok aykırı duruyordum. Hani "bu nasıl sarışın" filmindeki kız gibi... Nedense insanlarda önyargı vardır, donanımlı olmak için illa gözlüklü ve klasik giyimli, hatta paspal olmak gerekmez ama bu beklenir. Lakin bakımlı sarışınlar da akıllı ve konusuna hakim çıkabilir. Arkadaşlar ve hocalardaki bu önyargıyı sanırım yoruma dayalı derslerdeki başarımla kırdım. Hele Günkut hocamızın Avrupa mimarlığı ve felsefeyi içeren dersinde öyle bir ödev ve sınav kağıdı vermiştim ki 100-100 almıştım, hocamız "inanamadım, çok başarılıydı" diyerek tipimle ters orantılı birikimimi övmüştü...Bu ne demek oluyor? Önyargılı olmayın, insanları dış görünüş ile değerlendirmeyin.

Bunun dışında; oğlum ezberden pek hoşlanmaz mesela... O konunun mantığını kavramalıdır önce. Eğer özünü kavrarsa o konuda başarılı olur. Bu nedenle matematiği sever. Birinci sınıftayken bir gün eve geldim, herkez ağlaşıyor. Matematik sınavı varmış ve oğlum tam takır. Sorular şöyleydi, bir günde 3 gazete okursa bir haftada kaç gazete okur filan, resmen denklem sorusu... Anlatamıyorsun bunu. Sonra onun aslında çarpmanın ne olduğunu anlamadığını farkettim. Çarpma tablosu ezberlenmişti, tamam, ama bunu neden ezberlediğini ve ne işe yaradığını anlamamıştı. Önce bir sakinleştik, sonra ben tüm problemleri bir kenara attım ve en başından anlatmaya başladım, sepetlerin içerisine elmalar koyarak onları tek tek toplamak yerine kısa yoldan nasıl toplamı bulabileceğimizi, çarpmanın buradaki yerini... Kalem kutularına kalemler doldurarak, misketlerinden yararlanarak çarpmayı dilim döndüğünce anlattım. Sonra haaaaa anladım dedi. Belki biraz uzun sürdü ve ertesi güne çok yardımcı olmadı ama daha sonra denklem problemleri en iyi çözebildiği konu oldu. Diyeceğim o ki birden ağır problemleri verip tüm çarpım tablosunu ezberleteceğinize matematik nedir, toplama nedir, çarpma nedir bunu anlatın! O minik beyinler aptala dönüyor yoksa...

Nereden nereye geldim. Bir sorunun cevabına ulaşmak için araştırmak gerekir, araştırmanın ne olduğunu, araştırmanın önemini bize ne yazık ki ancak yüksek yaparken verdiler. Mimarlık tarihi okumam bana işimde teknik olarak hiçbirşey katmadı ama yazı yazmayı öğretti, bir problemin nasıl çözülebileceğini öğretti, araştırmanın nasıl yapılabileceğini kavrattı, olaylara tek yönlü bakmamak gerektiğini anlamamı sağladı... Ama bence bu biraz geç oldu, bu daha biz çocukken verilmeliydi.

Şimdi müfredat değişti, biraz daha deneysel ders konuları var, araştırma ödevleri veriyor öğretmenler. Burada internetten yararlanabiliyor çocuklarımız. Ama bu daha geliştirilmeli. Öğretmenlerimiz buna ne kadar hazır ayrıca? Benim jenerasyonum buna ne kadar alışık? Öğretmen bloggerlardan bu konuda yorum bekliyorum çünkü kafam karışık... Çocukların da...

Daldan dala atladığımın farkındayım. Tek kişilik beyin fırtınası yaptım sanırım.

Bu arada hala Sarayın nasıl ısıtıldığını merak ediyorum. Bilenlerden yardım istiyorum. İnternete de bakacağım:-)

Bu nasıl bir post oldu yahu!!! Altı kaval üstü şişhane, neyse bugün de böyle olsun.

Renkli haftasonları dostlar:-)

Wednesday, October 11, 2006

Annem annem , canım annem, telaşlı annem:-)

Bugün perşembe, kiracı parayı yollamış senedini verdik, dünkü sunumum iyi geçti, hatta genel müdür ve beraber çalıştığımız firmanın sahibi beni arayıp tebrik etti ve teşekkür etti, yemekte hem Ruslar hem de Amerikalılar çok memnun kalmışlar sunumdan ve çok olumlu izlenimler ile ayrılmışlar. Hayatta birşeyler düzeliyor mu ne. Aman maşallah diyeyim. Şimdi bu kısa dönemde salı günü önemli bir gün benim için, işle ilgili değil. O günü de hayırlısı ile atlatırsam benim için çok güzel bir dönem başlayabilir. Arkadaşlar salı günü için ekstra dualarınızı bekliyorum çünkü bu cidden önemli benim ve yavrum için.

Neyse, bugün hayat bana güzel renklerde göründüğü için (ki bu ne kadar devam eder bilemiyorum ama şimdilik keyfini çıkartıyorum) güzel şeylerden bahsedelim diyorum. İsterseniz size biraz annemden bahsedeyim. Yazılarımda ondan sıkça bahsediyorum çünkü her insan için en önemli figür annesidir...

Annem çok dominant bir karakterdir aslında. Her zaman kendi dediğini yaptırmayı bir şekilde başarır. Kesinlikle yapmam dediğim şeyi bir bakarım ki çoktan yapmışım. Bunu nasıl becerir bilmem. Bir tek oğluma sökmüyor bunlar, o da bence anneme çekmiş bildiğini okuyor:-) Bir de anneme birşey dersin, yada birşey istersin, tamam der ama aklı yatmadıysa onu asla yapmaz, ta ki siz çıldırana kadar. Siz çıldırdığınızda tamam neden üzülüyorsun yaparız der. Bir iki gün sonra bakarsınız yine olmamış. Ama siz artık o kadar bayılmışsınızdır ki bu işten vazgeçersiniz. Bir şekilde sizi uyuşturur, yara almadan çıkabilirsiniz sonunda...

Annem çok derli topludur. Derli topluluk adına ortalıkta hiçbirşey bırakmaz. Ama şu varki hiçbirşeyin belli bir yeri yoktur. Mesela misafir gelecek ve fazla zaman yok. Ortalıktaki herşey bir yerlere konur ama artık o şeyleri bir daha göremeyeceğinizi bilin, çünkü kendisi nereye koyduğunu hatırlamaz, hatta o şeyi hiç görmemiştir bile, dolayısı ile kendisi kaldırmamıştır zaten! Ancak sabrederseniz ararsanız bulursunuz o anda ona gösterseniz de onu oraya kendisinin koyduğunu inkar eder. Annem hala benim evime gelir, toplama adına soyunma odama girer. Herşeyi düzenler, asar... Tamam iyi de ben kendi düzenimde (ki bu bazen düzensizlik de olabilir) herşeyimi buluyorum. Anne sen niye kendini yoruyorsun diyorum ama oturamaz ki! Neyse iyi niyetle yapıyor biliyorum. Ben de zaten bu olaya alıştım, sadece biraz zaman alıyor.

