Thursday, November 30, 2006

Birşeyler yapabilir miyiz?

Gün (www.askbocugumveben.blogspot.com) bloğunda çok güzel bir yazı yazmış ve web sitesi adresini verdiği ankete katılınmasını istemiş. Yazısını aynen burada kullanmak istiyorum ve ankete katılalım istiyorum. Umarım faydası olur... Buradan basıp girebilmenizi isterdim ama bunu beceremedim. Günün sitesinden girebilirsiniz.

"Arena'da çocuk istismarı konusunda görüşlerini bildirdiğinde dikkatimi çekmişti İzmir milletvekilimiz Sayın Canan Arıtman, hatta nasıl destek olsak, ne yapsak diye de düşünmüştüm ki, bugün aldığım bir maille bize de düşen bir görev olduğunu farkettim.

''İzmir Milletvekili Dr. Canan Arıtman'ın, Bebek tecavüzcülerinin ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmasını öngören yasa teklifinin bir an önce Meclis gündemine alınarak yasalaştırılmasını talep ediyoruz.'' diyor sayfada . Desteğimizle yasa tasarısı daha çabuk görüşülebilir.

http://www.tbmm.info/cananaritman bu adrese girip anketi herkesin oylamasını rica ediyorum hatta en büyük ricam bu anketi hepiniz birer post yazarak duyurmanız, azımsanamayacak bir kitle var hepimizi takip eden."

Wednesday, November 29, 2006

Kendilerini tortellini sanan piruhi ve mantıcıklar

İlk olarak güzel bir haber vereyim. Dün tüm moralsizliğimle spora gittik. Ben aygın baygın yürüyüş bandında bir yerlere varamadan yürürken eşim tartıldı ve kilo verdiğini söyledi. Neyse, diğer hareketler iyiydi, özellikle ağırlık çalıştım ve bunu seviyorum, zaman geçti. Sonra içimdeki şeytan yine beni dürttü ve tartılmaya karar verdim. İşte iyi haber: Toplam 4 kilo 200 gram vermiş bulunmaktayım. Yihuuuu! Oysa biliyorsunuz ve aşağıda da anlatacağım haftasonu ve hatta pazartesi epey yedim. Bu bünye biraz tuhaf galiba. Kuğunun söylediği gibi arada yemek yemek şok etkisi yaratıyor sanırım. Sonra da rejime devam edince sanki yeniden rejime başlamış gibi kilo veriliyormudur nedir? İlginç ama bir mutlu oldum, eski rejim motivasyonuma kavuşTum.

Gelelim bu günkü postuma: Arkadaşlar, cuma ve cumartesi bütün gün evdeydim ya kendimi yemek yapmaya verdim. Cumartesi gecesi yaptığım tatlıları yazmıştım. Yemek yapmaya bazen çok üşenirim, ama genelde bana terapi gibi gelir. Özellikle hamurişleri ile uğraşmak hoşuma gider. Cumartesi yapınca yiyeceğimi bildiğim hamurişi yapmaya kalktım. Size tariflerini vereyim bari, aç aç resimlerini görmek bile hoşuma gidiyor:

Piruhi- Tortellini karışımı bir yemek:

Annem arada bildiğimiz mantıyı biraz daha büyük karelere keser, içine peynir koyar, üçgen kapar ve haşlar. Üzerine sadece eritilmiş tereyağ dökülür ve afiyetle yenir. Mantıya nazaran daha az tercih etsem de değişiklik adına arada yapılan hoş bir yemektir. Adının Piruhi olduğunu söyler. Bunun ıspanakla yapılanı da vardır.

Cumartesi mantıya nazaran daha kolay olduğu için piruhi yapayım dedim. Üstelik mantı çok yiyeceğim, azla tatmin olmayacağım bir yemek, piruhi ise benim için yemeklere ek olarak az miktarda yani tadımlık yenilebilecek bir çeşit. Yalnız piruhiyi biraz değişik yapmak istedim, şöyle ki, tortellinin biçimi hoşuma gider ve çok severim. Hamuru daha yumurtalı ve sert olduğu için içine su dolmaz oysaki annemin piruhisinde biraz şişme oluyordu.

Şöyle yaptım efendim:

- 2 bardak un
- 2 yumurta
- çok az su, hamur sert olmalı.
- Tuz tabi, unutmayın

İçi:
İçi iki çeşit yaptım. Aslında sadece peynirli yapacaktım ama eşim kıymalı da yap dedi, kıyamadım

- Yağsız sert, böreklik peynir
- Maydonoz

- Kıyma
- Soğan
- Tuz
- Karabiber

Sosu:

- 5 domates,
- maydonoz
- 3-4 diş veya zevkinize göre sarımsak
- Az zeytinyağı
- 1- 2 kesme şeker
- Acı pul biber
- İncecik kesilmiş yeşil biber
- karabiber
- kekik
- tuz

Yapılışı basit bana gööre, hamur yourulur. Dediğim gibi sert olursa daha iyi. Aşırı sert de değil ama. Şu kulak memesi kıvamı var ya, biraz daha sertçe. Hamur üç parçaya ayrılır, nemli bez konur. Kahve yapılır, mutfağınızda yer varsa, dışarı bakarak keyifle içilir. Sonra içler hazırlanır. Maydonozu mümkün olduğunca incecik doğrayın. Peynir ile neredeyse hamur gibi birleşsin.

Dinlenmiş pazılarınızın ilkini 1 mm kalınlıkta açın. Düzgün açılıp açılmaması hiç önemli değil, kendinizi kasmayın. Çay bardağı ile yuvarlak kesikler oluşturun. Herbirine içleri bir miktar koyun. Yarım ay kapatın, ama sıkıca kapatılmalı. Hiç boşluk olmamalı yoksa içlere su girip şişiyor ve tadı hoş olmuyor. Hepsi bu şekilde oluşunca her yarın daireyi iki ucundan resimde görüldüğü gibi birleştirin. Şapkacılar oluşacaktır, zaten bildiğim kadarı ile tortellini şapka demek.

Sonra bunları kaynar tuzlu suda haşladım. Çok yumuşamasın ama dişe de çok gelmesin. Damak zevkinize güvenin ve ona göre yapın işte. Ben iki değişik iç olmasına rağmen karışık pişirdim, ayrı ayrı değil.

BU şapkalar pişerken sosunu hazırlamış olun. Şöyle: Domatesler rendelenir, sarımsak rendelenir, zeytinyağı da katılarak karıştırılır ve pişirilmeye başlanır. Pişmeye yakın tuz, baharatlar, şeker ve en sonunda maydonoz incecik kesilmiş olarak katılır. Suyunu çekince alınır. Şeker kullanılmalı, çünkü sosun içindeki domatesin asitini almalı. Her türlü makarna sosunda bu tarifi kullanıyorum. Taze fesleğen de varsa süper olur:-)

Pişen ve iyice ama çok iyice süzülen piruhileri sosa atıp azıcık pişirin, şöyle bir dakikacık.

Sonra afiyetle yiyip miğdeyi büyütün. Yedim, pişman değilim:-)

Tortellini aslında kremalı ve permesan peyniri ile nefis oluyor. Bunu yapmayı şu an için düşünmüyorum ama tarifini veririrm başka bir postta...









Mantı:


Bu yemeği iki pazıdan yaptım ve eşimle paylaştık. Kalan son pazıyı da oğluma mantı yaptım çünkü bayılır. Normalde mantı hamuru için yumurta çok oldu ve sert geldi. Ayrıca her zaman çok daha ince açardım bu biraz kalın oldu. Belki inanmayacaksınız ama biraz daha küçük de yaparım. Ama tadı fena değildi. O tabaktakini oğlum tam bitirmedi, kalan iki kaşık mantı gece yarısı tarafımdan temizlendi:-)

Mantı aslında bizim aile ve tüm konu komşu, tanıdık tarafından sevilen ve sık yapılan bir yiyecekti ben çocukken. Toplaşılır ve el birliği ile kilolarca mantı yapılırdı. Annemin misafirler için yaptığı özel yemeklerdendi. Aslında bir gün önce elbirliği ile yapıldığı ve tatlı dışında başka çeşit gerektirmediği için daha kolay bile sayılabilirdi. Ben sanırım kendimi bildim bileli mantı yapımına yardımcı olurdum. İlk kıymaları hamurlara koymakla başladım. Birkaç yıl içinde kaç pazı yapılırsa yapılsın eldeki kıymayı ne artacak ne de eksik kalacak şekilde paylaştıracak beceriye erişmiştim. Sonra mantı kapatmasında da görev aldım:-) En sonunda evlendikten sonra tek başıma yapmaya başladım. Annem daha büyük yaptığı için bana yardım etmeyi pek sevmez, bana kızar bunlar ne hap kadar diye. Eeee görünüm de cici omalı değil mi?





Valla arkadaşlar, yine de mantıyı tercih ediyorum ama yapımı daha çabuk ve değişik bir yemek isterseniz tortellini de diyebilirsiniz, piruhi de yapın derim.

Renkli yemekler...

Tuesday, November 28, 2006

Rejim, spor, öööölleeee geçen günler....

Bugünlerde diyetimle ilgili pek yazmadığımın farkındayım. Bunun nedeni rejim konusunda çok tatsız olmam. Yoo rejimi bırakmış filan değilim, ama dedim ya tatsızım, hem de çok. Haftasonundan bahsedeyim. Cuma evdeydim ve çok iyi rejim yaptım. Cumartesine gelince akşam üzerine kadar herşey iyiydi. O saatte acıkan eşim ve oğluma güzel mamalar yapınca ben de biraz yedim onlardan. Ama yine de tam anlamı ile rejim bozulmuş sayılmazdı, az yedim. Akşam ise oğluma pudingli pasta yapayım dedim. Hani ben tatlı sevemem ya, riski yok diye düşündüm. Biküvili pastalardan hoşlanmadığını söyleyen eşim için de irmik helvası yaptım ama ne yapış! Yani ben irmik helvasını hiç sevemem. Hatta vasiyetim vardır ölünce irmik değil un helvası yapıla diye. Bunu annem söylediğim zaman bana çok kızar:-) Neyse o nedenle irmik helvasını ilk yapışım! Bir iki tarifi mantığıma göre birleştirip annemi de arayıp tiyoları aldıktan sonra işe koyuldum. Eşim ve oğlum da deney yapan birini izler gibi başımda... Koca evde 2 m2 ye sığışmış durumdayız. Tam irmiği atacağım elektrikler kesildi! Evde 3 fener var, ikisinin pilleri yok. Bir tane 1950 lerden kalma asker feneri var, antika aslında. Eşimin babasının... O çalışıyor ama sadece kendini aydınlatıyor. Eşim pil almaya yollanırken oğlum fener ve mumları tutuyor tencerenin içine doğru. Hayır, irmiğin rengi kaçmamalı ama nasıl, bişi görmüyorum ki. Neyse irmiği kavurdum, demlenmeye bıraktım, mutfağı temizledim, hep karanlıkta oluyor bunlar... Tam tüm işim bitti, havluyu yerine bıraktım, ışık geldi, aynı anda eşim geldi:-)

Neyse irmik fena olmamıştı, eşim yeni. Soğuyan pastayı oğlum lüpletti. Sonra benim içime bir şeytan düştü. Aklım dolaptaki pastadaydı. Valla dayanamadım, bir dilim, ardından bir dilim daha yedim. Oğluma yaptığım mantıdan arta kalanlar orada durmaktaydı, içimdeki şeytan onu da ye, onu da ye diye bağırmaktaydı, onu da kıramadım. Göbek şiş uyudum:-( Pazar gününü hiç anlatmayaım isterseniz, hayal gücünüze bırakıyorum.

İçimden hiç rejim yapmak gelmiyor. Motivasyonsuzluğum geçen yazdığım bir postta bahsettiğim gibi değil. Hani orada kilo vermem durdu diye sızlanmıştım. Şimdi ise bunu önemsemiyorum bile. Bu aslında çok tehlikeli bir nokta. Öbür türlü hırslanıyorsun hiç olmazsa. Hafta başı yine başladım ama eski hız ve istekte olmadığım gibi oğlumun pastasından bir dilim yemek suretiyle ne kadar zayıf ve iradesiz olduğumu da gösterdim.

Spor başka bir olay. Geçen haftadan beri gitmiyoruz. Eşimle ben hadi yarın gideriz diye erteliyoruz. Bende tuhaf bir psikoloji var. Eğer rejimi bozduysam sporu da yapmak içimden gelmiyor. Zati fitnesse gıcık oluyorum. Bir yere varamayacaksam yürümenin, koşmanın ne anlamı var ki? Açık havada yürümeyi, hedefe varmayı, tenisi, rekabeti özledim. Spor salonları, fitness beni mutsuz ediyor. Canım sıkılıyor.

Anlayacağınız arkadaşlar rejim konusunda sıkkınım. Gerçi iki gündür fena ilerlemiyorum yani bozmuş değilim ama ne zaman ne yapacağım da çok belli değil. Şeytan diyo, git birbuçuk iskender ye. Ya da bir vejeteryan pizza. Şaka yapıyorum şaka:-) O kadar kötü değilim, en azından sabah sabah...

Renkli günler:-)

Mobilyalar, ve dekorasyonu, tarzlar, renkler ve zevkler....

Sevgili Arkadaşlarım,

Benim oğlum ne şanslı ki yaşgününde annesinin bir dolu arkadaşı ona iyi dileklerde bulundu, içten sevgilerini gönderdi. Onun ve kendim adına gönderdiğiniz yorumlara, iyi dileklerinize teşekkür ediyorum. Benim için dilediğiniz herşeyi sizin için de diliyorum ve şu an çocuğu olmayan arkadaşlarımın istedikleri anda bu duyguyu yaşamalarını diliyorum.

Dün akşam yaşgününü kutladık oğluşun. Hediyelerini sevdi sanırım. Hediyelerinden biri bilgisayar sandalyesi idi. Odasının ağırlıklı rengi olan lacivert ile uyumlu tatlı bir koyu mavi renginde aldım. Bu çok lacivert olmasından da kurtardı odayı sanırım. Bunu almak için mobilyacılar sitesine (Avrupa yakasında)gittik. Büro mobilyacıları ve genç odacılara baktık. İlginç ki, bir şey alacağınız zaman çok gezmek kesinlikle önemli. Bir şeyi beğenip hemen alıp gitmemek lazım. Aslında ilk girdiğimiz yerde tamam bu uygun diyebileceğim bir sandalye buldum. Ama eşim sağolsun biraz bakalım dedi. Her gittiğimiz dükkanda daha iyisi ve daha ucuzu ile karşılaştık. En sonunda dizayn olarak en çok beğendiğim ve üstüne üstlük daha kalitelisini ilk gördüğümüzün 40 YTL altına alabildik. Adamlar toptan çalıştıkları için daha uygundu aslında. Rengi de en hoş olanı oydu.

Bir mobilyacı sitesine girmek aslında tehlikelidir. En azından benim için. Belki 100 dükkandan onuna girdik ama ne hoş mobilyalar gördük. Eşim de mobilya konusunda çok zevklidir. O nedenle nerede hoş ve değişik dizayn varsa onu bulmayı başardık. Bir mağaza tadilata girecekmiş, maliyetine satışları varmış. Tüm tasarımları klasik, tamamen oymalı kakmalı. Bir bakalım dedik. Şimdi efendim bizim ev modern sayılır ama ultra modern, yani sıkıcı ve tekdüze evlerden değil. Keza o tip evlerden nefret ederim. Hani tamamen beyaz mekanlar beni boğar, sıkar ve hatta başımı döndürüp nefesimi keser (kötü anlamda) Öyle hastane hijyeninde bir yerde bayılabileceğimi bildiğimden şu ünlü Su Otelinin onca şöhretine rağmen görmeye bile gidemedim. Yani güzel olabilir ama benim stilim değil bu mekanlar. Konuyu uzatmayayım. Benim evimin tasarımı şu konsept üzerinedir: Ana bir üçlü koltuk. Modern ama yumuşak olmalı. Geniş, rahat olmalı. Güzel yastıklar ile zenginleştirilmeli ama modern anlamda. Bu koltuk ile aynı renkte olmayan ama uyumlu iki tekli koltuk. Zaten iki tip parçanın rengi tüm renk kombinasyonunu belirler. Tekli koltuklar biraz dizayn parçalar olmalı. Kaliteli ve hoş bir berjer olabilir ve bunlardan apayrı ama uyumu bozmayan kahverengi deri bir koltuk ortama ağırlık da katabilir. Halı abstrak formlarda desenler ile ilgi çekici olmalı. Lambalar kesinlikle ilgi çekici olmalı. İnsanlar karakterlerine göre ya o lambalardan hiçbirşey anlamayıp nefret etmeli, ya da bayılmalı. Bize gelen misafirlerin tepkileri genelde olumlu oluyor:-) Ama bazıların fazla modern ve değişik geldiği kesin. Büfe pek sevdiğim bir parça değildir ama yıllar sonra ihtiyaç duyup almış ve içini ilginç bardaklar, Babanemden kalma antika parçalar, likör, viski, şarap, şampanya takımları ile süslemiştim. Aksesuarlar, süs eşyaları önemlidir benim için. Takım kavramını hiç sevmem, ama tüm parçalar birbiri ile uyumlu olmalıdır. Bir hikayesi olan parçaları severim. Mesela babamızın 1950'li yıllarda Almanyadan aldığı porselen, nefis figürleri olan ağzı kapaklı bira bardakları, yine o yıllardan kalma bir venüs heykelciği, 1960 lı yıllarda annemin babam ile severek aldığı çini vazo, babamın ahşaptan oyduğu heykeller, vazolar, Japon konsolosluğundan verilen bir japon yelpazesi, ailemin güzel fotografları, arkadaşımın aldığı minik heykelcikler, eşimle severek aldığımız Afrikalı ve Japon kadın figürleri hep anısı olan, hikayesi olan parçalardır. Japon motiflerine de bayılırım ve yatak odamızı bu konsept üzerine oturtmuştuk ki bu ayrı bir konu aslında. Sonuç olarak diyebilirim ki salonum modernizm ve klasizmin karışımı sayılabilir. Modern ana mobilyalar klasik parçalar ile bütünleşmiş durumda ve kesinlikle üç- dört rengin ağırlıklı kullanıldı bir mekan...

Neyse, bunları neden mi anlatıyorum? Sanırım artık biraz klasikleşmek istiyorum. Uzun zamandır eğer mobilyalarımı değiştirirsem klasiğe kayacağımı söylüyordum. Pazar günü gezdiğimiz o mağaza kesin kararımı vermemi sağladı.. Bir takım özellikle hoşumuza gitti. Pufuduk pufuduk, koltuklar, deri katkılı şahane berjerler, taşlar ile bezeli değişik, tip tip yastıklar, ne hoş, ne kokoştu... Bir ara eşim kesin alacak gibi geldi. Parasını sormayın, maliyeti buysa karlı satışı nedir! Zor çıktık mağazadan.

Sonra da düşündük, sadece oturma gurubunu değiştirmek yetmez: yemek takımı, halılar, lambalar, aplikler, aksesuarlar, incik boncuklar da bu konsepte göre kesin değişmeli. Bu da ne maliyet demek... Nesye biraz daha idare etmeli. Hala evimi ve mobilyalarımı çok seviyorum:-) Ama insan tarzını kolay kolay değiştirebilir mi? Ben neden kolay değiştirebiliyorum. Nefret ettiğim bir şeyi sonradan çok beğenebiliyorum. Buna yaşlanmak mı deniyor yoksa?

Sevgiler...

Sunday, November 26, 2006

İYİ Kİ DOĞDUM MİNİK BEBEĞİM...



Tam on yıl önce bugündü... Ameliyattan çıkıp da kendime gelmeye başladığımda hala ameliyathanedeydim. Onun nasıl olduğunu sormak istiyor ama beceremiyordum, ağızımdan tek kelime dökülemiyordu. Odadakiler o kadar ilgisiz konular ile ilgili konuşuyorlardı ki! Neden onun iyi olup olmadığını söylemiyordu kimse? Neden benimle ilgilenmiyorlardı? Onlara o kadar kızmıştım ki! Narkozcum -ki benim ameliyata girerken başımda dua okuyarak bana moral verdiği ve ağlamamı kestiği için aslında ona minnettar olmalıydım- yanıma geldiğinde konuşabildim ama onun nasıl olduğunu sormak yerine demin onunla, nasıl olduğu ile ilgili değil de çok başka konularda diğer doktorlar ile kaynattığı için "ben sizinle konuşumuyorum" demiştim!(Ben hatırlamıyorum, sonradan kendi takıldı bana bu konu ile ilgili) Koridorda beni odama götürürlerken biraz daha kendime gelmiş ve çenem açılmıştı. Yolda kimi bulsam elinden tutup O nasıl? diye soruyordum ama cevap alamıyordum. Büyük ihtimal kimi sorduğumdan habersiz insanlara rastgeliyordum. En sonunda teyzemi buldum ve yardımıma koştu, O çok iyi, çok sağlıklı dedi...

Ağrım vardı, ancak annem elimi sıkı sıkı tutarken ağrım hafifliyordu ama çok umurumda değildi, O iyiydi ya! Biran önce getirselerdi ne olurdu? Birazdan bir cosku sesi doldu odaya, Onu getirmişlerdi. Odadaki herkes başına toplaşmış Onun ne kadar güzel olduğunu, kime benzediğini filan konuşuyordu. Onu insan kalabalığı arasından görmeye çalışıyordum ama görüşüm de çok düzelmemişti, hani filmlerde olur ya çift görüyordum:-) Arada pembe beyaz bir kafa görüyordum ama yanıma getirsinler istiyordum. Akrabaların beni düşündüğü yoktu, annemin bile! En sonunda hayırsever bir hemşire onu insan kalabalığından çekip aldı ve benim kollarıma bıraktı. Aman Allahım, bu minik şey hayatımda gördüğüm en güzel, en tatlı, en harika kokan bebekti ve O BENİMDİ! Benim bebeğimdi. O anı tarif etmek imkansız, edebiyatta üst noktaya gelmiş bir yazar bile bu anı tarif edemez. Çünkü o an sadece hissedilir. Onu temizlemişler, çok güzel giydirip süslemişler ve bebek kolonyası ile inanılmaz çekici bir kokuya boğmuşlar. Ne kadar güzel cildi var... O minik yanağına bir öpücük kondurdum. Ne güzel kokuyordu bebek bebek... Burnu minicik ve kalkıktı, elleri miniminnacıktı, cildi pembe beyazdı, gözler bebek mavisi, saçlar, daha doğrusu incecik tüyler sapsarıydı. Yanımda çok tutmadılar hain ve katı hemşireler, aldılar yanımdan, bir daha öp oğlunu dedi bir tanesi, yine öptüm ve yanımda olmadığı her an o öpücüğü ve onu hayal ettim.

Canım oğlum 11 yaşına giriyor. Koca adam oldu maşallah. Allah Onu benden ayırmasın... Onu çok seviyorum. O büyüdükçe, kişiliği geliştikçe, O beni, ben Onu tanıdıkça birbirimizi daha çok sevdik. Sadece ana oğul değil, iki iyi arkadaş da olduk.

İyi ki doğdum meleğim. Nice nice sağlıklı ve mutlu yıllar diliyorum sana. Sen hep benim minicik bebeğim olacaksın canım oğlum. DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN...

Friday, November 24, 2006

Çorba!

Bugün evimdeyim arkadaşlarım:-) İşlerinde olanlar çatlasın patlasın:-) Şaka bir yana iki hafta iznim kaldı ama işlerin stresinden bir hafta almak mümkün değil. Ben de cuma günü iznimi kullanıp ev kadınlığı yapıyorum. Bir blogger arkadaşım ki kusura bakmasın kim hatırlayamıyorum, evde izinli olduğu zamanlarda evcilik oyunu oynuyorum demişti. Cidden oyun gibi:-) Biliyorum ki bugün rahat durmayacağım ve ev temizliği ile uğraşacağım. Sabah okula götürdüm oğlumu. Öğretmenimizin öğretmenler gününü kutladık, kpı önünde epey bir kaynattık hocamızla:-) Çok tatlı ve içten bir bayan, gitmeme memnun oldu. Benden başka bir veli ortada yoktu, zaten ne zaman gitsem kimsa yok. Neyse, eve döndüm bir nescafe içtim, sabah yemek saatini izledim aç bi aç:-( En azından gözüm doydu. Şimdi şu Ahu Tuğbalı, Safiyeli, Sedalı programlar başladı, ben de postumu yazayım dedim.

Madem bugün ev hanımıyım, biraz yemek tarifi vereyim. Yemek bloggerleri o kadar becerikli ki, o kadar başarılılar ki. Ben burada o nedenle işte çok olağanüstü tarif filan vermeyeceğim. Daha çok anılarla karışık sevdiğim tatları tanıtacağım. Belki arada sırada bunu yapmak değişiklik olur ne dersiniz? Bu arada en beğendiğim yemek blogları Portakal Ağacı, Damak Tadı Gülcüğüm, Tarçının mutfağı (ilk okuduğum bloggerdir kendisi), Pastacı ve bizim pastane, düdük makarnası, gelincik ve daha birçokları... Çok başarılılar.

Bugün iki çorba tarifi var:-( Neden çorba diyeceksiniz... Çorba benim için çok önemli bir gıdadır. Özellikle kışın sıcak bir çorbaya kim hayır diyebilir ki? Beyaz peynirli bir tarhana, kaşar serpilmiş bir domates çorbası, süzme mercimek, anneciğimin spesiyali düğün çorbası ve diğerleri... Çocukken çorbayı çok da sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Yani illa olmalı demezdim. Oysa annem hemen hemen tüm akşam öğününde çorbayı getirirdi sofraya...

Yemek davetlerinde döktüren annemin ilk yemeği mutlaka özel bir çorba olurdu. Yazın sofralarımızda bile bulunurdu çorba. Belki bir tek annem içerdi ama o çorbanın sofrada olması başlı başına bir evcimenlikti...

Dışarıda yemek yediğim zaman da ilk çorba içmek isterim. Özellikle de mercimek çorbası. Hımmm... Bir gün Almanya'da Arjantin restoranına gitmiştik ki benim gibi et sevmeyen birini bile o koca etleri ile baştan çıkarmış bir yerdir orası... Neyse, menüde özel Arjantin çorbası yazıyordu. İlginç olabilirdi ve sipariş ettik. Gele gele bizim et sote çıktı, azıcık daha sulusu ama kesinlikle bildik çorba kıvamında değil. Et sote ile aram çok kötüdür, belki annem çocukken çok yemeye zorladığı için ama orada ayıp olmasın diye yemiştim, pardon içmiştim.

Almanyada brokoli çorbasını çok güzel yaparlar, eşimin favori gıdasıdır o. Bir gün deneyeceğim evde de ama tariflerinizi bekliyorum:-)

Çok uzattım, altı üstü iki çorba tarif edeceğim


ANNİŞKOMUN YEŞİL MERCİMEKLİ, HAMURLU ÇORBASI:

1 büyük su bardağı mercimek (akşamdan ıslatılacak tabi)
3 diş büyükçe sarımsak (olmazsa olmaz)
yarım limon suyu
1 çorba kaşığı nane
zeytinyağ (formunuza göre...)
5-6 bardak su

Veee, 1 yumurta, 1 çay bardağı su, tuz, bir yumurtadan hazırlanacak hamurdan kare kare kesilmiş hamurcuklar...

Mercimeği zaten akşamdan ıslatmıştık ama bir de 3 beş dakika kaynatacağız(suyunu süzüp yeni su koyarak tabi) Tekrar suyu süzelim. 5-6 bardak suyu koyalım, mercimekler iyice pişsin, tuzunu atalım, yağı koyalım, karıştırarak hamuru ilave edelim. Hamurlar pişince dövülmüş sarımsakları, limon suyunu ve naneyi ekleyelim, bir iki taşım denilen biçimde kaynatalım.

Ben bayılıyorum, öneririm. Annem bazen buna bildiğimiz mantıcıkları atar. Yani hamura kıymayı koyup üçgen biçiminde kapatır ve içine atar. O da nefis olur. Annemin bir arkadaşının oğlu vardı. O kadar mızmız bir erkek çocuğuydu ki! Her yemeği seçerdi. Mercimek yemezdi, bu çorbanın mantılarını bitirir, diğer taraflarına el sürmezdi...