Annemin herşeyi attığından bahsetmiştim. Bir şey atıl vaziyette durursa o atılır. Kaç tane kotum, kaç tane makyaj malzemem, cilt bakım ürünlerim, günlükler (okunduktan sonra tabi) ders notlarım, tez için çektiğim fotograflar, okul projelerim hep atılmıştır. Genelde ben bunun hemen farkında olmam, farkında olduğumda çok geçtir, ama suç benimdir, neden kullanmam onları ki!

Annem ayrıca telaşe müdürüdür. Mesela çocukken otobüsle Ankara'ya giderdik. Otobüs saat sabah 9 da ise biz 7 de orada olurduk. Ne olur ne olmaz diye! Hazırlıklar günler önceden başlar, valizler hazır bekletilir ama yine de telaştan bir sürü şey unutulur çıkılırdı...

Annemin bu telaşlı hali ile ilgili bir anımı anlatayım: Ağabeyime kız istemeye gittik, o gün ağabeyim bu tip işlerden hiç hazzetmediği için aşırı sinirli, annem aşırı telaşlı ve titiz, babam da herzamanki gibi aşırı sakindi... Annemin çukulata, çukulata tepsisi, süslemesi, çiçek seçimi gibi ayrıntılar ile uğraşması hepimizi sıkmıştı ama herşey mükemmel olmalıydı. Ağabeyim hadi o iyi onu al diye onu yüreklendirmesi işe yaramıyordu çünkü herşeyin daha iyisi vardı ve bunu ancak o bulabilirdi. Neyse kızcağız bizi bir yeden aldı, annemle babamın elini öpmedi sadece sıktı, eksi puan! neyse apartmanlarında asansör yoktu, beş kat tırmandık, annem onu özellkikle önden çıkardı. Sonra bana dediki, bacaklarına baktım çarpık mı diye (kaynana işte!)... Allahım! Neyse çarpık değilmiş de kızı istedik...

Ama asıl anlatacağım olay bu günde gerçekleşmedi. Bir iki hafta sonra kız ve ailesi ilk kez bize gelecekler. Hazırlıklar günler önce başladı. Meraklı komşularımız da yardımcı oldular sağolsunlar. Çeşit çeşit yemek dünürlerin (böyle mi yazılırdı?) gözünü boyamak için hazırdı. Hatta patatesler de soyulup dilimlenmiş buzdolabında bekliyordu. Fakat o patatesler hiç kızartılamadı. Çünkü telaştan orada unutuldular. Ben de annemin telaşına kapılıp onun verdiği komutları robot gibi uyguluyordum. Arada kızcağız da bize yardım ediyordu. Fakat çok becerikli değildi (görümceyim işte!) zaten kızı isterken annesi açık açık itiraf etti, biz kızımızı pek el bebek gül bebek büyüttük, elinden iş gelmez diye... O nedenle biz de kahve yapamayacağını bildiğimizde annem yaptı. Neden ben yapmadım bilmem çünkü evde kahve yapan hep benimdir. Ama o gün öyle önemliydi ki annem için sanırım bana güvenemedi. Neyse kahveyi yaptı, kızcağız kendi yapmış gibi içeri götürüp anne babasına, babama filan verdi. Biraz sonra kızın annesi panik halinde gelip kızına yavaşça kızdı: Kızım bu kahveye tuz koymuşsun diye. Konuyu açıklığa kavuşturduk ama annem rezil oldu tabi:-) Oh olsun kızına güvenmezsen böyle olur. Sonra özene bezene yapılmış zeytinyağlı fasulye hiç masaya getirilmedi, misafirler gidince akla geldi... Annem askılı bluzunun üstüne ceketini giymeyi unuttu, sonra ona da yandı ne açık giyinmiş demişlerdir diye... Neyse sanki onu istemeye geldiler. Anne dedim, seni istediklerinde sen ne yaptın?

Tüm bunlar işin şakası... O çok tatlı, çok iyi niyetlidir. Aslında telaşı, titizliği kendine hep... Onu çok seviyorum. Geçen içeride eşimle bir yandan sigara içiyorlar bir yandan sohbet ediyorlardı. O kadar tatlı duruyorlardı ki sigara dumanına rağmen aralarına girip annemin dizlerine yattım, çocuk gibi şımardım. Sonra oğlum geldi, ne oluyor orada diyerek üstüme atladı. Böyle anlar insanlar için ne önemli biliyor musunuz? Allah ebeveynlerimize uzun ömür versin.

Öpüyorum sizi, renkli günler:-)

Hayat hep pembe olsa? Çok mu sıkıcı olurdu?

Sevgili arkadaşlarım... Sizleri ve bloğumu çok özlemişim. Üç gündür büyük bir koşturma içerisindeyim biliyorsunuz. Hani şu meşhur sunumum. Bu gün saat üçe kadar toplantı vardı. Amerikan, Rus ve Türk grupları toplandı ve kafam ingilizceden şişti... Zaten başağrım sabahtan başlamıştı. Bir ağrı kesici ve sade kahve için neler vermezdim! Ama sunum iyi geçti, bence başarılıydı. Yabancıların gözünü boyayabildik sanırım. Bizim rakibimiz bir Çin firması, onların detayları o kadar uyduruk ki. Bizim detaylarımızın kalitesini vurgulayan bir sunum yaptım. Çözüm farklılıkları o kadar açık ki. Ama büyük bir fiyat farkı da var ortada, onlarınki daha ucuz. Bakalım ne kazanacak? Fiyat mı kalite mi? Bana iyi şanslar dileyen tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim.

Bu dünya, yani blog dünyası ne ilginç değil mi? Birdenbire dostların oluyor... Üzüldüğünde teselli ediliyorsun, biliyorsun ki yalnız değilsin. Onlardan şans dilemelerini istiyorsun, bakıyorsun ki içten mesajlar gelmiş. Sevinç de üzüntü de paylaşılıyor. Gerçek dostluk bu değil midir?

Dün bana çok yakın olduğunu sandığım iki kişiden büyük bir kazık yedim. Üstelik zor bir anımda... Bu beni o kadar kırdı ki. Bütün akşam ağladım. O kadar kırıldım. Eşim de çok üzüldü bu duruma ve şaştı. Çünkü onun yakınları o kadar içten, o kadar gerçek dost ki... Bu tip ilişkiler hiç yaşamamış. Ağladığım zor anımda daha da zor duruma düşmek değildi, yanıldığıma ağladım, aslında hayatta ne kadar yalnız olduğumuza. Bir an sizler aklıma geldiniz ve eşime dedim ki, işte ben bu yüzden yazıyorum, belki o insanları yüzyüze tanımıyorum ama birimiz dertlensek en azından destek alıyorsun. Birimiz kötüyken birçoğumuz iyi olabiliyor ve moral verecek gücü oluyor. Bu sayede insan kendini yalnız hisstemiyor. Aslında herkes benzer bunalımlar yaşıyor ve karşısındakini anlıyor. Blog yazmama çok sıcak bakmayan eşim belki de haklısın dedi. Sonra gerçek hayattaki en iyi dostum Wish'i aradım. Canım benim, sen olmasan ne yapardın dedim... O da bana destek verdi. Bana ondan daha yakın olması gereken insanlar beni terketmişti. Bu gün de toplantıdan önce berbat bir ruh halinde dertleştik...