Bu çorbayı annem yaptığında başka hiçbir yemek yemezdim. Kendi başına yemek sayılır. Ahhh şimdi zayıf olmak vardı ya. Resimdeki çorbayı Ramazanda yapıp lüpletmiştik efendim.


HAMURLU, MİNİK KÖFTELİ YOĞURT ÇORBASI:

Bu çorbayı hepiniz bilirsiniz. Çok severim, bayılırım. Bu da kesme hamurlu veya erişteli yapılıyor.

Köfte için:
150-160 gram kadar kıyma
yarım soğan rende
maydonoz
tuz karabiber

4 bardak kadar su
1 su bardağı kadar hamur 8üzeri unlu olsun, bu çorbaya kıvam veriyor.)
1 kase yoğurt
1 yumurta
3 diş dövülmüş sarımsak (olmazsa hiiçççç olmaz)
Pul biber ve nane
Tereyağ (formunuza göre zeytinyağ ama bence diyette değilseniz tereyağlı yapın, diyetteyseniz zati hiç yapmayın)


Köfteyi yuğurun ve mini mini toplar haline getirin. Birazcık sıvıyağda kızartın. Su kaynatın ve hamurları atın, yumuşayıncaya kadar pişirin. Ayrı bir yerde yoğurt, yumurta ve sarımsağı karıştırın. Sıcak sudan biraz içine karıştırıp alıştıra alıştıra çorbaya ilave edin. Bir taşım kaynatın. Tuz atmayı unutmayın benim gibi. Üzerine ya nane- yağ ya da pul bibr yağ yapın, diğer malzemeyi üzerine dökün. Yani renk renk olsun işte üstte... Ve en önemlisi: Afiyetle yiyin.

Bu iki çorba da misafirlerinize gönül rahatlığı ile yapacağınız ve sunabileceğiniz çorbalar. Annemin düğün çorbası kadar olmasa güzel lezzetler. Onu da tarif ederim ileride.

Arkadaşlar bu yazıya sabah başladım saat ikiye geliyor. Bağrış çağrış, curcuna programlar bitti sanırım. Arada annem geldi, kahve keyfi yaptık. Gülcüğüm anneme seni anlattım, seni çok seviyor dedim. O da sana selamlarını iletti. Kahve falımız çok ilginçti, keşke bir yorumlayan olsaydı. O arada süpürge yaptım, pırasa koydum. Resimleri buraya çok zor aldım, kafasına göre bazen alıyor, bazen almıyor gıcık şey.

Yemekler pişince annemle biraz dışarı çıkacağız, bir cafe- pastane açılmış burada. Bir çay içeriz. Merak etmeyin bişi yemem. Bu arada zil çaldı, komşum kahveye çağırdı, oraya geçeceğiz. Ev kadını olmak zor valla, blog filan yazılmıyor. İşimizin kıymetini bilelim arkadaşlar.

Öpüyorum, kendinizi renklendirin haftasonunda biraz:-)

Wednesday, November 22, 2006

Hediye, diyet, koşturma,stres, hayat...

Arkadaşlarım yardımlarınız için çok teşekkür ederim. Hepimizin ortak kararı asla altın alınmamalı oldu sanırım. Tüm veliler de bu şeklide düşünmeli aslında. Hediye çeki ve cumhuriyet altını gibi hediyeler verilmesine karşıyız! Aman yanlış anlaşılmasın ben hediye alınmasına hiç karşı değilim, hatta alınmalı, insanlar sevdiklerinin özel günlerinde hediye almıyor mu? Öğretmenler de yavrularımızın sevdikleri kişiler. Para toplanması aslında en iyisi ve bir ev eşyası almak iyi. Aslında altın bir takı da olabilir. Çalıştığım bir işyerinde yaşgünlerinde para toplanır ve hediye alınırdı. Bana altın bir yüzük almışlardı mesela. Hiç alınmadım, öğretmenler de buna alınmamalı.

Neyse sonunda ne aldın diyeceksiniz: Dün aslında çılgın bir iş günüydü. Tamamen stres içindeydim. İş yaptığımız yok, sadece sorunları çözmeye çalışıyoruz. Bu stresli halde işten çıkıp Galleria'ya gittim ve eşimle buluştuk. Önce karınları doyurduk ki ben ızgara köfte yemek durumunda kaldım. Zaten fast food sevmem ve mızmızım mekan konusunda biliyorsunuz, o nedenle tek amacımız karın doyurmaktı. Yemek bitince eşimin sigarasının bile bitmesini bekleyemeden kalkalım diye tutturdum. Oğlum gibi:-) Neyse gezdik tozduk, aslında Paşabahçeden çok güzel bir iki parça beğendim. Tabi kendim için de çok şey beğendim ama her beğendiğim şey 300 YTL üzeri! Yahu şöyle makul birşey beğen! Yok! Tabi almadım kendime birşey. Sonra epey bir gezdik, çanta cüzdan filan da baktık ama karar vermek ne zor. YKM sağolsun çeşit çok... En sonunda Hisarın standına gidip kendimi kaybettim. Çatal bıçak setleri ne güzeldi. Öğretmeni unutup takımlara daldım. Fiyatlar uçmuş. Sağolsun anneciğim çeyizimde çatal bıçak setimi almıştı, o günü hiç unutmam elimden tutup beni sürüklemiş ve setleri inceletip seçtirmişti. O zaman modern bir takım seçmiştim ama Hisar döktürmüş valla. Bir Türk firması olduğu için gurur duydum. . Ama bizim Hisarın da altta kalır yanı yok. Türk markalarını destekleyin derim ben. Bu arada Jumbo Türk mü? Neyse, Hisarda güzel parçalar var, bir gün ziyaret edin derim. Öğretmenimize şık ve orjinal bir büyük salata kasesi aldım. Cam kap metal bir yatağa oturuyor. Kulpları kahverengi deri. Yanında bir sosluk yeri var.Bu sosluğun metal küçük bir kaşığı var ve iki tane salata koymak için metal kaşıkları var. Güzel bir dizayn bence. Hani insan (daha doğrusu kadın)o parayı kendi için vermez ama hediye gelse mutlu olur. Keşke bana da öyle bir hediye gelse:-) Umarım beğenir. Koca bir paket oldu ama! Ben de cuma okula gideceğim anlaşılan. Hem de konuşmuş olurum.

Bu arada rejim devam ediyor. İnsan diyetteyken kendi metabolizmasını tanıyor ne ilginç değil mi? Mesela geçen hafta kilo vermediğim gibi azıcık almıştım. Miğde sorunum da bu kilo duruşuna neden oluyordu. Sindirim sistemimi çalıştırabilmek için sabahları artık aç karnına meyve yiyorum. Özellikle de muz işe yarıyor. Evet kalorisi yüksek ama kahvaltı yerine geçebiliyor ve öğleye kadar tok tutuyor. İkinci bir öğrendiğim şey de eğer öğlen evdeki yemekleri işe getirip yiyorsam bu bana çok ağır geliyor. Bu nedenle öğlenleri daha az ve hafif yiyorum. Ton balığı, salata, meyve çok daha hafif oluyor ve öğlen zaten çalıştığım ve yoğun olduğum için açlık çekmiyorum ve psikolojik olarak birşeyler yemeyi aramıyorum. Benim için en önemli öğün akşam yemeği. Önemi aslında psikolojik! Yani çok hafif yersem kesinlikle aklım mutfakta kalıyor ve birşeyler atıştırmak istiyorum. Bazen gözüm dönüp kalorili şeylere saldırabiliyorum ve aynı zamanda kendimi çok mutsuz hissediyorum. O nedenle akşam yemeklerini normal, sağlıklı bir insan ne kadar yerse o kadar yiyorum. Yani tıka basa değil ama doyacak kadar yiyorum ve gece aklıma yemek gelmiyor. Bu şekilde bünyeye uyunca da kilo veriliyor. Haaa bu arada akşam çok saldırmamak için saat 4 de bir dilim çavdar ekmeği, peynir ve domates yiyorum. Bu hem tok tutuyor hem de kahvaltı öğünüm oluyor, peynir gıdamı alıyorum.

İşte böyle böyle ben bünyeme, bünyem bana uyuyor. Yine inatlaşacağız elbet, ama şimdilik durum bu:-)

Kilo vermeye çalışan arkadaşlar asla hayal kırıklığı yaşayıp yelkenleri suya indirmeyin, savaşın. Gerekirse kendi bünyenizle:-)

Renkli kalın:-)

Tuesday, November 21, 2006

Öğretmenler günü hediyesi

Sevgili arkadaşlarım, öncelikle size güzel bir haber vereyim. Bir süre tartılmayacağım diyordum ama dün spor salonunda yine dayanamadım ve tartıldım. Geçen perşembe gününden beri 800 gram vermiş bulunmaktayım. Yani kilo vermeye tekrar döndüm çok şükür. Bu durumda yaklaşık 3.60 kg vermiş oluyorum. O nedenle çok mutluyum.

Bugün sizden bir yardım isteyeceğim. Özellikle öğretmen ve veli arkadaşlarımdan. Biliyorsunuz cuma günü öğretmenler günü. Oğlum "anne öğretnmenime hediye aldın mı " diye sorunca ayıldım. Hayır, almamıştım. Eski okulda bu işi sağolsun çok iyi çalışan ve benim de arkadaşlarım olan sınıf anneleri yapıyorlardı. Bizden para toplayıp öğretmene güzel bir hediye alınıyordu. Biz de ayrı ayrı ne alacağız diye düşünmüyorduk.

Şimdiki sınıf annesini sadece toplantıda gördüm ve bir daha ne adı geçti, ne de gördüm. Hiçbir veliyi tanımıyorum. Aslına bakarsanız hiçbir veli birbirini tanımıyor. Ben böyle sınıf görmedim. Herhalde son sene olmasının da payı var.

Neyse, şimdi ben ne hediye alayım? Öğretmenimiz bayan. Eşimin işyerinde bir arkadaşı herkesin yarım altın aldığını söylemiş. Bu bana hoş bir davranış gibi gelmiyor nedense. Ha parayı eline vermişsin, ha altın almışsın. Ama herkes böyle yapıyorsa ben de salak durumuna düşmeyeyim.

Arkadaşlar ne olur yardım edin. Ne alalım öğretmene? Değeri ne olmalı. Ya bizim zamanımızda çiçek filan alırdık ne güzel. Ne oluyor yahu? Hayır alalım almasına da bu altın filan işleri bana biraz ters geliyor. Ya öğretmene de ters gelirse. Aslında aynı değerde başka bir hediye daha hoş olmaz mı? Ne bileyim...

Yardımlarınızı bekliyorum arkadaşlar...

Monday, November 20, 2006

Kendinizi nasıl mekanlarda huzurlu hissedersiniz?

Üniversite yıllarımda dışarıda vakit geçirmeyi daha çok severdim sanki. Dersler olsun olmasın tüm günü okulda arkadaşlarla geçirir, proje teslimi veya sınav dönemi değilse dışarıda birşeyer yer ve eve dönerdik. Belki gençlik, belki dönülecek olan evin aslında ne kadar ailemize ait olsa da tamamen bizim olmayışından dolayı, belki değişiklik isteğinden dışarıda yemek güzel gelirdi. Genelde çok lüks yerlere değil, gençlerin ve öğrencilerin gittiği yerleri tercih ederdik. Bazen de toplaşır ve harçlıklarımıza kıyıp güzel yerlere giderdik.

Yaşlandıkça evimde oturmayı daha çok sever oldum. Diyebilirim ki ev kuşu oldum. Ailemle kendi damak tadımıza uygun yemekler yemeyi daha çok seviyorum. Tabi arada dışarıya da gidiyoruz. Ama ben mekan konusunda biraz pirpiriğimdir. Bir kere dekorasyon çok önemlidir. Daha çok ahşap ağırlıklı, sıcak mekanlar beni çeker. Bir de ışık mutlaka sarı olmalı ve biraz loş olmalı. Beyaz floresan ışığı olan mekana beni zor sokarsınız. Beyaz ışık aşırı derecede asabımı bozar. Hele evlerde floresan yakanlara çok kızarım. Belki daha önce anlatmıştım, öğrenciyken bir akşam annemle evde sıkılıp bir akrabamıza gitmiştik. Akrabalarımız sanata epey düşkün, entellektüel bir aile. Biz gittiğimizde Ulisin gözyaşları diye bir film izliyorlardı (Ad yanlış olabilir) Ne Ulis ne de gözyaşı olan bu f,lmi biz de izlemeye başladık ama öyle yavaş ilerleyen, o kadar sanat kaygısı ile yapılmış bir film ki! Bana biraz fenalık bastı tabi. Sanatı ben de severim ama bu kadarı fazlaydı, ne o öyle hiç bişi anlamadım. Neyse konumuza dönelim. Aslında filmi izlemez, çocukları ile ilgilenir veya kütüphanelerini karıştırıp güzel bir kitap bulabilirdim. Ama evde floresan lamba vardı ve ruhum o kadar karardı ki içimden bağırmamak için zor tuttum. Bir de o gün comaydı, yani en sevdiğim gün, ertesi gün okul yok:-) Amma velakin ortam en mutlu insanı bile bunalıma sürükleyecek kadar kasvetliydi.

Konuyu saptırmamayım, diyeceğim o ki beyaz ışık yok. Aşırı modern, eşyaların az ve sadec olduğu, ortada boşlukların fazla olduğu mekanlar da beni iter. Modernizm iyi hoş ama yemek yerken iştahımı kapatıyor. Metalik-cam karışımlı bir mekan da istemem. Malzeme ahşap tahta gibi doğal olmalı. Koltuk ve sandalyeler kumaşlı ve rahat olmalı. Masa örtüleri mümkünse bembeyaz olmamalı, öyle hastane hijyeninde olmasın yani, amerikan servisler fena olmayabilir. Tabak çatalların çok sadece olmasını sevmem biraz oymalı kakmalı olabilir. Lüks düşkünü olduğumdan değil valla ama şık olmalı.

Fazla gürültü olmamalı ama çok sessiz olup da insanı germemeli! Mum ışığı isterim, mümkünse çiçek olsun. Eşim özel bir günde dışarıya gidersek çiçek de aldırır ve masaya getirtir. Masa cıvıl cıvıl olur:-)

Mekan ne kadar benim sevdiğim gibi olursa olsun yemekler iyi değilse benim için bir anlam ifade etmez. Bir kere et dışı yiyecek alternatifi olmalı. Canım makarna türü bir şeyler isteyebileceği durumlarda İtalyan restoranına gidilmeli ama bir İtalyan restoranında tortellini bulamazsam sinir oluyorum ve bir daha oraya gitme olasılığım azalıyor.

Garsonlar yalakalığa varmayacak bir şekilde davranmalı. İçten ve güleryüzlü olmalı. Lanet bir tipse tepki veririm. Eşim gittiği tüm mekanlarda garsonundan sahibine herkese çok içten davranır, o nedenle sevip gitiğimiz tüm restoranlarda herkes bizi tanır ve sever sanırım. Ama bir gıcıklıkla karşılaşırsak beter gıcık oluruz karı koca... Sonuçta biz de burada yoğun çalışıyoruz ama sıkıldık veya yorulduk diye bir müşteriye surat asamayız değil mi?Herkes işini iyi ve saygı ile yapmalı diye düşünüyorum.

Porsiyonlar minicik olamamalı. Hani koskoca bir tabağa iki kaşık yemek konulur ve bunun karşılığında bir servet istenirse bozulurum ve bir daha asla oraya gitmem. Verdiğim paranın karşılığını almalıyım.Görüntüsü de önemli tabağın tabi...

Yani anlayacağınız, ben dışarı çıkmak isteyeceğim de, tüm bu şartlarda bir yer bulacağım da, yemekten memnun kalacağım. Bunu becerebildiğim yerler var tabi. Çok sevdiğim mekandaki bir bozulma ise benim oraya bir daha gitmeme kararı almama neden olabilir. Bu belki acımasızca ama ne yapayım ben böyleyim:-)



Fast food sevmediğimi söylememe gerek var mı? Yıllarca oğlum yüzünden Mc Donals'a gitmişliğim çoktur ama bundan çok zevk aldığımı söyleyemeyeceğim.

Bu nasıl kıl bir tip dememişsinizdir umarım arkadaşlar. Ev ortamlarını daha çok seviyorum anlayacağınız... Sonuç olarak, sanırım kendimi evimde gibi hissettiğim yerleri seviyorum. Peki siz nasıl mekanları seversiniz? Nelere dikkat edersiniz, sizi o yerden neler soğutur?

Bu arada bloğumda tuhaf şeyler olutyor. Resmim gitmiş, neo counter total ziyaretçi sayısı tablosu kaybolmuş. Bir kere daha olmuştu ve ben baştan başlatmıştım ama bu şekilde hep sıfırdan başlıyor ve bir arpa boyu yol ilerleyemiyor:-) Bu konu ile ilgili bilgisi olan var mı?

Haftasonunun ardından rejime devam:-)

Önceki postuma yorum yazarak bana yardımcı olan arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Haftasonunu kazasız belasız geçirdim sayılır:-) Cuma günü annemle konuşup cumartesi davetinde yapacağı yemekler üzerinde bir anlaşmaya varabildik. Izgara köfte, pilav ve patates salatası yapmayı kabul etti. Normalde bizim sevdiğimiz kızartmalar, börekler ve başka nefis tatlar yapardı ama bizim için nispeten daha hafif yemekler yaptı sağolsun. Yalnız tatlı konusunda anlaşamadık. Benim niyetim tatlıyı bizim götürmemizdi. Böylece sevmediğim bir tatlı alabilecek ve yemiyecektim. Ama annem tatlıyı kendi yapma konusunda taviz vermiyordu. Üstelik seçtiği tatlı benim hayır diyemeyeceğim un helvasıydı ki bayılırım. Çocukken gece yarıları anneme un helvası diye tutturup kadıncağıza yaptırmışlığım vardır. İki annem de un helvası konusunda ustadır. İşte bu kötüydü ve irademi sınamanın zamanı gelmişti.

Cumartesi günü 3 gibi yola koyulduk. Köprü kalabalıktır diye düşünüp sahile yöneldik ve arabalı vapur ile karşıya geçmeye karar verdik. Hayatımızın yanlışını yapmışız. Bakırköyden itibaren bir trafik, bir trafik. O neydi yaaa. Bir de vapur sırasında bekledik. Orada ailecek bekleşirken kırlangıçların showunu izledik. Hiç rastladınız mı bilmem, kırlangıçlar gruplar halinde uçuşuyorlar, bazen birbirlerine iyice sokulup kara bir daire oluşturuyorlar, bazen biraz uzaklaşıyorlar, sonra 3 grup birleşip showa devam ediyor. O sıkıcı kuyrukta bu keyif bizi kendimize getirdi. Biraz da kuyruğun arkasını kaçırdığını iddia edip aralara girmeye çalışan arabalar ile bağrıştık ve onları araya sokturmadık:-) İşte öyle böyle zaman geçti. Vapurda araba içerisinde araba dışında birşey görmeden giderken hava da kararmaktaydı. Eşim uyuyor, daha doğrusu uyumaya çalışıyordu. Çünkü sıkıntıdan oğlumla benim çenemiz düşmüştü. Hatta konuşmalarımız artık sarhoş konuşması gibi anlamsızcaydı. Sıkıntı insanı sarhoş mu ediyor nedir. Bi uyutmadınız dedi bize sonunda, zaten amacımız da onu uyandırmaktı:-) Valla eve vardığımızda saat 6 ya geliyordu!

Annemlerde keyifli bir akşam geçirdik. Yemek listesine fava da eklenmişti, biraz yediğimi itiraf ediyorum. Evet pilav ve patates salatası da yedim. Veee bir un helvası da götürdüm. Ama normlade 4 tane yerdim sanırım. Başıma gelecekleri bildiğimden gündüz sadece meyve yemiştim. Yemekte kayınbiraderim (eşimin kardeşine kayınbirader mi denir, bu konuda cahalım da) ve oğlu da vardı. Çocuklar olunca sofra daha da şenleniyor değil mi?

Pazar günüm yemek yaparak ve oğlumun dersleri ile ilgilenerek geçti. Siz ne yaptınız? Güzel vakit geçirdiniz mi?

Rejime tam hız devam. Moral bozmadım, hafta sonu aklıma bile gelmedim kilomun durması. Bunun normal olduğunu biliyorum. Olumsuzluklar beni yıldırmaz, tersine daha itici bir güç olur. O nedenle bu beni daha da hırslandırdı. Ayrıca bir müddet tartılmamaya karar verdim.

Renkli haftalar:-)

Thursday, November 16, 2006

Farkederek diyet!

Hani "Farketmeden Diyet" diye bir program ve o programı sunan kişi tarafından bizzat hazırlanmış aynı isimli bir kitap da var. Aç kalmadan, herşeyden yiyor içiyorsunuz, sağlıklı sağlıklı ve farketmeden kilo veriyorsunuz. Lay lay lommmmm.... Ne güzel!!!

Valla ben FARKEDEREK DİYET yapıyorum, tamamen farkediyorum. Her dakika, her saniye diyet yaptığımın farkındayım. Sözde ben de sıkı bir rejim yapmıyorum, herşeyden yiyorum ama AÇIMMMMM... Gözlerimin önünde ıspanaklı börekler, mantılar, zeytinyağlı yaprak dolmaları (ya da sarmaları ne ise...), hamsili pilavlar, peynirli poğaçalar geçip duruyor, yakalasam yiyeceğim. Öğünlerim mutsuz geçiyor, sanki çok sevdiğim oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibiyim. Hayatımda bir boşluk var gibi. Yemek yapmaya da hevesli değilim, güzel şeyler yapıp yediremedikten ve yiyemedikten sonra...

Üstelik kilo vermem de durdu. Geçen pazardan beri kilo vermemişim. İlk başta çok moralim bozuldu ama beş gündür miğdemle ilgili bir sorunum var. Bu sorun çok yemeden sonra az yeme sürecine alışamamış bünyemin bana her rejimimde oynadığı bir oyun. Acaba Aktivia (öyle mi yazılır) yemeye mi başlasam. Karnım şiş durumda!

Sonuç olarak o kadar aç kal, spor yap, üstüne üstlük bir de bütün bunları "farket ", kilo vereme. Daha önce rejim yapan arkadaşlar bunları yaşadı mı? Nasıl çözdüler?

Sanmayın ki pes ettim. Hayırrrr! Ben birşeye karar verirsem yapmadan bırakmam. Bu da böyle olacak. Eminim kilo vermeye tekrar başlayacağım. Bu öğlen sadece lifli gıdalar, meyve, kıvırcık salata filan yemeye karar verdim. Öğle yemeklerini bu şekilde devam ettireceğim. Hem daha az kalorili, hem de miğde sorunumu belki ortadan kaldırır.

Haftasonu sevgili annemiz ve babamızı ziyarete gideceğiz. Eşimin annesine kayınvalidem demek istemiyorum, çünkü gerçek bir anne gibi davranıyor ve Onu seviyorum. Allah bozmasın. Babam zaten dünya tatlısı... O nedenle anne dediğim zaman bu iki annem de olabilir:-) Annem nefis yemek yapar. Biz geleceğiz diye de döktürür. Birazdan arayıp yalvaracağım, azcık yemek yap, uğraşma diye. Hani sebze filan... Kızartma ve börek yaparsa asla dayanamam... Beni zorlu bir sınav bekliyor anlayacağınız.

Haftasonu neler yapacaksınız? Ne gibi programlarınız var? Hava iyi olacak gibi, güzel birşeyler yapmalı:-)

Öpüyorum sizi, pazartesi görüşürüz.

Wednesday, November 15, 2006

Üsküdar'a Gider İken Aldı da Bir Yağmuurrrr....

Ceyda bir postunda "okulda yaptığınız ilk gösteri"yi anımsıyor musunuz diye sormuştu. Bu tam bana göre bir soruydu, anımsadıklarımı uzun uzun yazmak durumunda kalmıştım siz de tahmin edersiniz:-) Aslında kısacık bir özetti benim için fakat o kısacık dediğim yazı bile blog sahibine yorum olaraktan biraz uzundu. Ceydaya bu bir postluk yazı aslında, kullanabilir miyim diye sordum, O da izin verdi. Teşekkür Ceydacığım.

Şimdi efendim ilkokul birinci sınıftaydım. Canım öğretmenim Fehime hanımı buradan anıyorum, Kimbilir neredesin, neler yapıyorsun öğretmenim:-) O yıllarda devlet okulları da ront, tören, oyun, gösteri, özel gün eğlencesi, piyes gibi organizasyonlara önem verir ve her sene gerçekleştirilmesini sağlardı. Öğretmenler de bu sosyal aktiviteye katılımı önemser ve sınıfları için yılda en az bir gösteri düzenlerlerdi. Benim annem de okulun bu tip gösterilere en çok önem veren öğretmenlerindendi. Giysiler, şapkalar, dekor için o kadar uğraşırdı ki! Kendi sınıfı için kendi elleriyle yaptığı güller ile bezeli rengarenk şapkaları hatırlıyrum... Bizim öğretmenimiz de severdi sevmesine de daha çok velileri çalıştırırdı. Annem de bu çalışmalarda aktif rol alan velilerdendi kuşkusuz. Zaten hep bilinen, sınıfa en çok uğrayan belli anneler ve sınıf anneleri vardı ve görünmeyen anneler sadece gösteriye izleyici olarak gelmek dışında birşey yapmazdı...

İlkokulda, minimini birlerken yaptığımız gösteri aynı zamanda anneler gününü kutlamak için de hazırlanmıştı. Sanırım o güne de denk getirilmişti... Ben her türlü okul aktivitesinde yer almayı seven, girişken ve her konuda yetenekli ! bir çocuk olduğum için pek çok oyunda görev alabildiğim gibi açılış konuşmasını da yapmıştım. Bu konuşma annemin hazırlayıp elime verdiği, anne ile ilgili bir yazı idi. Anneciğim, canım benim şeklinde cicili bir yazıydı anlayacağınız. Uzun beyaz bir tuvalet ile sunmuştum hiç unutmam...

Yine beyaz tuvaletimle katıldığım bir başka aktivite de ki o oyunda herkes beyaz giymişti, dans gösterisi idi. Cengiz diye bir çocukla eşleşmiştim:-)Ama müzik nasıldı, nasıl dans ettik bilemem.

Bir de dört mevsim diye bir oyun vardı. Dörder kişilik gruplar kendi mevsimlerini anımsatan kıyafetler giyiyorlar, neden o mevsimi ve renklerini sevdiklerini anlatıyorlar. Mesela bahar yeşil renk, kış beyaz renk, sonbahar sarı yaz neydi unuttum. En popüler mevsim yazdı tabi. Ben orada bayrak grubundaydım, ne alaka demeyin en son grup bayrak grubuydu, ben en çok bayrağımı seviyorum o nedenle kırmızı giyiyorum diye çıkıp oynamıştık. O kıyafetimi hiç unutamam! Kırmızı, kat kat etekli bir elbiseydi o... Sonradan da sık sık giydim, hatta kısaldıkça en üstteki kat alta eklendi, uzatıldı, en sonunda ben onu değil ama o beni bıraktı, kat kalmadı ve ya attık, ya da diğer şık kıyafetlerim gibi birilerinin çocuklarına verildi. Bari onu saklasaydın be anneciğim?