Neyse en azından bugünü hayırlısı ile atlattım ki bu da bir mutluluk nedeni. Allah geçer dert versin zaten. Herşey düzelir bir şekilde değil mi?

Hayat hep pespembe olsaydı, hep mutlu olsaydık, huzur içerisinde bir dünya sunulabilseydi bizlere... Çok mu sıkıcı olurdu acaba?

Sizi dertlerimle sıktım, umarım yarına daha sevgili konulardan bahsedebilirim.

Mutlu olabilmeyi dört gözle bekleyen herkese iyi şanslar:-)

Sunday, October 08, 2006

Gene pazartesi, Gene sendrom...

Sevgili arkadaşlar,

Umarım güzel bir haftasonu geçirdiniz. Çalışan bayanların haftasonları birbirine çok benzer değil mi? Ev ile ilgilen, çocukla ilgilen, derslerini yaptır, alışveriş yap, yemek yap ama bu ara dostları da ihmal etme... Hep aynı hep aynı. Ama ne olursa olsun güzeldir...

Cuma akşamı pestilimiz çıkmış bir şekilde koltuklara uzanıp korku filmeleri izledik. Oğlum bize bakıp "ne, yine mi korku filmiii" diyerekten kendini odasına kapatıp bilgisayar oynadı ve bizle ilişiğini kesti. Benim gibi korku filmi meraklısı bir kadının korku filminden korkan bir çocuğu olması ilginç, yok zaten izlemesin bu yaşta, ama ben o yaşta da bu türün meraklısıydım ve bu tip filmleri asla kaçırmazdım. Neyse saat 12 gibi koltuklarda sızmaya başlayaınca hadi yatalım dedik ve sabah ona kadar uyuduk! benim haftasonları sekizden sonra kalktığım pek vaki değildir, bu nedenle eşim hasta olduğuma karar verdi ve beni gözetimde tuttu o gün:-)

Cumartesi birkaç haftadır süregelen sorun yaşama anlarında evde olmamak (konuyu anlatıp canları sıkmak istemiyorum) için eşimle kendimizi evden dışarı attık. Oğlum zaten arkadaşıyla sözleşmişti ve annem de evdeydi. İnsan (insan demeyelim de kadın daha uygun olur) kendini dışarı atarsa ne olur? Tabi ki alışveri yapılır. İlk önce Metroya gidip kıtlıktan çıkmışa benzeyen her market insanı gibi dolu yiyecek aldık. Neden bilmem büyük bir markete gidince gerekli gereksiz herşey alınır! Hele bi de açsan. Neyse orayı atlattık ki yolda mağazalara gözümüz takılıp duruyordu. Biz de inip aklımızda kalacağına üzerimizde kalsın diyerek bi sürü kıyafet aldık. Ama cidden ihtiyacımız olan şeylerdi. Kıyafet almak için zayıflamayı beklemekten vazgeçtim. Çünkü o nedenle yazın üzerime hiç birşey alamamıştım. Baktım zayıflayacağım yok, hiç olmazsa cici birşeyler alırırm da keyfim yerine gelir diye düşündüm. Çok kokoş şeyler buldum kendime kızlar... Hele bir tunik var ki üzerinde böööle pembe kurdela ve çiçekler filan var, çok kokoş, çok tatlı, tam benlik. Alışverişe düz ayakkabı ile çıkmıştım, tabi etekleri denerken olmadı, bir ayakkabı getirdiler, aman tanrım ne idi o! Bantlı, açık bir ayakkabı, o ince uzun topukların şıklığı, ayakkabının rahatlığı, ne hoş birşeydi. Eşim de bayıldı, alalım dedi. Fiyatını sorduk, %50 indirimdeymiş yaşasın! fiyatı altındaki etikette yazıyor dedi adam ben içeride kabindeyken... Bir baktım 1200 YTL!!!! Yarısı 600 YTL! Hadi oradan... Tabi marka bir ayakkabıydı ama yani bu paraya insanlar bir ay ailelerini geçindiriyorlar. Ülkemizdeki insanlar arasındaki uçurum bir daha gözümün önüne geldi. Neyse iyi parçalar seçtim, adam ayakkabıyı alacak mısınız diyor. Yok kalsın dedim, fiyatı ile ilgili yorum yapmadım, adam ne yapsın ki. Erkek reyonuna çıktık ki en çok vakti orada geçirdik. Ben bir tarama yapıp eşimin beğeneceği şeyleri buldum. Sonunda tüm reyonu oradaki görevli adamdan daha iyi biliyordum, adam bunu nereden aldınız diye soruyor! Eşim çok zevklidir, bir çok şey beğendi ama hiç birşey almadı. Başka yerlere de bakmalıymış, öyle hemen neden ilk beğendiğine atlayacakmışsın? Ben buna katılmıyorum. Bir parçayı beğendiysem, ona aşık olduysam, tabi fiyatı da bana uyarsa mutlaka alırım. Çünkü bilirim ki başka yerde daha iyisini bulamam, aklım onda kalmıştır çünkü.

Akşam bir komşumuza iadei ziyaret yaptık ve hoş vakit geçirdik. İyi insanlar ve onları bulduğumuza sevindim...

Pazar günü de işte öyle geçti. Bu hafta bir sunumum var ona biraz baktım. Oğlum ingilizceden 36 almış! 100 üzerinden! Ama kadın bunların eski bilgilerini sınamış. Bizim oğlan eski İngilizce hocası yüzünden İngilizceden nefret etmiş durumda. Kadın sıb-navda arkadaşından silgi istedi diye kağıdını almış, 0 atmış... Bizimki arkadaşı ile konuşmuş da olabilir ama kopyadan anlamaz ve asla çekmez, bundan eminiz. Zaten onlar daha kopya uyanıklığına ve becerisine pek ulaşamadılar. Neyse bazı hocalar insanları dersten soğutmayı iyi beceriyorlar. Bizimki de bu ruh hali içerisinde İngilizceyi kafasına almamakta inat ediyordu. Dün oturduk, daha he, she ,it de is takısının geleceğini bilmiyor ve öğrenemiyor! Durumu eşim ele aldı ve çok güzel bir şekilde küçük renkli kağıtlara özneleri ayrı ayrı yazdı ve her birinin arkasına takıları yazdı, onlarla çok güzel açıklayıp odasına gittiler ve onları bir yerlere yapıştırdılar. Bizimki bu şekilde hemen kaptı. Eşim yutdışında yaşayıp epğitim aldığı için eğitim sistemimize pek bir kızar ve onlşarın eğitim sistemi ile yaklaşıldığında çocuğun çok daha kolay alacağını söyler ki bugerçekten de işe yarıyor...

Neyse her güzel şey gibi bu haftasonu da geldi ve sevgili pazartesi sendromumuza kavuştuk. Bu haftam çok yoğun ve stresli olacak. Çarşamba çok önemli bir toplantım ve bu toplantıda İngilizce sunumum olacak. Arkadaşlar ne olur bana dua ediniz.