Başka bir bölümde dans yarışması yapıldı. Şöyle oluyordu bu efendim: Ortaya çiftlerden bir eksik sandalye konur, müzikle dönülür, müzik bitince sandalyeye oturamayan çift atılır. Kim kazandı sizce? Tabiki arkadaşınız Renk:-) Kavalyem Ömerdi. Çilli Ömer! Ne cingöz çocuktu Allahım, o cingözlükle kazandık. Arada benim kucağıma da oturdu tabi ama sonuçta kazanıp kitap hediyesini aldık. Hediyeyi veren büyüğümüz sınıfın bilinen seimalarından Ömerin annesiydi:-)

Benim en sevdiğim o güne ait gösteri ise "Üsküdar'a giderken aldı da bir yağmur" şovuydu:-) Sizce kim oynadı? Tabiki de ben:-) Şirin, tombik Cem ile... Çocuk nedense kızlar arasında paylaşılamayan, sınıfın popülerleri bir öğrenciydi. Annesi annemin en çok görüştüğü veliydi. Onlara sık sık giderdik, kız oyunlarından da anlardı, hiç öyle erkek oyunu oynayalım diye tutturmazdı. Neden o kadar popülerdi bilmem, şişkoluk o yaşlarda şirinlik sebebi mi oluyor, biz mi o yıllarda çok şapşaldık bilemiyorum. Yıllar sonra üniversite hazırlık kursunda aynı sınıfa düştük. Boyu hala benden kısa ve hala tombikti, ama iyi bir çocuktu... Yıllar öncenin ortak paylaşımı, oyunlarımız haricinde tek bir ortak noktamız olmadığı için birbirimizle fazla ilgilenmemiştik. Sadede geliyorum: Oyunu bilirsiniz. Eski Osmanlı- İstanbul bayanı ve erkeği Üsküdar'da karşılaşırlar, birbirine tutulurlar, kız mendil atar, bu kalbim senin demektir ve mutlu son. Neyse efendim bizi attılar sahneye, o bir yerden, ben bir yerden çıktık. Benim kıyafetim şu: Kırmızı kadife, önü altın yaldızlı iplikle işli şık ve uzun bir elbise, kırmızı ve harika desenli bir tül başıma atılmış ve süslü iğne ile yandan tutturulmuş (ağız da tül ile kapalı), elde altın yaldızlı miniminnacık, üstten büzülerek kapanan payetli bir çanta, yine elde çok şık tül bir mendil, yine elde şık bir yelpaze, üzeri tavuskuşu desenli, yine elde kırmızı, uçları dantelli küçük bir şemsiye, omuza dayanmış, açılmış duruyor. Yani anlayacağınız elim kolum dolu! Çantayı tutsam yelpaze kapanıyor, mendili tutsam şemsiye düşüyor. Cem'e de takmışlar bıyık, başına fes onu gördükçe gülesim geliyor. Zaten herkes gülüyor bize, Cem de onlara sinirleniyor ne gülüyorlar diye. Cem hariç hepimiz gülüyoruz. Aslında o anda çekilen resimlerde ben gülmekle ağlamak arası bir ifadeye sahibim, neyse ki ağızım tül ile kapanmış. Cem kızıyor, Doğru ya ciddi ciddi oynuyoruz burada, hiç mi görmediler eski Türk insanlarını:-) Neyse mendilimi düşürdüm kazasız belasız. Cem yerden aldı, kokladı, sonra kolkola girdik. Çocuk bir de benden 5 santim kısa. Çok uyumlu bir çift oluşturduk, kahkahalar yükseldi, o saate kadar şiirden, şarkıdan, danstan bayılmış veliler uyandı, kendine geldi... Haaa bir de yüzümde bir ton makyaj var ve bu konuda çok mutluyum. Annemin kırmızı rujunu sürmüşüm kolay mı? Milleti mutlu edip kulise geldik neyse, elimdekileri attım. Sahne arkasında bir veli ordusu diğer gösteriye hazırlamak için bizi bekliyor! İki gün sonra bize aynı kıyafetleri giydirdiler, makyajı yaptılar fotograf çektirmeye stüdyoya götürdüler. Ben ne poz vermişim ööööllleeee! Büyümüş de küçülmüş bir afet! Zavallı Cem ise saf saf, çocuk çocuk bakıyor!

O gün çok güzeldi. Bir de topluca katıldığımız korolar vardı. Ben bir çok gösteriye katılmış şanslı gruptandım. Sanırım annesi aktif öğrenciler şanslı oluyordu bu konuda. Annem hırslı zaten, her şeye gireyim istiyor. Bir halk oyunlarını sevmezdim, ona katılmadım. Bir de bale gösterisine, bale kıyafetim yok diye. O biraz içimde ukte oldu!

O sıralar yaşadığımız şehrin gazetesi bir köşe yapmıştı resimlerimizden ve ilgili yazılardan oluşan. Benim tek yaptığım konuşma ve bir iki resmim de vardı. Uzun süre sakladık o gazeteyi, ama bir şeyi saklama özürlü annem tarafından atıldı bir gün habersizce...

Okulumuzun çok güzel bir tiyatro salonu vardı, tüm bu gösteriler orada olurdu. Soyunma odalarının, sahnenin o kokusu hala burnumda. Şimdi oğluma bakıyorum, bir tek birinci sınıfta bir restoranın küçücük orta yerinde yaptıkları gösteri dışında hiçbişey yok. Ama anaokulunda yaparlardı... Eskisi gibi önem verilmiyor mu ne? Okulları yaparken böyle bir salon düşünülmüyor mu? Çocuklara bu tip aktiviteleri özendirmek lazım diye düşünüyorum. Ama şimdiki çocuklar (en azından devlet okullarında) sadece çalışıyorlar, çalışıyorlar, tekrar çalışıyorlar...

İşte böyle... Sonraki hemen her sene bu tip gösteriler yaptık ama en çok bu ilk gösterimizi, o çocuksu komiklikleri hatırlarım:-)

Bu arada bu akşam spora gidince tekrar tartılacağım. Annemin tartısına göre-ki artık o bizim tartımız, yeni tartı almaya niyetimizin olmadığını gören annem bize getirmiş- her gün 100 gram kadar veriyorum ki bence bu iyi sayılır. Ayda 3 kilo verebilmeyi hedefliyorum. Hafta başından beri yediğim içtiğimiz yarın yazarım... Ama dün biraz karbonhidrat aldığımı itiraf etmeliyim! Rejim başladığından beri ilk kez pilav yedim ki pilav benim en hayati gıdamdır, bayılırım. hem de3 servis kaşığı, 1 kaşık kurufasulye ile. Yine de masadan doymuş kalkmadım! Çok nefisti, pişman değilim:-)

Renkli günler:-)

Tuesday, November 14, 2006

Sadece bir yarışma mı?

Eşimle sabah sabah işe gelirken bloğum hakkında konuştuk. Bu sıralar işi o kadar yoğun ki bloğumu okumuyordu uzun süredir. Dün yine yoğun bir koşturmanın arasında bilgisayar karşısında evden getirdiği zeytinyağlı pırasayı (o da hafiften rejimde de...) yemeye çalışırken bloğumu açıp okumuş. Diyor ki herşeyi yazmışsın... Evet dedim, yaşadıklarımı, olaylar karşısındaki fikirlerimi ve anılarımı yazıyorum. Başka ne yazılabilir ki, başka neyim var ki?

İlk başta blog yazmama karşı olan eşim, bloğumu okudukça, sizleri tanıdıkça bu işe biraz daha ısınmaya mı başlıyor nedir? Artık bloğumla ilgili daha ılımlı. Kötü birşey olmadığını, burada çıkar ilişkisi olmadan bir arkadaşlık ortamı, dostça bir küçücük dünya oluştuğunu O da gördü sanırım. Bloğumla ilgili yorumlar yapıyor, hatta önerilerde bulunuyor.

Eşim, oğlumla ve bazen annemin de katılımıyla oluşan masa başı sohbetlerini çok sever ve önemseriz. Bu konuşmaların konuları, konuşmaların gelişmesi bazen blog konumu da oluşturur... Geçen yazdığım 80 öncesi olaylar ile ilgili konuda olduğu gibi...

Gördüğünüz gibi bu post da bu sabahki araba sohbetine dayandı işte... Bana dedi ki hani pazartesi Survivor ile ilgili yazacaktın? Cumartesi günü Survivor'u izlerken çok sinirlenmiş, başımıza gelenleri ibretle izlemiş ve bir daha bu yarışmayı izlememe kararı almıştım (oğlumun itirazına rağmen) Çünkü verilen yanlış kararlar, kişisel çatışmalar, insanların çıkar için neler yapacağı, hainlikler beni oldukça sinirlendirmişti. Aslında o ada ve içindeki bir avuç insan minyatür bir dünya oluşturmuş durumda... Sizce de öyle değil mi? Şirketlerinizde yaşananlardan, ülkeler arası ilişkilerden, hatta aile içi kavgalardan ne farkı var olanların? Küçük bir özet sadece...

Güçlü olan bir yarışmacının çıkartılması bence yanlıştı. Belki bir kişi kazanacak, gruplar değil ama ne olursa olsun bu bir Türk olmalı, gruptakiler bunu düşünmelilerdi. Yunan takımı bizdeki zafiyeti çok iyi kullandı, ben de olsam aynı kararı verirdim, onları tebrik ediyor, bizim takımı esefle kınıyorum! Bizi tarih boyunca zaten hep kendi içimizde çökertmeyi başarmıştır dış güçler:-)

Grubumuz içerisinde aklı başında ve iki gruba da ait olmayan biri herkesi toplayıp siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, kendinize gelin demeliydi ve grubu toparlamalıydı bu güçte biri olmalıydı... Bu kişi çok sağlam bir psikolojiye ve güce sahip olan bir kişi olabilirdi ancak.

Neyse bu sadece bir yarışma denilebilir, ama bu aslında gerçek hayatın da bir göstergesi. Neymiş? Kimseye güvenmeyin! Neymiş, Türk milleti birlik olursa herşeyi yapar, ama kendi içerisinde zafiyet olması tehlikeli...

Neyse cumartesi izlemem artık diyordum ama sanırım izleyip takımımız birbirine daha çok mu girecek, yoksa bir silkinip güçlenecek, bir olacaklar mı göreceğim.


Küçük minyatür hayata devam şimdi: Şirket içi dalaverelerine:-)

Renkli didişmeler:-)

Monday, November 13, 2006

Hoş ve de boş bir post...

Şu bloglara yorum yazan bazı tipler vardır, seni aşağılar, yazılarının boş olduğunu, işe yaramadığını söyler, ya da dalga geçer veya tersi düşüncelerini kavgacı bir şekilde söyleyerek insanları kırar. Bu yorumlar aslında sadece blogger'ın kişiliğine değil, onu okuyan arkadaşlarının kişiliğine de bir tür saldırıdır.

Bu tip saçma sapan yorumlar yüzünden bloglarını kapatanlar veya kapamaya karar verenler olmuştur. Blog kapatılmassa bile blogger'ın asabı bozulur ve gününün küçük bir parçası bunalabilir. Boşver aldırma denir ama insan bu, makina değil ya! Hele biraz da üzüntülü günlere denk gelirse...

Bu tip adamlar ayrıca blogger filan da değildir. Genelde isimsiz tipler veya blog açmamış ama sahte, saçma sapan bir isim almış beyler veya şakacı!!!!! bayanlar tarafından yazılır bu kin dolu laflar.

Neden yazıldığına gelince: Bunu ben söyleyemem, çünkü bu adamların psikolojisini inanın anlayamıyorum.

Mesela sevgili arkadaşım Salıncakta iki kişinin bloğuna isimsiz bir tip girmiş, ne boş bir dünyan var diye saldırmış! Sana ne be adam? İlla yazılan herşey edebi mi olmalı? İlla sürekli siyasetten, dünya sorunlarında, edebiyattan mı bahsedelim? Gerektiği zaman buradaki tüm arkadaşlar bunu yapabilecek yetenekte, gerektiği zaman zaten yapıyoruz. Bu blogların çeşitli kurulum amaçları var. Kimisi yemek konusunda çok marifetlidir, neden bunu insanlarla paylaşmasın? Veya bloğunu sıfr bir yemek defteri gibi de kullanabilir... Bir kişi el sanatlarını buradan tanıtmaki hatta satmak isteyebilir, bunalımda bir ev kadını buradan çığlık atmak isteyebilir, işinde rahatsız bir kişi sorunlarını anlatıp rahatlayabilir, bir başkası çocuklarına bırakabileceği bir aile günlüğü hazırlayabilir, kimisi sırf yazmak için yazabilir, benim gibi biri anılarını yazabileceği bir dolu sayfa bırakmak isteyebilir, diğeri aldığı kıyafetleri gösterebilir, başkası makyaj tekniği anlatır... SANA NE?

Hayır anlamadığım boş diye nitelendirdiği yazıları niye okuyorsun, zamanını niye harcıyorsun? Bir de herkesin fikri aynı olmak zorunda da değil. Ben boş bir insan da olabilirim, boş boş yazabilirim, bunlar kimseye birşey vermiyor olabilir... SANA NE?

Neden insanlar birbirlerine karşı bu kadar tahammülsüz? Bizim burada çıkar ilişkilerine dayanmayan, birbirimizin yüzünü dahi görmeden kurduğumuz dostluklar neden başkalarını rahatsız ediyor? Nasıl bir ruh halidir bu? Bir bilen bana söylesin

Ben bir sürü siteye girmişimdir şimdiye kadar, beğendiğimi okurum ve sık sık girerim, arkadaşlarım beni biliyor... Ama o siteden hoşlanmadıysam, bana birşey vermediyse bir daha girip okumam, illa yorum yazıp ne biçim siten var senin demem...

Sabah sabah sinirlendim yine. Oysa başka şeyler anlatmayı planlıyordum. Konu boş bir konuydu:-) Azıcık özetleyim. Dün annem oğluma omlet yapıyordu. Ben o sırada aç aç mutfakta iş yaptığım için omlete takıldım tabi. Ne canım çekti! Bir lokma bile atamazdım çünkü içinde salam vardı ve bayağı bi tereyağında yapılmaktaydı. Bu sabah yaparım diye düşündüm. Anneme "omleti nasıl yapıyorsun?" diye saçma bir soru sordum. Yüzüme acıklı acıklı baktı, "bu yaşa kadar öğrenemediysen bu saatten sonra ne anlatayım" demedi sağolsun ama düşünmüştür. Sabırla "yumurtayı kırarsın, çırparsın, tuz karabiber atarsın, yağı biraz tavaya koyar, kızınca yumurtayı atarsın vs vs..." şeklinde anlattı.