Renkli ve başarılı haftasonu geçirmemiz ümidiyle:-)

Thursday, October 05, 2006

Haydi Kızlar Biraz Nostalji Yapalım:-)

Çocukluğumun Çizgi Filmleri:

CASPER- SEVİMLİ HAYALET: Çocukluğuma ait anımsıyabildiğim en eski çizgi film sanırım o... Sevgili Casper. Ne sevimli hayaletti. İyi niyetliydi, şirindi, yardımseverdi, annem sanırım onun cici çocukluğundan bahsedip beni usluluğa yönlendirmeye çalışmıştır. Casperli bir yap-bozum da vardı ve onu çok severdim. Sonra bir gün bu çizgi filmi yayından kaldırdılar, uzuuun bir süre onu hiç izleyemedim, onu özlerdim. Yap-bozum da kayboldu. Yıllar sonra ben üniversiteye başlarken dolabın epey üst taraflarından bir yerlerden çıktı. Ben annemden şüpheleniyorum:-) Hayır kötü niyetle yapmamıştır ama ortalığı toplama adına böyle bir yerlere tıkma huyu vardır. Sonra da unutur. Bunu hep ve hala yapar. Neyse, çocukluğuma ait birşey bulmak beni çok mutlu etmişti, ama artık çizgi kahramanlar bana epey uzaktı.

TOM VE JERRY: Yaramaz hayvanlar... Ben hep Tom'a yani bizdeki adı ile Tırmık'a üzülürdüm. O da o kadar hain olmasaymış. Bir de iki fareli bölümler vardı (Bıcırla Gıcır mı ne) onlara da bayılırdım. Babam hain Tırmık olur, biz de annemle yaramaz fareler olurduk. Beni mutlu etmek için ne hallere girerlerdi onlar da:-)

PEMBE PANTER: Aslında 60'lı yıllarda bir filmin (Peter Sellers ve muhteşem film zinciri) müziği için yaratılmış bizim pembe. Ama o kadar sevilmiş ki çizgi film olmuş ve hala seviliyor. Onu unuttuğunuzu hiç sanmam. Zavallı dedektifi çıldırtan, iyimser, saf, biraz meraklı Pembe Panter... Pembe Panter anahtarlığım vardı İngiltere'den gelmiş. Ama ilginç bir şekilde kavuniçiydi! Ama yine de çok severdim. Yine o da saklanmamış fekat annem tarafından atılmıştı. (Bir de atma huyumuz vardır! Bir şeye bir aydan fazla dokunmazsanız o şey atılır. Ne olduğu önemli değildir, bir kot da olabilir, günlüğünüz de, kolyeniz de) Pembe panteri hala izlerim bir kanalda buldukça...

TEMEL REİS: Sevgili Popeye'ım benim... Güçlü erkekim:-) Safinaz gibi çirkin, çöp bacaklı ve aşırı sıska bir kadın için kavga eden iki erkeğin kavgaları ve ıspanağı güç ilacı olarak kullanması ne hoştu... Ispanağa beni özendirdi o çizgi film... Bence çocuklar üzerinde bu açıdan etkiliydi. Yıllar sonra ıspanağın o kadar da yararlı olmadığı haberi Temel Reisin resmi eşliğinde verilmişti gazetelerde. Ama hayırdı, olamazdı... Ispanak faydalıydı... Hala sever, hatta bayılırım. Temel Reis'i de hala izler, hala zevk alırım.

TAŞ DEVRİ: Sanırım cumartesi günleri verirlerdi,nedense hafta içi gibi hiç gelmiyor. Hayatım boyunca hep sevdim bu iki ailenin taş devrindeki hikayesini. Onların oyuncağı andıran ev ve arabaları, eski dönemde bile sahip oldukları konfor ve teknoloji, yedikleri devasa yumurtalar, obur Fredin koca pirzolaları beni çok eğlendirirdi. Sadece kadınlar neden hep aynı kıyafeti giyer, aynı kolyeyi takar onu merak ederdim. Televizyon renklenince bir de ruj renklerinin hep aynı olduğunu gördüm:-) Sonuç olarak onlara bayılırdım. Taa ki çocukları olana kadar. Bambam ile Çakıl... Bence Taşdevrinin bozulmuşluğu o andan itibaren başlar. Hele çok daha sonraları abuk sabuk karakterler ile yeni nesile daha uygun bir hale getirildi. Ne bileyim, tabi yeni nesil bizim gibi barışçı, saf, sakince çocuklar değil ki,onlara herşey ayak uydurmak zorunda... Eski bölümlerini hala severim. Filminde bir tat bulduğumu söyleyemem. Ama karakterler feci oturmuş. Hepsi o kadar benzemiş ki çizgi filmdekilere.

JETGİLLER: Uzayın tatlı ailesi. Ne güzel hayatı kolaylaştıran buluşlar vardı o çizgi filmde. Mesela koca uzay arabası işe gelnce bir çantaya dönüşebiliyordu. Robot hizmetçileri ne tatlıydı... Aslında tipik bir Amerika ailesiydi. Tıpkı Taşdevrindekiler gibi. Severdik...

HEIDI: Heidii... hayyyyyyyyyyydiii... deine welt sind die bergeee
heidiii haydiiii.... Bu şarkıyı hatırlar mısınız? Heidi'nin başlangıç müziği. Sanırım yıl 1976 veya 77. O zamanlar TV beş gibi açılırdı.Kısa bir haber mi olurdu ne. Sonra her gün bir çizgi film olurdu. Benim ennnnn sevdiğim Heidi idi... Onun olduğu saatler nefesler tutulur, başka hiçbir şey ile ilgilenilmezdi. Annem o sıra mutfakta harıl harıl yemek hazırlar ve babamı beklerdi. Babam çizgi filmler biter bitmez gelirdi ve sofraya oturulurdu. Heidi'nin dağdaki hayatını Şehirde Klara ile geçirdiği hayattan çok daha fazla severdim. Dağlardaki yaşam çok sıcak gelirdi bana, çatı katındaki yumuşak yataklı odası, onun yuvarlak penceresi, kuzinede yanan ateş, ayak çıplak koşup oynadığı çimenler, dağlar, kuzular, o şirin dağ evi... ve o ateşte dedesinin hazırladığı kızarmış peyniri üzerine koyduğu köy ekmekleri... O ekmekler ne iştahımı açardı. Arada aklıma gelir o ekmeklerden isterdim, annem meşur elektrikli mini fırınında benzerini yapardı. Onun yediklerinin daha lezzetli olacağını tahmin ederdim... Hep ayak çıplaktı, hiç üşümez mi diye düşünürdüm. Annemin her mevsim evde zorla giydirdiği çorap ve terlikler aklıma gelirdi. Kış oldu mu ayağına birşey geçirir, üstüne bir pelerin alırdı o kadar. Ama ne sağlıklıydı, yanakları kan gibi:-)

Bir de Heidi dergisi çıkmıştı. Her sayısını aldırır, tek bir kelime kalmayacak şekilde hatmederdim. Bademcik ameliyatı olduğumda nedense bir gün hastanede kalmıştım da annemin aldığı yeni Heidi dergisi beni tüm gece oyalamıştı. Eski sayılarını da yanımızda getirmiştik:-)

MARCO: Yine saat 5 çizgi filmlerinden... İtalyan Marco'nun annesini koca ülkede arama hikayesi ve başından geçen ilginç maceralar. Bir de minik maymunu mu vardı ne. Çok olgun ve iyi bir çocuk gibi gelirdi. Hani güvenilecek tiplerden:-)

SİNBAD: O da haftaiçi beşte izlediklerimdendi. Kargasının gıcık sesi, kendinin de şımarık hareketleri nedeniyle o dönem çizgi filmleri arasında en sevmediğimdi. Dolayısı ile onun olduğu günlerin favorim olmadığını anlarsınız... Ama yine de geçen yıl haftasınu sabahları o bölümleri verdiklerinde oturup izlemiş, o günleri yadetmiştim.