Ben aslında bir sürü zor ve uğraş gerektiren yemek yaparım ama bazen kolay yemeklerde dururum. Beynimin bir tarafında olan bir problemmidir bilmem. Aynı durum okul hayatımda da olmuştur. En zor problemleri çözerdim ama çok basit,sıradan bir soruda takılabilirdim. O nedenle herkesin döküldüğü sınavlar benim en başarılı sonuçlar aldıklarım olurdu...

Neyse bu sabah omlet yaptım çok şükür. Öyle omleti çok yapan bir tip değildim, ama işte oldu. Alkışşşş!!! Arasına peynir maydonoz koyup ikiye kaparken biraz dağıldı, spatula sonradan aklıma geldi de... Neyse bu sabah da aç kalmadık:-)

Arkadaşlar, coşmuşum yine, ben kaçıyorum. Sizi öptüm:-)

Renkl, günler:-)

Sunday, November 12, 2006

Beynin sildiği anılar...

İlkokul birinci sınıftayım...Annem ile okuldan çıktık ve eve gidiyoruz. Okulumuz o şehrin en güzel binalarından biri, çok eski bir yapı ve cidden çok etkileyici. Bahçesinde süs havuzu bile var (gerçi oraya öğrencilerin girmesi yasak ama ben öğretmen çocuğuyum, fırsat buldum mu havuza bakar, oradaki kurbağaları inceleyebilirim:-)) Okul o şehrin ismi ile anılan lise ve Sanat okulunun arasında... Çıkış saatleri hep aynı... Neyse evimiz aslında çok yakın, her gün annemle okulumuza gidip geliyoruz. Annem bu kısa yolculuklarımızda çok tedirgin nedense, her an birşey olacakmış gibi, elimi acıtıyor tutacağım diye, nereye gideceğim ki... O gün de sıradan bir gün işte. Üç okulun da öğrencileri çıkmışi birbirine katılmış durumda. Birden bir ses ve ardından bağırışmalar, çığlıklar duyuluyor. Silah sesi bu, korkutucu. Ortalık birden birbirine giriyor. İnsanlar can çekişmesine düşüp kendilerini bir yere atmaya çalışıyorlar. Annem beni kucağına alıp tanıdık bir eczanenin içerisine atıyor. Hemen tezgah arkasına geçiyoruz. Büyükler kendi içlerinde konuşuyor, çocuklar ağlıyor... Bir büyük diyor ki "iki okulun öğrencileri yine birbirine girdi" İki okul, iki farklı düşünceye sahip, iki ayrı fikre sahip, bu nedenle sürekli çatışıyorlar.

Bu benim bir anım. 80 öncesine ait... Ama bu anımı hiç ama hiç hatırlamıyorum. Annem anlatıyor sık sık. Benim iyi hafızamı bilen annem bu olayı anımsamamamın mümkün olmadığını söylüyor. Ama hatırlamıyorum işte. Beyin hatırlamak istemediği olayları silebilir mi? Benimki silmiş işte. Belki çocuk çocuk şok geçirmişim o gün...

Cumartesi Bülent Ecevit'în cenaze töreninle eşimle 80 öncesi olayları konuşurken aklıma geldi bu olay. Küçücük çocukların beyinlerinin nasıl bu şekilde yıkandığını aklım almıyor. Lise, hatta ortaokul öğrencileriydi onlar. Üniversite öğrencilerinin durumu daha da içler acısıydı. Eşim o yıllarda ODTÜ gibi bir okulda öğrenciymiş. Hiç bir olaya karışmayan ender öğrencilerden biriymiş ama inanın o dönemde bu da çok zor bir durumdu!

Allahtan o günler bitti, Allah bir daha göstermesin.

Bu arada cuma günü itibarı ile 3 kilo vermiş bulunuyorum. Umarım bu şekilde gider. Haftasonu çok sıkı bir rejim yapmadım. Cumartesi annem ile yaprak dolması sardık üzerinize afiyet! Off ne lezzetti o! İki öğün dolma yedim. (az yağlı valla) Tabi bu çok diyete yakışmadı ama ne yapayım. İşin psikolojik yanı da var dimi?

Renkli haftalar:-)

Thursday, November 09, 2006

Rahat Uyu Canımız Atatürk... Bir Gün Herşey Yine Güzel Olacak...







Atam, sen cennete gideli kaç yıl oldu, bak ülkende seni seven, seni düşünen, seni özleyen, hatta eskisinden de şiddetli özleyen insanlar var... Biliyorum ülken bıraktığın gibi değil. Çok güzel gelişmeler de var. Mesela sen Türk kadını ayakta dursun, ezilmesin, okusun, çalışsın dememişmiydin. Benim gibi o kadar çok kadın var ki senin düşlediğin gibi... Ülkemiz aslında çok gelişti, mesela benim çalıştığım işyerinde yapılan işler inan bir başka ülkede az bulunur. Bunu biliyorum çünkü uluslararası bir şirkette çalışıyorum ve diğer ülkelerin işlerini ve yaptıklarını da takip edebiliyorum.

Başka ne var? Çocuklarımız var... Onları senin doğrultunda büyütüyoruz inan. Seninle ilgili ödevleri daha itinalı, daha severek yapıyorlar. Nasıl kolayca senin sevgini kapıyorlar bir görsen, Komşunun 3 yaşındaki kızı bile kreşte öğretilen Atatürk şarkısını ezberlemiş bize konser verdi:-) Senin sevgini kolay kapıyorlar çünkü inan senin yaptıklarını anlatınca bunun ne büyük bir olay olduğunu, senin büyüklüğünü o minik beyinler hemen kavrıyor. Seni seviyorlar çünkü sen onları seviyordun. Sen çocukları çok seviyordun. Biliyordun ki onlar geleceğimizin ta kendisi...

Başka güzellikler de var elbet, çok sevdiğim insancıl, halkı seven, menfaatsiz, pahalı hediyeleri reddeden, sade bir hayat yaşamaya devam eden bir Cumhurbaşkanımız var mesela... Ama ne yazık ki ülke yönetiminde çok yetkisi yok...

Başka güzellikleri say dediğini duyar gibiyim... Atam, böyle sorunca aklıma gelmiyor ki. Boğaz hala güzel mesela. Onca kirletmemize, onca kaba saba binalara, onca yeşillik yok etmemize rağmen çok güzel. Lüferin tatı hala aynı mı bilmem, eskisini tatmadım ki... Çok ağır metaller varmış boğaz balıklarında, aslında alıp yemeye korkuyoruz ama yine de lezzetliler. Deniz hala mavi, güneş hala güzel batıyor Atam. İlk hedef Akdeniz de hala mavi, hala bazı koylar bakir kalabilmiş durumda. Özensiz inşa edilmiş evler, tatil köyleri, otel yığınlarını görmezden gelirsen hala güzel oralar... Turistler hala geliyor. Ama en ufak olaydan etkileniyorlar Atam. O nedenle turizm ne olur bilemem gelecekte, pamuk ipliğine bağlı herşey bu sıralar...

Bırakıp gittiğin ülke topraklarında eski efendi köylüler nasıl diye bana sorma, bilemiyorum. Onlardan o kadar izoleyim ki! Biliyorum bu benim hatam ama iki ayrı hayat gibi bizimkisi ben ne yapayım? Aramızda uçurumlar var ne yazık ki, benimle onlar arasındaki uçurumdan bahsetmiyorum, batı ile doğu arasından bahsediyorum. Senin dertlerini sabırla dinlediğin yurdun efendisi köylüler, çiftçiler şimdi anneleri ile beraber kovuluyorlar şikayet ettikleri için Atam. Sen ne sabırla dinlerdin herkesi, yaşlı başlı adamlardan, minicik çocuklara dek...

Enflasyon düştü mesela... Enflasyon da ne diyorsun sanırım. Senin zamanında yoktu ki! Senin zamanında Türk Lirası Dolardan da değerliydi değil mi Atam... Bu arada Türk Lirasından 6 sıfır mı ne attık... Paramız güçlendi ve onurlandı çok şükür...

Bir Türk Nobel ödülü aldı biliyor musun? Neden mi aldı? Boşver...

Kadınları istediğin modernlik seviyesinde görebilirsin. Bir Nişantaşına bak, Bağdat caddesine, Etilere, Bodrum'a... Modern, güzel, bakımlı kadınlar var caddelerde... başka yerlere bakmayalım istersen, boşver şimdi...

Senin eski fotoğraflarında modern, şık giyimli kadınların katıldığı güzel partiler, düğünler görüyorum. Hala güzel düğünler yapılıyor Atam, hatta bir tane düğün de bugün yapılacakmış ünlü bir Otelde... Evet, ne yazık ki bugün 10 Kasım! Başka zaman bulamamışlar işten güçten, yanlış anlama sakın.

Bugün 10 Kasım Atam. Sen yıllar önce gözlerini yumdun hayata. Ama biliyorum ki bizi izliyorsun gökyüzünden. Bazı şeyleri senden saklamaya gerek yok değil mi? Yalan söylemeyi beceremem de zaten. Görüyorsun bizleri ve olanları. Üzülüyor musun? Rahat uyuyamıyor musun? Keşke sana sadece güzel haberler verebilseydim. Ama olmadı Atam özür dilerim. Sana herşey güzel, herkesin keyfi yerinde demek isterdim. Ama şunu diyebilirim: Herşey daha iyi olacak, söz veremem ama bu şekilde gitmeyeceğini hissediyorum. Bir gün biri -senin gibi biri olamaz bu imkansız- en azından senin gibi cesur, akıllı, ülkesini ve halkını seven biri herşeyi düzeltecek. Herşey güzel olacak... Söz veremiyorum, UMUT EDİYORUM...

Seni çok seviyorum. Sen rahat uyu ne olur. Her şeye rağmen... Renkli kal...

Wednesday, November 08, 2006

Spor, diyet, spor, diyet, spor, diyet, spo.....

Dün spor salonuna gidip rejim başladığından beri ilk kez tartıldım (başka tartılarda tartıldım ama ilk tartılıp o korkunç rakamı gördüğüm yerde ilk kez tartıldım) Dokuz günde 2.7 kilo vermişim ki bu benim hedeflediğim kilo veriş grafiğine uygun. Aslında 3 kilo olurdu diye tahmin ediyordum ama bence bu da fena değil. Yalnız şöyle bir gerçek var ki verdiğim bu kilolar Ramazanda ve bayramda aldığım, vücuduma yerleşmemiş kilolar, kısa süreli misafir ettiğim kilolar yani. Diyeceğim şu ki, bunları vermesi kolaydı zaten. Bundan sonrası zor biliyorum. Ama sabırla devam edeceğim.

Aslında tartılar ile ilgili bir sıkıntım da var. Dün öğlen üzerimdeki kıyafetler ile eczanede tartıldım ve spor salonunda ölçülen rakamın 5 kilo altını gördüm. Annemdeki tartı da yine o "bad" tartının 3 kilo altında. Yani hepsi ayrı telden çalıyor. Ama annemin ve eczanenin tartıları digital değil. Spor salonundaki rakam biraz gerçeküstü gibi geliyor. Eşim de aynı şoklarda. Yani o kilodaysam obez olabilirm:-P Milleti gaza getirmek için kiloyu fazla göstertiyor olmasın bunlar? Kendimi kandırmak istemiyorum tabi. Sonuç olarak kilom neyse o, verdiğim kilo önemli. İyi bir tartı almaya karar verdik eve, yoksa kafamız karışıp duracak!

Bu arada kilo kaybım çok ciddi olmasa da vücudum epey toparlandı. Benim en sorunlu bölgem karnım ve miğdem. Belime bakıyorum, yanlardaki yağlar çok azalmış durumda. Bel çevrem 5 cm inceldi. Kalçam ve bacaklarım zaten sorunsuzdu... Sporu daha çok sorunlu bölgeler için yararlı hareketler ile sürdürüyorum.

Bir ikinci beni şaşırtan şey de bacaklarımdaki selülitle acayip azaldı. Zaten bu konuda çok sorunlu değildim. Ama asıl faydayı yazın her gün 1,5 saat oynadığım tenis sağladı. Yani kilom ŞU LANET TARTIYA GÖRE kendi tarihimin rekor seviyesinde olsa da zayıf halimden bile az selülitim var. Bu nedenle tenisi ısrarla öneriyorum.

Bu arada tekrar bir anım aklıma geldi, tutmayın beni anlatacağım, valla konu ile ilgili. Yıl 2004 yazı... Bir komşum var, amanın ne selülitli. Aslında yüzü güzel, kıyafetler ile vücudu idare eder ama bikini giyince o selülitler feci durumda ve kalça bölgesinden sorunlu bir kadın. O yılki benim kilom 56, fıstık gibiyim ve bir gıdım yağım, selülitim yok sayılır. Havuza girerken bikiniler ile birbirimizi gözden geçiriyoruz tabi. Kadın bir gün anneme "Renk hanımın hiç selüliti yok ne güzel, hatta sizin de hiç yok, benim ise şu halime bakın diye dert yanmış" Hakkaten annemin hiç selüliti yoktur, hiç ama hiç! Neyse bana nazar değidi tabi. 2005 yılında kilo ve beraberinde selülitlerim oldu. 2005 yazında kadın çok memnun olmuştur sanırım:-) Ama ohhhh canıma değsin onunki kadar hiç olmadı. Nazarın böylesi, sana ne benim bacağımdan, selülitimden be kadın, kendi işine bak...

Konuya dönüyorum: Spor salonunda stepper diye bir alet var bilirsiniz. Onu da şiddetle öneriyorum. Tabi diz ve bacağınızda sorun yoksa. Dün 30 küsur kat çıkmış oldum ve inanılmaz kalori verdim. Geçenlerde abartıp 500 kalori yakmıştım. Bacakları güçlendiriyor. Bacaklarıma dokunduğumda oldukça sertleşmiş hissediyorum.

Bir de kol kaslarımı çalıştırıyorum. Kollarım incecik değil ama güçsüz. Tenis oynarken forehand'i rahat vuramıyorum. Backhand ise çift kol vurduğum için çok rahat uyguluyorum. Ayrıca kolda hafif kas çok hoşuma gidiyor. Zayıflayınca kol kası çalışmasını arttırmaya çalışıyorum.

Salonda bir fotoğraf var. Bir kadın- bir erkek. Ama inanılmazlar tabi. Sarışın olan kadında bir gıdım yağ yok, karın bölgesi ve kollar hafif kaslı, buna rağmen incecik bedeni ile ters orantılı bomba göğüslere sahip. Adam ise zaten gerçeküstü bir yaratık, kas içinde (ığğğ) Neyse, sopayı boyna alıp bir sağa bir sola dönerken sağıma döndükçe onları görüp durdum, çok komiğime gitti. Hani biz de eşimle bir yıl sonra bu şekilde gelirmişiz salona:-) Bir film vardı. Çocuklarını üniversiteye yollamış bir yaşlıca Amerikan çifti ile ilgili. İkisi de kilolu, kendilerini salmış, feci kıyafetlerle kendilerini daha da yaşklandırmış tipler. Bir gün süper görünümlü gençler tarafından aşağılanıyorlar. Bu onlar için bir dönüm noktası oluyor, kendilerine geliyorlar, saç baş yapılıyor, spora gidiliyor, diyete başlanıyor, kıyafetler yenileniyor ve bir çıkıyorlar ki neredeyse bu fotoğraftaki tipler gibiler. Komikti:-)

Aklımı zayıflama ile bozmuş değilim, korkmayın. Bu post rejime ve spora itaf edilmiş olsun:-) Sonrakini bir önceki postumun anlam ve önemine uygun bir şekilde "ev kadını olduğum günleri" anlatarak oluşturmayı düşünüyorum. Bakalım neler yapmışım evimin kadını iken:-)

Renkli günler:-)

Tuesday, November 07, 2006

Çalışmak mı, çalışmamak mı, işte bütün mesele bu...

Çalışan kadınların büyük bir ikilemde olduğunu ve aslında çalışmak istemediklerini tespit etmekteyim bir süredir... Çalışmak kadınların büyük bir çoğunluğuna mutsuzluk veriyor gibi. Gezdiğim bloglarda çalışmaktan yılmış, iş hayatının kargaşasından sıkılmış, izinlerinde evde olmaktan mutluluk duyan ama işe dönünce pazartesi sendromunu katlarca yaşayan, ev kadını olmaya can atan bir sürü kadın var.

Bu süreçte çalışan kadınları ana olarak üç gruba ayırıyorum:

1) Çalışmayı seven kadınlar.
a) Bu gruptakiler aşırı hırslıdır. Çalışmak dışında bir alternatif düşünemezler bile... Evli olmaları veya çocuklarının olması iş bağımlılıklarını engellemez. Geç vakitlere kadar mesai yapmak, cumartesi pazar çalışmak hatta bayramda bile işe gelmek başlıca özelliklerindendir. Misal bizim şirketteki bir kadın. Kadın gece gündüz burada. Anlamıyorum ki işler nasıl bitmiyor. En çok bunlaması gereken bizim departman ama organizasyonumuz çok iyi ve çoğunlukla mesaiye kalmadan işleri tüketiyoruz.
b) Çalışmayı sever ama işkolik değildir. İş hiçbir zaman birinci planda değildir ama yaşamak için çalışmak gerektiğini artık kanıksamıştır. İşini sever ve ev kadını olmaya özlem duymaz.

2) Çalışmayı sevmeyen kadınlar: Sadece para için çalışır. Her gün lanet ederek işe gider. Çocuğunu bırakmak bir azaptır işe giderken. İzinlerde ev kadınlığı hoşuna gider, pazartesi işe başlarken ekstra sürünür. İlk fırsatta ikinci çocuğu yapar ve sonsuza kadar ev kadını olur.Pişman olur mu bilinmez! Genelde olmaz sanırım, mutlu mesut yaşar ama genelde kilo alır. Mutlu ise bence bir sakıncası yok tabi...

3) Çalışmayı seven ama bunu farkedemeyenler: Bence çoğumuz çalışkan ve üretmeyi seven kadınlarız. Yani iş bitirici, eli çabuk, iyi organize olan, iyi ve kötü idare şekillerini bilen ve bunun uygulanmasına çalışan tipleriz. Yanılıyor muyum? Bu durumda işlerimizi sevebilmeliyiz. Peki ne oluyor da işten nefret edebiliyoruz? Bu bence iş hayatının karanlık tarafı nedeniyle oluyor. Yani çıkar ilişkilerinin, arkadan vurmaların, kötü yönetimlerin, insan kayırmalarının pislettiği iş hayatı insanları bezdiriyor ve çalışmaktan soğutuyor. Sevdiğiniz bir işi düşleyin. İş arkadaşlarınız ile uyumlu çalışabiliyor, onları seviyorsunuz, yöneticileriniz çalışmalarınızı taktir ediyor ve sizi engellemiyor, arkanızdan vuracak, ayağınızı kaydıracak bir kişi yok, rahat ve huzurlusunuz, maaşınız iyi... Bu durumda çalışmaz mısınız?

Sizi bilmem ama ben 1-b ile 3 arası gidip geliyorum. İşimi kesinlikle seviyorum. Departmanım da iyi, zaten organizasyon bana ait. Ama başka departmandakiler bizim ayağımızı kaydırmak için herşeyi yapar Allah için. Geçenlerde benim bir elemanım bir müşteri ile konuştuktan sonra telefonu kapatıp adamın sorduğu aptalca soru üzerine konuştu. Adamla biraz dalga geçtik. Belki doğru değil ama kendi içimizde bir deşarj konuşmasıydı bu. Sonuçta onun müdürü benim ve bunu deşarj olarak aldım, sonuçta müşteriye hep saygılıdır. Yan odadaki pazarlamacılardan birinin herhalde tek işi bizi dinlemek, gitmiş genel müdüre söylemiş. Genel müdür de bir şekilde bizim bir arkadaşa laf arasında söylemiş. Bunu duyunca tepem attı. İşlerini doğru dürüst yapmayan adamların böyle kadın gibi dedikodu yapmasına çok sinir oldum. Genel müdür ile konuştum. Bu adamlara prim vermeyin, bu tip konularda onları konuşturmamanızbile gerek dedim. Haklısın dedi. Bir daha benim ve departmanım ile ilgili böyle bir konuşma duymak istemiyorum, bizimle uğraşılmasın, görevini en iyi yapan departman bizimkisi, bizi işimizle değüerlendirin dedim. Adam tek kelime edemedi, çünkü haklıyım. Aslında genel müdür bazen iyidir ama çok etki altında kalıyor ki bu çok negatif bir yön bir yönetici için.

Geçenlerde Almanyadan denetçiler gelmiş ve bizim teknik ofisi çok beğenmiş ve övmüşler. Adamlar daha sormadan tüm yaptıklarımızı göstermiştim. Her toplantıda bunu övmüşler, ama bunu bile bana söylemiyor genel müdür, denetim ile ilgili iki ayrı arkadaş geldi söyledi bize. Bana bir teşekkür etmek çok mu zor? Departman adına motivasyonumuz artardı.

Konuyu yine saptırdım. Sonuç olarak iş hayatı bazen ruhumuzu kirletiyor, bunu biliyorum. Ama güçlü olmak zorundayız. Bir kadın asla işinden ayrılmamalı, yani çalışmayı bırakmamalı. Çünkü ileride ne olacağı belli olmaz, bir güvencemizin olması şart. O nedenle biraz daha işimizi sevmeye çalışmalıyız. İş hayatının kavgasına karşı daha dayanıklı olmalıyız. Ev kadınlığı iyi olabilir ama belli bir süreden sonra sıkıyor inanı...

Bir de Türkiye'de şöyle bir eğilim var: Evlenince veya çocuk doğunca kadın çalışmayı bırakıyor. O nedenle dışarıda çalışan bir sürü genç kız varken şöyle olgun yaşta bir bayan göremiyorsunuz.

Siz hangi gruba giriyorsunuz? Çalışmaktan nefret mi ediyorsunuz? Kendinizi emekli etmeye mi çalışıyorsunuz, yoksa herşeye rağmen çalışmaya devam diyenlerden misiniz?

Bu arada ben bugün spora gidince kilo ve yağ oranımı ölçeceğim. Bakalım ne kadar kilo verilmiş ve yağlarımız ne durumda. İnşallah yarın size iyi haberler veririm:-)

Renkli ve huzurlu bir iş hayatı dilerim:-)

Monday, November 06, 2006

Dış mimarınız İstanbul'dan bildiriyor!

- Eşiniz hanfendi çalışıyorlar mı?
- Evet çalışıyor.
- Ne güzel... Ne iş yapıyorsunuz?
- Mimarım.
- Aaaa ne güzel. İç mi dış mı?
- Efendim?
- İç mimar mı, dış mimar mısınız?
- Dış mimarım, normal mimar...

Öyle soruya böyle cevap. Nedense mimarım dediğimde ilk tepki aaaa ne güzel oluyor. Sonraki soru da iç mi dış mı oluyor. Yaa dış mimarlık diye bir meslek varda ben mi bilmiyorum!!?? Ayrıca iç mimarsam zaten mimarım demem değil mi, iç mimarım derim. Gerçi o zaman da iç mimar ne diyebilirlerdi benim şansıma! Dış mimarım kardeşim, tamamen dış!

Bu dialog dün akşamki eşimin şirket gecesinde gerçekleşti. Güzel bir geceydi aslında... Geçen senekinden çok daha güzeldi. Aslında geçen sene eğlenmek için daha çok sebebim vardı. Mesela çocukluğumun sevgili Nükhet Duru'su sahne almıştı, hatta onunla resmim bile var. Ne hoş bir kadındı. Bu sene ise Muazzez Ersoy vardı. Şimdi, Muazzes Ersoy'u severim veya sevmem, müzik türünü severim veya sevmem önemli değil ama kadının gerçekten güçlü bir sesi var. Bir de onu dinlerken şu aklıma geldi: Türk Sanat müziğinde ünlü olan tüm sesler gerçekten iyi oldukları için ünlüler. Yani salt güzellikle, cilve ile, şımarıklık ile bu sanat dalında bir yere gelinmiyor. Hakkını vermek lazım. Öyle Türk pop müziğindeki gibi, yok Gülben Ergen, Hülya Avşar ne tür söylüyorsa patlama, balon veya sırf adı ile bir yere gelmeler, para kazanmalar yok. Mesela Ebru Gündeş de çok iyi bir sestir, kabul etmek lazım...

Dün akşam rejim battı tabi. Ama aşırı da batırmadım, hani tatlıya elimi sürmedim, sadece tatlının yanına koydukları ilginç meyveyi yedim ki ne ise o iğrençti. Meyve çilek desem çilek değil, böğürtlen hiç değil, o renklerde ama garip bişi idi... Neyse en çok mezelere bayıldım. Kısır-cık- (azıcıktı tabi) harikaydı, dolma-cık- nefisti ve haydari yedim. Biraz da peynir. Rejim için en fenası su böreği idi. Yanına domates püresi ve ıspanak koymuşlar, ilginç bir kombinasyon! Oradan epey kalori gelmiştir. Ana yemek piliç sarma mı neydi. Yıllardır ilk kez tavuk yedim. Tadını unutmuşum! Hiç sevmem ve yıllardır yemeyi tamamen kesmiştim. Pilavlı tarafından iki çatal filan aldım. Tavuk olması şansımaydı, aslında et de olsa yemezdim. O açıdan ana yemeği de kurtardık:-) Bir de o kadar uzun zaman aralığında yemek yeniyor ki neredeyse bir lokmayı yakıp diğerine başlıyorsun...

Gece Muazzez eşiliğinde slow dans da ettik! Aslında kadını bi yakından görüp fotograf çektmekti amacım (ne meraklı kadınım) ki başardım. Dans ederken kadına bayağı yakındık, çok çökmüş. Oysa televizyonda çok genç çıkıyor bazen. Kaç yaşında bilmiyorum ama bayağı yaşlanmış gördüm kendisini... Millet bi coştu, bi döktürdü...

Gece eve dönerken kendimi iyi hissediyordum. Önemli olan da bu değil mi? Kendini mutlu hissetmek, güzeldi işte:-)

Bu arada ev ödevlerinizi çoğunuz yapmamışsınız. Hepinize sıfır veriyorum (şaka şaka aslında sevdiklerimizle beraber olmak bile çok güzel ve eminim bu birlikteliği en güzel şekilde yaşamışsınızdır:-))

Renkli günler:-)

Sunday, November 05, 2006

Rejim, soğuk, kar ve diğerleri

Kızlar, ödevlerinizi çıkartın, kontrol edeceğim! Eveeetttt, neler yaptık haftasonunda? Sevdiklerimizi mutlu ettik mi? Şımarttık mı? Ya kendimizi?

Sen ne yaptın diyeceksiniz şimdi. Hımmm... Aslında haftasonu umduğum gibi gidemedi. Neden mi? Önce onu anlatayım. Cuma gecesi saat 10 gibi oğlumu yatırdım, ben de onun yanına yatıp biraz konuştuk, gıdı gıdı yaptık, oynaştık... O uyuyunca ben de sızmışım onun yanında, eşim de ya ne oluyor, hanım nerede kaldı diye gelmemiş, bi kalktım saat 12, eşim TV izliyor büyük bir ilgi ile, kendimi yatağıma attım çünkü başımı tutamıyorum, o uyuyuş işte... Saat 9 gibi bir kalktım, dışarıda kar yağıyor! Hemen kalorifere koştum ki daha hiç kaloriferi yakmamıştık bu evde! Ve bir türlü yakamadık. Eşim problemin kaynağını bir türlü anlayamıyordu, servisi aradık ama tabi yoğunluktan ne zaman gelecekleri belli değil dendi, farklı bir şey olsaydı şaşardım zaten. Neyse ev aslında iyi bir izolasyona sahip ve güney cephesi, o nedenle aşırı soğuk değildi, kalın kalın da giyindik. Ben iş yaptığım için zaten üşümedim. Eşim sürekli arızayı gidermeye çalıştı. Bu arada borulardan su akmaya başladı, alt kat komşusu geldi, ebeveyn banyosundan su sızmış ama bizde su görünmüyor ama başka odalar su içinde! Habire yerleri silip duruyoruz. Böyle olmayacak dedik, sitenin servisini çağırdık, bu arada bir türlü çalışamayan internet ile ilgili adam yüzüncü kez bize gelmişti ve bir yandan O, bir yandan diğer adamlar çalışmaya başladı. Oğlum arkadaşına gitmek için tutturdu, ben de onu bıraktım, dönüşte annemin sıcak ve huzurlu evine uğradım. Annemin kollarında, soyduğu elmaları yiyerek azıcık huzur ve sıcak buldum. Birazdan eşim geldi, düzelmemiş! servis de bir hafta sonra gelebilirmiş! Aman Tanrım. Akşam anneme geliriz kalırız dedi. Hayır ortada tuhaf bir durum vardı. Eşim anneme gelip kalmak için aşırı ısrar ediyor, annem de tabi gelin diyor ama aman çocuklar üşütmeyin, burada yiyelim filan demiyordu. Hatta biraz alındım da.