ARI MAYA: Ne severdim arıcığı... Biraz saf birşeydi ama hayatı yeni öğrenen bir arı olduğu içindi bu sanırım. Arı Mayayı izlerken büyük dedemin öldüğünü öğrenmiştik, annem ağlamıştı. Çok küçük olmama rağmen bunu hatırlıyor olmam çok ilginç. Sonra cicianneme indirmişlerdi beni, orada izlemeye devam etmiştim. Çocukluk işte... Bu ara hatırlayan var mı? Arı Maya erkek miydi, kız mıydı?

VİKİNGLER: Yine favorilerimden biri. Minik Viking Viki'nin babası ve tayfası ile beraber yaşadıkları. Köyün tüm erkekleri, savaşa, ganimet toplamaya çıkar, anneler ve çocuklar köyde kalır. Peki hap kadar Viki'nin orada işi ne? Ama O olmasa bu bizim şapşal ViKingler hep yenilirlerdi. Neyseki çocuk akıllıydı. Burnunu kaşır, sorunun çözümünü bulurdu. Ayrıca o gerçekte vahşi olan Vikingleri bu kadar sevimli yapıp çocuklara sevdiren ırkı tebrik ediyorum...

KUMKUM: 8 yaşımın yazında yazlıkta sırf bunu izlemek için içeri girerdim. Arkadaşlar toplanıp izlerdik. Ne şişko bir annesi, ama yakışıklı bir babası vardı. Bunlar kızılderili kabilesi miydi neydi... Arkadaşımın annesi ona Kumkum diye seslenirdi, kadın da oradaki anneyi biraz andırırdı. Biz de kıkırdardık hain çocuklar olarak...

ŞEKER KIZ CANDY: Her kız çocuğunun hayali onun gibi şeker bir kız olmaktı. Sarı saçlarıyla ne tatlıydı. Onun izlerken biraz büyümüştüm, 80'lerdeydi sanırım... Aşk maceralarını ilgiyle izlerdik. Candy çıkartmaları, etiketleri vs. alırdık. Bugün şu Barbie çılgınlığı neyse, o zaman da Candy oydu... Ayy ben zaten ne kokoş bir kızdım.

VOLTRON: Voltran, Voltran, Voltran... Eeee sonra ne oluyordu? Ne bileyim garip bir robot oluşuyordu. Off sıkıcıydı, erkeklere göreydi ve zaten ben büyümüştüm. Ortaokulda oldukça iri bir çocuk vardı, takma adı voltrandı ve onu gören Voltran, Voltran, Voltran derdi. Ne geyik... Zaten günümüzün vurdulu kırdılı, vahşi, savaşlı, bana göre anlaşılmaz çizgi film çılgınlığı bu Voltran denilen şey ile başladı! Geçiniz...

UÇAN KAZ MORTON: Orta okulda olmama rağmen izlerdim, çok mu severdim? Hayır. Yine şu kazın sesi beni gıcık ederdi. Yokluktan izliyordum, unutmayın o zamanda tek kanal vardı hala...

Hepsi (Voltran bile) ne tatlı, ne neşeli, ne iyi niyetli, ne barışçıl ve ne kadar sıkmadan ders veren filmlerdi onlar... Şimdi televizyona bakıyorum, bana birşey ifade etmeyen saldırgan ve ürkütücü, hiç birşey vermeyen boş çizgi filmler görüyorum. Oğlum da dahil çocuklar onları seviyor. Bizim o masum çizgifilmleri izleseler sıkılırlar belki... Yurtdışına gittiğimde TV kanallarını gözlemliyorum. Kesinlikle ya bu eski çizgileri veriyorlar hala, ya da benzeri şeyleri. Bizimki tipinde programlar yok... Doğrusu da bu bence. Çocuğa ne verirsen onu alır...

Arkadaşlar ümit ederim sizi, özellikle de benim jenerasyonumdakileri azıcık eskiye götürebildim, hafifçe tebessüm ettirebildim. Unuttuğum varsa lütfen hatırlatın, onu da listeye alayım. Bizden sonraki jenerasyonlar da kendi döneminin unutulmazlarını bildirebilirler. Onları da tanıyalım.

Bu arada, sizin favoriniz hangisiydi?

Oğlum ve Ben:-)


Gördük görmedik demeyiz!!! Blog tarihimde ilk kez oğlum ve benim resmimi yayınlıyorum:-) Ne şiriniz değil mi?

Şaka bir yana hepimiz çocuklarımızla yatarken, onlara sarılırken böyle bir tablo çizmiyor muyuz? Ne tatlılar değil mi?

Allah herkesin yavrusunu ona bağışlasın, Onları bizden ayırmasın, en az şu kedicikleri kadar mutlu olalım:-)

Arkadaşlar bugünlük minicik ama şirin bir post oldu. Ama yarına hepinizin seveceği, bol resimli bir yazı hazırlamayı düşünüyorum. Hepinizi o eski günlere, çocukluğunuza götürecek.

Yavrularınızla ve sevdiklerinizle renkli uykular:-)

Wednesday, October 04, 2006

Saygısızlık Üzerine Küçük Bir Örnek...

Dünkü yazımda ve yorumlarda bazı durumlarda kendimize çok haksızlık yaptığımızı yazmıştım ve yorumlardan da anladığım kadarı ile buna herkes buna katılıyor. Fakat bazı konularda da toplum olarak düzeltmemiz gereken bazı olumsuz davranış şekillerimiz olduğunu düşünüyorum ki eminim çocuğunuz da buna katılacak. Çünkü bu olumsuzluklar hepimizin moralini bozan, iş yerlerimizde motivasyonumuzu düşüren ve yabancıların gözünde de bizi ne yazık ki küçülten özellikler.

Bunlardan biri, beni en çok üzen ve yıldıran: Saygısızlık... İnsanların birbirine karşı tutumları, kaba konuşmalar, karşındakini kıracak davranışlar. Hayır, insan bunca kötü durumun içinde olunca onlara benzemeye başlayabiliyor. Trafikte düzgün giderken yandaki araba seni hiçe sayıp burnunu kırabiliyor mesela, sanki çok yol farkedecek o sıkışıklıkta... Bu durumda benim canım, sakin, melek eşim bile küfredebiliyor. Canını sıkma, geçerse geçsin diyorum ama kaza da olabilir o durumda tabi.