Neyyyysseee, kar altında araba ile oğlumu aldık, eve geldik, oğluma kalın giyin diyorum, o da çok sıcak diyor. Sonra oğlum anne kalorifer sıcak dedi. Bana gün içerisinde bu şakayı üç beş kez yaptığı için yutmadım. Sonra bir elledim, sıcak, ev de sıcak! Eşim ile annem bana oyun yapmış, kaloriferler düzelmiş, sular oradan buradan akmıyor. Oh ne güzel!

Yani süprizi aslında eşim bana yapmış oldu:-) Ben yorgunluktan, soğuktan, koşturmaktan size verdiğim ödevi kendim yapamadım yani. Amaaaa akşam önceden kalmış bir küçük şişe şampanyayı patlattık. Diyeceksiniz neden? Bir nedeni yok, belki bu kışın yağan ilk karı için olabilir. Kutlamak için nedene ihtiyaç yok aslında. Oğluşum da şampanya kadehine konmuş gazozu ile bize katıldı. En kötü günümüz böyle olsun dedik, mutlu, huzurlu, sıcak yuvamızda Survavior izlerken şampanyamızı içtik. Şampanya içerken hep birşey aklıma gelir. Çocukken bir dizide kadınla erkek şampanya içiyorlardı. Kadın kadehi tokuştururken demişti ki, "Bir elimizde şampanya, bir elimizde havyar, en kötü günümüz böyle olsun" O sahne çok ilgimi çekmişti, annemin altın yaldızlı kadehlerini aşırır, su koyar, bir elimde çukulata, bir elimde su o sahneyi canlandırırdım. Havyarı tatlı bişi sanırdım:-) Çocukluk işte.

Pazar günü kendimizi ailecek alışverişe verdik. Oğlana, bana bir spor ayakkabı, anneme bot, eşime hiç bişi aldık. Ayrıca kendime Nike'dan tayt fitness eşortmanı aldım, çok cici. Bir de spor çantam yoktu onu hallettim.

Arkadaşlar, kilo verdin mi diye sorarsanız biraz diyebilirim. İlk tartıldığım yerde tekrar tartılamadım ama annemin tartısına göre 2 kilo vermiş görülüyorum bir haftada. Biraz miğdemde azalma var gibi ve bacaklarımdaki selülitler çok çok azalmış durumda. İlginç bir şekilde spor selülitlere iyi geliyor. Zaten öncesinde tenis de bayağı azaltmıştı. Bu çok hoşuma gitti.

Ne yedim ne içtime gelince:

Cumartesi:

Kahvaltı aynı

Öğle yemeği: Sebzeli Noddle, yani yumurtalı çin eriştesi. Yapılışı:
Noddle'ı pakette anlatılan şekilde haşlayın. Bu arada 8-9 adet mantarı az zeytinyağında soteleyin. 2-3 havucu haşlayıp küp küp doğrayın. 2-3 sarımsağı rendeleyin veya ince doğrayın. Yarım adet pırasayı incecik kesin. Yeşil soğanları da incecik doğrayın. Tüm bunları mantara katın ve yüksek ateşte (wok varsa çok iyi olu, yoksa tefal tavada da olur) pişirin, 2-3 tatlı kaşığı soya sosu ilave edin. Sonra noddleleri ekleyip bir iki dakika karıştırın. Enfes, hafif ve sağlıklı bişi. Mutlaka rejimde yapın ve kendinizi şımartın. Kabak, brüksel lahanası, maydonoz ve aklınıza gelebilecek sebzeler konabilir. Hiç yağ katmayın sonradan...

Akşam yemeği:

Kalan noddle'dan azıcık aldık, ve 2 kaşık zeytinyağlı pırasa...

Gece: 1 Kadeh şampanya (Asortik kızar şimdi, haftada 3 kadeh oldu! ama kırk yılın başı...) meyve

Yine gece: Miğdeler kazınınca eşim sağolsun harika bir havuçlu salata yaptı. Ben yağ koydurmadım kendiminkine ama beyaz peynir koydum, eşim iğrençsin dedi peynire bulanmış havuçları görünce. Ne yapayım ben öyle seviyorum:-)

Pazar:

Sabah aynı.

Öğlen:

1 kaşıkçık Pırasa, az yağda domates ve biber ile sote edilmiş mantar, 1 dilim ekmek kırmızı lahana salatası, bol tere...

Akşam: Kabaklı sufle, 1 kaşık pırasa, kırmızı lahana, tere, 1 dilim ekmek

İşte böyle arkadaşlar. Moralim iyi sayılır kilo konusunda. Kendimi daha ince hissediyorum. Ama akşam eşimin iş yemeğine katılacağım ve rejim güme düşebilir... Offf ne olacak bakalım.

Öpüyorum renkli dostlarım:-)

Friday, November 03, 2006

Güzel bir haftasonu bizleri bekler...

Dünkü can sıkkınlığım geçmedi. Bence hepimiz hala o olayın etkisindeyiz. Kimimiz çocuklarımıza sarılıp ağladık, kimimiz küfrettik... Acı çekmiş bir bebeğe üzülmek için anne olmak da gerekmiyor ama anne olunca insan daha çok rahatsız oluyor, çocuğunun geleceği için endişeleniyor. Oğlum birkaç günlükken haberlerde annesi tarafından işkence görmüş beş yaşında bir kız çocuğu göstermişlerdi. Çocuğun üzerinde sigara söndürülmüş, gözleri morarmış! Hemen minik bebeğimin yanına gittim, hüngür hüngür ağladım. O canım bebeğimi öpmeye, koklamaya kıyamazken, altını değiştirirken zarar vermemek için binbir takla atarken, onu herşeyden korumaya çalışırken bir anne müsveddesi nasıl böyle davranır diye... Annelik insana büyük bir hassasiyet de veriyor. Daha önce belki bana çok dokunmayacak olaylar karşısında ağlıyıveriyorum. Annelik bana duygusallık da kattı, herkesin çocuğunu sevmemi sağladı, sokaktaki çocuğun başını okşayabilme isteği verdi... Eminim hepinize olmuştur ve bekar, çocuğu olmayan arkadaşlarım, inan size de olacak. Anne müsvettelerinden bahsetmiyorum tabi...

Bugün cuma, sevdiğim gün... Dışarıda bardaktan boşanırcasına sulu karı da anımsatan bir yağmur yağıyor ve cidden soğuk, hani atkı kaşkol giyilebilimiş... Ben dışarı çıkınca en çok başım ve ellerim üşür, onun dışında çok üşümem...

Sabah bizi şirketin pazarlama toplantısı vardı. Benim de teknik bir sunumum oldu bölge sorumlusu arkadaşlarımıza... Sunum OK, ama dün genel müdürümüz sunum sonrası bir sınav yap deyince biraz dumur oldum tabi. Neyse dün oturup sınav sorusu hazırladım, bizim departmandakiler çok kazık olmuş dediler:-) Sunum bitince "arkadaşlar size genel müdürümüzün bir süprizi var, valla benle ilgisi yok" deyip soruları dağıttığımda yüzleri görecektiniz:-) Bundan sonrasında hepsi yaramaz birer çocuk gibilerdi, kendi aralarında fısırdaşarak konuşanlar, soru soranlar, hatta sunumumu açıp kopya almaya çalışanlar:-) Kimi birer cümle yazıp hemen verdi, kimi de uzuuuunnn uzuuunnn yazdı. Aslında herkez çocukken ne ise oydu. Eğlendik işte... Sınava kağıtlarını daha okumadım:-)

Biraz da düne döneyim (nedense sondan geriye gittim bugün) Dün spora gittik. İş çıkışı biraz zor oluyor ama yine de iyi geçti diyebilirim. Çalışırken bir kadın vardı, bayağı zayıf ve çok ağır çalışıyor... Bir ara bir yüzünü gördüm en az 45 yaşında. Ama vücut süper bir gram yağ yok. Bana bir harekette yardımcı oldu. Bir ona bir kendime baktım. ZAYIFLAMALIYIMMMM!!!!

Diet nasıl mı gidiyor? İlginç ama iyi gidiyor. İlk 2 günü sizle paylaşmıştım, şimdi diğer günler:

3. GÜN:

Kahvaltı aynı

Öle: Koca bir tabak yağsız atom salata üzerine bir küçük konserve ton balığı. Kusura bakmayın ama light değil, o saman gibi şeyi yiyemem. Yağını iyice süzdürdüm. Üzerine 15 adet kadar mısır tanesi attım. Sakın mısırı abartmayın çok kalorili, ama azı çok tat veriyor. Üzerine bol limon. Ekmek yok

Ara: 1 elma, 1 mandalina

Akşam: Çok az kıymalı taze fasulye. Anneciğim yapmıştı, harikaydı... Zaten az zeytinyağı koyar o yemeklere. Yanında 1,5 dilim kepekli ekmek (fırından aldık, harikaydı)

gece: Hımmmm... iki bardak kırmızı şarap. Oğlum uyuyunca romantizm yapalım dedik:-) Azıcık peynir eşiliğinde... Burada 200 kalori+ biraz da peynirden kalori aldım ama akşam meyvesi yemedim. Gerçi o sağlıklı ama bu da kan yapar dimi?

4. GÜN:

Kahvaltı aynı

Öğlen:

Önceki gün alınan kepek ekmeğinin bir Parçasının içi çıkartıldı, yağı alınmış ton balığı ve azıcık mısır atıldı. Bunu tavsiye ederim, çok tok tutuyor ve lezzetli.

Ara: 1 küçük kutu sade yoğurt, elma

Akşam spora gitmeden: Elma, mandalina

Spordan dönüşte 1 koca ve dolu mercimek çorbası ve 1 küçük dilim kepek ekmeği

Bugün de ton balıklı sandviç yedim. Akşam karbonhidrat günüm. Kepekli makarna, az zeytinyağında hazırlanmış domates sos. Tarifi:

Kişi başına 2 tatlı kaşığı zeytinyağı, domates rendesi, sarımsak rendesi karıştırılır, pişirilir. İçine 1 kesme şeker atın ki asitini alsın (gerçi dietteyiz ama o kadardan bişi olmaz) isterseniz atmayın. Karabiber, tuz, acı biber atın, almaya yakın ince doğranmış bol maydonoz atın. Makarnaya hiç yağ dökmeden sosu dökün. Hem nefis, hem hafif. Koca bir tabak dolusu yemeyin sakın:-)

Şimdi işim var, annem aradı, oğlanın ödevi için bir şehir tanıtımı mı ne yazılacakmış, resim çıktısı al internetten diye buyurdu. Emir büyük yerden!

SİZLER İÇİN HAFTASONU ÖDEVİ: (Bu hocalık işine çok alıştım galiba:-))

Lütfen eşinize ve kedinize bir süpriz yapın bu haftasonu, değişik bir şey programlayın, ne bileyim minicik birşey alın, değişik bir yere götürün, onu ve kendinizi şımartın. Pazartesi herkesten ne yaptığını duymak istiyorum. Monotonluğa engel olmak için neler yapabiliyormuşuz bir görelim ve kopya çekelim birbirimizden:-)

Renkli ve süprizli haftasonları:-)

Wednesday, November 01, 2006

Yaratıklar!

İnsanlar ne zaman bu kadar adileşti? Daha doğrusu ne zaman bu kadar insanlıktan uzaklaştı? Ne zaman bu kadar kirlendik? Bu yaratıklara insan denilemez zaten... Hasta ruhlu beyinsizler... Aklıma gelen tüm küfürleri burada sıralamak isterdim şimdi, o kadar sinirliyim...

Hayatta beni en çok üzen insana yapılan fiziksel şiddettir. Allah hepimizi korusun... En kötüsü de çocuklara yapılan şiddettir. Dün akşam televizyonda izlediğim bir haber beni dehşete düşürdü: 17 aylık bir bebeğe annesi denilen kadının 4 arkadaşı tecavüz etmiş. Böyle bir şeyi aklım almıyor, nasıl bir hayvanlıktır bile diyemiyorum ki hayvani içgüdüler bile böyle bir şeyi hiçbir hayvana yaptıramaz. Sadece yaratık diyebilirim. Zavallaı bebeğim hastanede sürekli uyuyormuş! Yürüyen bebek yürüyemez olmuş travmadan. Tanrım daha fazla anlatamayacağım. O kadar sinir oldum.

Bir de haberde suçlu yaratıklara ve anne diyemeyeceğim o dişi yaratığa ne kadar ceza verilebileceğini anlattı. O kadar komik ki o minicik yavruyu incitmenin cezası. İnsan isyan ediyor. İnşallah en ağır şekli ile cezalandırırlar...

Böyle kirli bir dünyaya bir canlı getirmek doğru bir fikir mi, insan bunu sorguluyor.

Neyse kötü bir yazı ile başladım bunu biliyorum. Hepinizin morali bozulduğunu biliyorum. Bu pislikler ile dolu dünyada bunu ortadan kaldırmak için yapabileceğimiz hiçbirşey olmaması beni o kadar sıkıyor ki, kendimi çaresiz hissediyorum. Keşke yardım edebilsek, keşke çocuklara ve tüm insanlara yapılan işkenceyi önleyecek bir yol olsa, keşke herşey tertemiz olsa. Bu sadece bizim ülkemize ait bir sorun değil, dünyada çok ruh hastası var. Allah bizleri, sevdiklerimizi ve en önemlisi yavrularımızı her türlü kötülükten korusun...

İçinizi kararttım ama ilk postumda yazmıştım, hayatın her türlü rengi var, bugün bence siyah...