Saygısızlığa bir örneği eşim dün yaşamış. Annemin evini kiraya verdiğini ve bize yakın bir yerden kiraya çıktığını söylemiştim sanırım. Bizim evi kiraya tutan kişi bankacı, üstelik iyi bir pozisyonda çalışıyor. Eşi de öğretmen... Evi tutarken depozitoyu ancak Ekim ayında ödeyebileceklerini, bunun karşılığında senet vereceklerini belirtmişlerdi. Aslında bir çok kişi bunu kabul etmez. Üstelik annem de kiraya geçecek ve o depozitoyu vermek zorunda, o nedenle o paraya ihtiyacı var. Böyle olduğu halde bir şekilde onun depozitosunu biz karşıladık, seneti aldık. Bu arada bizden rica ettiler, seneti başka bir kişiye veya bankaya vermeyin diye, bunu da yapmadık ve yapmayı düşünmüyorduk. Ayrıca evi oranın raicinin 200-300 milyon altına verdik, çünkü annemin biran önce bizim oraya gelmesi gerekiyordu, boş kalmasındansa daha az bir kira almak işimize geldi.

Buraya kadar sorun yok... Eşim dün adama telefon ederek senedi almaya ne zaman geleceğini sormuş, O da siz gelin ben neden geleyim demiş. Orası dediği bize açık trafile 45 dakika, trafikte 2- 3 saat uzaklıkta bir yer! Eşim de bunun mümkün olmadığını, bizim onlar için böyle birşeyi kabul ettiğimizi belirtmiş. Üstelik gidip bankadan da bozdurmuyoruz istediniz diye demiş. Adam uzattıkça uzatmış hem de kendi gelememe nedeni olarak: "Ben çok yorgun oluyorum" demiş. Sanki biz çalışmıyor, yorulmuyoruz. Üstelik eşime sabah sabah sinirimi bozdunuz demiş. Eşim çok efendi bir insandır, bu ana kadar çok sakinmiş ama sonra sinirlenmiş tabi ama yine de getirmezseniz bankaya veya 3. kişiye vermek zorunda kalacağım demiş. Adam başka bir bomba patlatıp"sizin ilk kez eviniz oluyor herhalde" demiş. Ne alakası var, ister 100 evim olur, ister bir... Kabalığa bak! Üstelik bir çok ev sahibi, ev zengini olan ve bunları kiraya vererek servet kazanan insanlar bu tip şeyleri çok daha fazla düşünür ve öyle daha ucuza, depozito almadan kiraya vermez malını. Kiracı olanlar iyi bilir... Afamın konuşma tarzı da çok kabaymış, zaten beni üzen de bu... Yoksa bir ara yol bulunurdu.

Eşim de telefonu kapatıp araya giren emlakçıyı aramış ve bir daha beni aramasın ne derdi varsa sizi arasın demiş. Adamın telefonlarına cevap vermedik, adam da emlakçı ile konuşmuş, emlakçı senedi almaya ve parayı getirmeye gelecek. Bakalım ne zaman...

Acaba abartıyormuyum diyorum ama onun getirmesi gerek, üstelik mazeretleri de komik ve saçma... Bizden bin rica ile senedi kabul etmemizi istedi, üstelik annemin o paraya ihtiyacı da vardı ve halen var. Ne yüzsüzlük! İyi ki annem konuşmadı, çok üzülürdü, hele ilk defa ev sahibi oluyorsunuz herhalde deseydi ona da... Ona konuyu anlatmadık bile.

Sonuçta ev sahibi olmak da zor, kiracı olmak da. Aslında en güzeli sahip olduğun evde oturmak.

Neyse bu olay bu konu ile ilgili miniminnacık bir örnek sadece. Şu an unuttuk bile. Ama yine de örnek olsun diye anlattım size...

Hayattan kendimizi tecrit edemeyiz, kabalıklardan, pisliklerden, kötülüklerden uzak duramayız. Ama bizim de saygılı bir toplum olmamızı istiyorum, aslında bunu hakediyoruz da. Taksiye bindiğimde stres olmamak, trafiğe girmeden evime kavuşmak, müşteri kaprisi çekmemek, kendini beğenerek karşındakinin tüm mutluluğunu alan insanların olmadığı bir iş hayatı yaşamak, ayağını kaydırmaya çalışan insanların olmadığı bir yerde çalışmak, istiyorum. Çocukluğumdaki dünyayı istiyorum... Huzur ve mutluluk istiyorum. Bunu hepimiz, başta yavrularımız için istiyorum.

Herşeye rağmen renkli kalın:-)

Tuesday, October 03, 2006

Kendimize çok da haksızlık yapmayalım!

Bu sabah eşime kahvaltıyı hazırladım, kendim de hazırdım, evin derli topluluğu da fena değildi,sonra bi 15 dakikam var ne güzel diyerekten televizyonu açtım, koltuğa uzandım. Aslında sevdiğim bir sabah programı var, ne tam haber, ne magazin. Buraya kadar güzel... Fakat sinirlerimi zıplatan bir konuşma yaptı ki ben bu konuyu ne zaman duysam çok sıkılırım. Şimdi efendim hani Kurban Bayramı 9 güne tamamlanmak isteniyor ya, turizmciler özellikle bunu istiyormuş ki bu sezonki zararlarını çıkartabilsinler (turizmciler yerli turisti ancak şimdi hatırlarlar zaten, tüm yaz yüzlerine bakmazlar, neredeyse yerli turist gelmesin derler,neyse...)

Sunucunun yorumu şöyle ki çok çok klişe: "Dünyanın en çok tatil yapan ülkesi Türkiyem....., tatili en çok seven millet olarak..... " Ya arkadaşlar şu klişe ve bayat yorumu yapmaktan bıkmadınız mı? Nereden biliyorsunuz dünyanın en çok tatil yapan ülkesi olduğumuzu? Nereden çıkarttınız? İyi ki iki dini bayramımız var. Hıristiyanların Noel tatillerini bilmiyorsunuz sanırım. Yabancı bir şirkette çalıştığım için o dönemlerde ne kadar iş kaybı olduğunu, dolayısı ile bizim de etkilendiğimizi biliyorum. Bunun yanısıra daha dün Almanya'da iki Almanyanın birleşme günü vardı ve tatildi. Şükran gününü, Paskalya tatilini unutmayalım. Bunun dışında böyle tek günlük o kadar tatilleri oluyor ki. İngiltere ve kraliçeye bağlı tüm ülkelerde kraliçenin doğum günü tatildir. Geçenlerde Rusya ile bağlantılı çalışan bir bayimizin söylediğine göre Rusya'da hemşireler günü, kadınlar günü ve daha bir çok gün tatilmiş.

Hadi yine bizim bayram gün sayımız fazla olsun, ki değil, kaç gün izin yaptığınızı bana söyler misiniz? iki hafta dediğimiz şey aslında hafta içi olarak bakılırsa 10 gün. Koca yılda 10 güncük. Ancak o şirkette 5 yıl çalışacaksın da, 3 hafta mı ne olacak... Almanya'da insanlar 1,5 ay tatil yapıyor. Bazı Avrupa şirketlerinde daha fazla...

Peki günde kaç saat çalışıyorsunuz? İşlerin hep omuzunuza yüklenmesi nedeni ile mesaiye kalmak zorunda kalıyor musunuz? Kaç kişi mesai parası alıyor? Bizim şirkette yok mesela. Avrupalılar kadar organize çalışır ki mesaiye kalmak gerekmez bile. Zaten çalışma saatleri dışında bir dakika bulamazsın onları. Evet, doğrusu da bu...

Peki Türkiye'de cumartesi günleri de çalışan bir çok insan var. Avrupa'da neredeyse dükkanlar bile açık değildir cumartesileri (gerçi şimdi biraz açılmaya başlandı sanırım, ama eskiden hiç de öyle değilmiş.)

İnsanlarımız yorgun, insanlarımız İstanbul ve diğer büyük illerde neredeyse şehirlerarası yol yaparak evlerine ulaşıyor, Trafikte strese giriyor, insanlarımız moralsiz. Tatili istemek suç mu sizce? Ayrıca kim tatili sevmez? Tüm dünya halkları sever. Sevmeyen işkoliktir ve işkoliklik bir çeşit hastalıktır.

Bu durumda kim daha çok tatil yapıyormuş sayın sunucu? Biz çok mu tembeliz? Buna inanmıyorum. Zaten daha sonra bununla ilgili de bir yazı yazacağım. Tamam benim de kızdığım konular var. İnsanların birbirine saygı duymaması, temizliğe özen gösterilmemesi, bir türlü organize olamamak, bir türlü grup bilincine sahip olunmaması, zamanında işlerin halledilememesi... Ama sözkonusu konuya katılmıyorum. Bunu empoze etmek çok yanlış.

Bir de neden biz hep: Biz Türkler şöyle milletiz, biz zaten hep şunu yaparız, bir tek biz şunu böyle yaparız gibi cümleler kurarız ki... Tamam bunları tespit etmek güzel, peki ne yapıyoruz bunlardan kurtulmak için? Biz Türkler ne saygısızız diyen eğitimli bir beyefendi bile trafikte canavarlaşabiliyor, küfür ediyor, trafikte önünüze geçiyor. Tatili seven bir millet olmakla kendini suçlayan kişiler en bayılarak tatil yapan kişiler çıkabiliyor mesela...

Bir radyo programı vardı, bir keresinde konu şuydu: "Bizi arayın, ve Yalnız biz Türkler...... yaparız gibi cümleler kurun" O kadar şey çıktı ki. Tamam belki çoğu doğruydu ama beni bu program çok rahatsız etti. Ben de arayıp şöyle haykırmak istedim: Ancak biz Türkler böyle bir konu seçip bu kadar kendi kendimizi aşağılar ve sonuçta da hiçbirşey yapmayız!" Bir Almanın çıkıp ta kendi tipik özellikleri ile dalga geçmesi mümkün değildir mesela. Kendilerinde büyük bir özgüven vardır. Bunu çocuklarına da empoze ederler. Yanlışlarını bile önemsiz olarak kabul edenleri vardır. Çünkü herşey düzeltilebilir diye düşünürler... Ve düzeltirler de...

Lakin biz sadece kendimizle dalga geçeriz. Çocuklarımız da bunu duyar, bunu görür, bunu bilir. Bu hep böyle gidecektir... Sonra çocuklarımız neden kendine güvenmiyor diye sızlanırız.

Bilmiyorum. Çok üzgünüm. Keşke birşeyler yapabilsem. Keşke hepimiz tüm Türkiye olarak bu konulara gülüp dalga geçeceğimize birleşip birşeyler yapsak. Radikal kararlarla bir milat günümüz olabilse. Atatürk perişan bir ortamda, yorgun insanlar ile çok daha zorlarını yapmıştı... Belki başımızda artık O yok ama biz Onun çocukları değil miyiz? Neden olmasın?

Bunu da başardım ya!


Sonunda liklere sevdiğim blogları eklemeyi başardım! Ne var bunda demeyin, alttakileri okuyun:

Arkadaşlar birşey itiraf etmek istiyorum: Ben birazcık teknoloji özürlüyümdür. aslında özürlüydüm demek daha doğru.Ama bu özrüm cep telefonları ve bilgisayar dünyası içerisinde döner durur... Cep telefonunun konuşma, mesaj ve uyandırma fonsiyonları dışında hiçbir yerini kullanmam ve kullanmaya da kalkışmadım. Bilgisayar ise yıllardır hayatımda. Aslında işimle iligili bilgisayar bilgim iyidir ve kullanmam gereken programları iyi kullanırım ama bunun dışında aman şunu kurcalayım, şunu da öğreneyim pek demem. İş başa düşünce herşeyi yaparım diye düşünüyorum:-) Aslında meraklı bir insanımdır, araştırmayı, okumayı, yeni şeyler keşfetmeyi, severim ama nedendir bilinmez bilgisayar dünyasına çok sıcak olduğum söylenemez...

Bu nedenle de blog açma olayına çok soğuk ve mesafeli bakıyor, blogları takip ediyor ama yorum bırakmak için bile ne yapılması gerektiğini araştırmaya çekiniyordum. Hatta bir yıl öncesine kadar blog dünyasının varlığından bile haberdar değildim. Google'den arama yapmayı yıllar önce oğlum öğretmişti ki o yaramaz ta o zaman powerpoint ve hatta biraz benim öğrettiğim autocad çizimi bile biliyordu! Neyse böyle bir ortamda mutlu mesut bloglar arasında dolanırken dedim ki kendime "neden? neden sen de yazmıyorsun? Yazmayı seviyorsun, bunaltıcı iş aralarına biraz renk katabilirsin, istersen yaparsın" dedim. Bir şeye karar vermek o işin yarısını yapmak demekmiş. Ben de işin ikinci yarısından başlayıp blogger nasıl olunur onu araştırdım. Bir şeye karar verince bir şekilde yapanlardanımdır ama bilgisayarda birşeyler kurcalamak ve başarıya ulaşmak benim gibi sabırsız bir insanı yorup sıkabiliyor... Keşke hemen sonuca ulaşılabilse...

Sonuç olarak boş bir vaktimde uğraşıp bloğumu açmayı becerdim. Şimdilik değişik bir şey yapmaya, ne bileyim değişik bir grafik oluşturmak filan, bunlara uzağım ama önemli birşey var ki Linkleri düzenlemek. Bir liste olmasını önemsiyorum aslında, çünkü günlük gezmelerimi daha kolay yapabilir, sevdiğim blogları listeleyebilirim.

Bu iş, yani linlerde sevdiğim blogları oluşturmak çok kolay olmadı. Yaa arkadaşlar ben mi çok beceriksizim, herkes biraz zorlanır mı bu işte. Yani epey bir zaman harcadım anlayana kadar. Hadi onu anladık, listelemek daha zor ve uzun. Hala ekleyeceğim bloglar var ama bugünlük bu kadar sanırım.

Yani diyeceğim şu ki, dünün teknoloji özürlü kadını ben bile bu işi becerdim ya, artık herkes herşeyi yapar:-)

Renkli linkler (pardon günler:-))

Monday, October 02, 2006

Kızınızın Çeyizi Hazır mı?

Ben kendimi bildim bileli bir çeyiz bohçam oldu. Evet, şu yandaki gibi cicili bicili güzel bir sandığım olmadı, ama annem kocaman gömme dolabının üst kısmında süslü bohçalar içerisinde çeyizlerimi saklardı. Bu bohça sayısı gün geçtikçe arttı ve o dolaba bile sığamaz oldu. Sıra benim dolaplarıma, hatta salondaki büfeye geldi. Neyse erken sayılacak bir yaşta evlendim de annem o yükten çabuk kurtuldu:-)

Annem ben daha bebekken ilk olarak bir "don" atmış bohçaya:-) Yanlış okumadınız bir kilot. Efendim adet böyleymiş, ilk bir don alınırmış ki çeyiz donansın... O kilodun (afedersiniz ikide bir bu kelimeyi söylüyorum ama annemin çeyize verdiği önemin mahiyetini daha iyi anlatmam için uzun hikayenin başından başlamam lazım) kerametinden midir, annemin hamaratlığı ve alışveriş düşkünlüğünden midir nedir çeyizim gayet iyi idi. Efendim yine o kelimeyi kullanacağım özür dilerim, o kilodu hiç unutmuyorum: 70'li yılların zevkini yansıtan kırmızı çiçekli birşeydi... Yani çocukken bile ona bakar, ya ben bunu giymem diye düşünürdüm. Ama biliyor musunuz evlendikten sonra giydim... Belki de bunun bir anı, üstelik gülümsetici bir anı olduğunu bildiğim için...

Çocukken annem evde olmadığı zamanlar dolaptan bohçaları çıkarıp her bir parçayı incelerdim. Ne rengarenkti o bohçalar... Özenle yapılmış danteller, iç çamaşırları, ipek gecelikler (ki annem diker ve dantellerle, fiyonlar ile süslerdi), kenarı oyalı yemeni ve tülbentler (ki onları sonradan bir ara antika bir mangal içerisine koyup kullanmıştım dekorasyon adına),masa örtüleri, dışarıdan ekstra becerikli kadınlara yaptırılmış özel yatak veya masa işleri ve daha neler neler renkli şık keseler içerisindeki kokular eşiliğinde saklanırdı. Bunlara bakar, bazen de eve gelen arkadaşlarımla dağıtır, sonra da sözde toplardık. Her seferinde bohçaların açıldığı annem tarafından anlaşılırdı. Nasıl anlar bilemezdim, sonra anladım tabi. Annem öyle düzgün, öyle özenli koyar ve sarardı ki bohçaya... Kendileri de işli ve süslü bohçalar nazar boncuklu çengelli iğnelerle düzgünce kapatılırdı. Ben kimbilir nasıl tıkıştırırdım onları... Hala da hiç bohça yapamam, kapatamam, valizi bile düzgün hazırlayamam. Annemden bu tip bir yetenek ve sabır geçmemiş bana!

Bir de bohçaya konmayanlar vardı. Mesela müstakbel eşin bornozu! Annem sanırım kısa bir adamla evleneceğimi düşünmüş ve güdük gibi bir bornoz almış. Bunu ona düşündürüen sanırım şu oldu: Şimdi efendim annem uzun boylu değildir, hatta kısadır (kusura bakma anneciğim)... Babam ise uzun incedir ama herhalde "bu kız da benim gibi kısa olur, Onu alacak adam da uzun olmaz ya" diye düşündü (Allaha şükür ki düşündüğü gibi kısa boylu bir kızı olmadım:))

Bir de tabak çanak meselesi var: Annem benim hatırlayabileceğim ama çok da büyük olmayan bir yaşımda yine 70'lerin zevkini taşıyan bir tabak takımı almıştı. Bu tabak takımının 12'şerli parçalardan oluştuğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Valla ben evlenince saydım sırf düz ve çukur tabağı 36'şar kişilikti. Bunu anneme söyleyince 12 kişilik aldığını iddia etti, ancak ona gösterince ikna oldu. Ben 12 kişilik kısmını anneme verdim. Hayır 36 kişi yemeğe gelse zaten ben kendimde olamayacağım için o kadar tabağın olması çok önem taşımaz değil mi? Hala o tabakları arada bir kullanırım. Aslında beyaz ağırlıklı klasik de sayılabilecek bir takım ama ben renkli şeyler seviyorum. Yani baktığımda bembeyaz, belki yanları altın yaldızlı porselenler çok güzel, çok zarif ama ben sevdiklerimi rengarenk bir sofrada ağırlamayı daha çok severim. Ama daha resmi misafirler için ciddi takımlarımı çıkartırım...

Sonra gelelim tencere setime: Hiç unutmuyorum, o gün annemin günü vardı. O sıra bu çelik tencereler yeni yeni popülerleşiyordu ve dolayısı ile pazarlamacılar ev ev gezip tanıtım yapıyorlardı. O gün böyle tipler geldi annemin gününe. Kadınlar da epey meraklılardı bu işe. Biz çocuklar bile odalarımızdan çıkmış adamın şovunu izliyorduk. Adamlar ciddi ciddi yemek de yaptılar, hiç unutmam köfte- pilav, pişerken üstte buğulanmış sebzeler filan. Bu set de ben diyim 50, siz deyin 100 parçaydı!Şaka bir yana rendeden reçel kazanına, metal tuzluklardan, cezvesine herşey ve boy boy tencereler vardı. Yalnız annem bu takımı bana yar etmedi. Kendisine en ideal 2 boyu, abime müstakbel gelin için birkaç boyunu verdi. Bana kalakala en büyük ve en küçük ikişer boy ve gereksiz alet edevatlar kaldı... (Tamam anneciğim kızma, gayet işime yaradı onlar)

Bir de büfesinde sakladığı bordo ve çok modern, pop tarzı likör bardakları (ki onları çok severim), kesme ve kristal bilumum oymalı kakmalı su, çay, viski, şarap vs bardakları vardı. Jumbo çatal bıçak setini de unutmayalım ki çeyizimin içinde en hayat kurtarıcı onlar oldular.

Genç kızlığımda pek bu çeyiz olayı ile ilgilenmedim ama annem inatla beni kolumdan sürükler, alışveriş yapardı. Hayır beni niye götürürdü bilmem, çünkü sonunda kendi beğendiğini alırdı:-) Aslında ben de zamanla konu ile ilgilenmeye ve fikir beyan etmeye başladım. Sonuçta onları ben kullanacaktım değil mi?

Şaka bir yana anneciğime verdiği emekler nedeni ile teşekkür ederim. O bunları severek yaptı, eşyaları severek aldı, bir görev gözü ile değil kızına bir sevgi işareti olarak o çeyizi hazırladı. Onu çok seviyorum ve teşekkür ediyorum. Ayrıca sırf annemin değil, teyzemin (dantelleri, mutfak önlükleri, tutmaçları), anneannemin (örgü şalları), babaannemin (antikaları), annemin Amerikalı arkadaşının (cici tabaklar,pankek tenceresi ve wok tenceresi) ve bazı dost ve akrabaların hatıraları da vardır çeyizimde. Aralarında kıyamadığım, bu nedenle hiç kullanmadığım o kadar çok parça var ki... Belki bir kızım olursa ona veririm, ya da gelinime:-)

Ayrıca ben de oğluma çeyiz hazırlayacağım, artık erkek anneleri de bir şeyler yapıyormuş duyduğuma göre. Ama ben gelinle çıkarım alışverişe, sonuçta onların zevki kimbilir nasıl olacak değil mi?

Çeyiz olayı belki eski görkemini yitirdi, en azından büyük şehirlerde, modern hayatlarımızda. Ama bence yine de devam ettirilmesi gereken güzel bir gelenek... En azından yavrularımıza sevgi ile hazırlanmış veya alınmış bir iki parça bırakmak güzel olmaz mı?

Renkli günler:-)