Wednesday, January 31, 2007

Şu sıskaların neresini kıskanayım! Hıh!

Hatırlarsanız iki üç hafta önce 38 beden bir pantolona sığmış ve hemen almıştım. Sonra da hiç giymedim, öööle duruyordu. Bu sabah hadi onu giyeyim dedim, hatta tüm kombinasyonu kafamda canlandırdım ve kıyafetleri hazırladım. Pantolonu giydim, zaten dar bir binici pantolonu, iyice dar, zor kapanıyor. Hadi üzerine zaten uzun tunik giyeceğim ama valla bir de patlarsa rezil olurum! Dolayısı ile çıkarttım, daha önce aldığım benzer bir pantolonu (ama 40 beden) aynı kombinasyona uydurdum. Ama bir canım sıkıldı sormayın.


Almanya'da diyeti hiç düşünmemiş, gelince de sadece öğlenleri az yeme şeklinde bir diyete takılmıştım. Kahvaltıları da abartmıyordum ama akşamları hani ne varsa yiyordum. Dün de iki kase aşure yedim mesela. Bu sabah o pantolon sinirimi bozmasaydı uzun süre öyle gidecekti belki de... Kıyafet karmaşasından sonra sabah kahvaltıyı aşırı kıstım, öğle ise eşimi ziyarete gittim ve sadece harika bir çorba içtik ve yanında bir dilim kepek ekmeği, akşam ise ıspanak yemeği ve yoğurt var evde. İki günlük bir şok diyet düşünüyorum. Çünkü malum cuma evdeyim ve güzel yemek denemelerim olacak. Eminim yiyeceğim. Ama haftasonu tekrar şoka girmeyi düşünüyorum. Çünkü BU BÖYLE OLMAYACAK ARKADAŞLAR!







Bir de bir arkadaş Münih fotograflarını yollamış. Orada bir Alman gecesinde saksafonlarıyla gösteri yapan ve tüm erkeklerin hayranlığını kazanmış kızları anlatmıştım. Bu incecik çırpı bacaklı :-P kızları böyle fotoğrafta görmek benim kilolarımı daha çok yüzüme vurdu:-(Düşünün kızlar o mini mini kıyafetler ile masalara bile çıktılar. Showu tahmin edin artık. Soldaki resim ise ilk sahne kostümleri, yani giyinik halleri:-) Arada zayıf kızlara bakıp rejimimi kendime hatırlatmak iyi olacak sanırım:-) Amaannnn gönüller hoş olsun, zayıf ama mutsuz olacağıma böyle normal kilolu (tamam biraz üzerinde) olmak daha iyidir beaaa!

Bu arada öğlen eşime uğrayıp rahat mı durdum, hayır, utanmadan alışveriş yaptım. Valla utanmadım çünkü kendime birşey almadım, çüş artık diye. Hep oğluşa çalıştık. Pantolonu çok ama sweet shirt'ü pek yyoktu. Aslında güzel kazak ve hırkaları var ama anası kılıklı oğluş kalın şey giyemiyor! Onlar da dolabın derinliklerinde birine verilmeyi bekliyor! Bu nedenle kalın olmayan şeyler aldık ve hoştu...

Neyse, kilo vermeden alışveriş yok bana! Ayakkabı bile! (Belki sadece o Guess çanta:-)) O kadar! Bahar geliyor hala 65 kiloyum. Oysa 3 ayda 59 olurum diyordum rejimimin başında. Gerçi 5 kilo verdim ama öyle duruyorum oynamalar ile. İşi ciddiye alıyorum kızlar! Kaçının ben geliyorum!!!

Tuesday, January 30, 2007

Çılgın günün ardından...

Allahım... Bugün ekstra çılgın bir gündü. Toplanmaktan toparlak olduk. 11 de başlayan toplantı gereksiz uzatmalar, bol bol sohbetler (aslında tek kişi konuştu, anılarını filan anlattı, biz dinledik, müşteri işte...) nedeniyle 2.5 saat sürdü vebizim ofisten 3 kişi içeride hapis olduk. Yani toplasan yarım saatte biterdi aslında. Ama biz illa muhabbet edeceğiz! Neyse, sonrasında işler feci birikmişti, 80 sayfalık İngilizce bir şartname kontrol edilmeyi bekliyordu. Bu şartname çözme işini sevmiyorum ama kimseye de emanet edemiyorum. Bu arada bir sürü problem araya giriyor ve kendi içimizde toplantıcıklar, hatta toplantı içinde toplantılar yapıyorduk (yani bir proje üzerinde çalışırken başka bir projede sorun olabileceği aklıma geliyor, ilgili çalışanı çağırıyor, onunla da orada problemi çözüyorduk, karman çorman ama işimiz bunu gerektiriyor bazen)

Neyse saati beş buçuk ettim. Oğluş da ben de daha iyiyiz ama bana bazen öksürük krizleri geliyor ki toplantıdan da bir iki kez çıkmak durumunda kaldım. Neyse ki yabancı değillerdi ve o ara adam anılarını anlatmakla meşguldü...

Dün akşam oğluşa uzun zamandır istediği bir PC oyun aldım, hani karne hediyesi olsun diye. Orjinal oyun olmasına rağmen ucuz sayılırdı. Aklınızda olsun, Yaşilköyde havaalanının karşısında yeni bir Bimeks açıldı ve herşey epey ucuz. Ama kalırsa tabi. Mesela 2 dolara wireless mauselar varmış (aslında 28 dolar) ama ilk gün peynir ekmek gibi bitmiş. Bazı parçalar çok ucuz geldi, gerçi bilgisayar ve teknoloji ürünleri ile ilgili harika bir bilgim yok, ama bildiğim fiyatlar ile kıyaslayınca ucuz. Geçen hafta da aşkıma cep telefonu (aslında şu HP nin hani bilgisayar da olan minik teknoloji harikasından) piyasadan 300 dolar daha ucuz olduklarını iddia ediyorlar ki yaklaşık doğru ama her yeri gezmek lazım... Eşim 7 yıldır aslında hala iyi denilebilecek, zamanının en kral cep telefonunu kullanmakta ısrar ediyordu. Ama cep telefonu onu her an bırakabilirdi. Zira kendi kendine kapanmalar, mesajları yavaş göstermeler gibi hoş olmayan belirtiler veriyordu. Ben de sevgililer gününde ona bu cep teli alacaktım, baktım fiyat uygun şimdiden hediyesini aldım. Memnun oldu canım. Eski cebiyle vedalaşması çok hazindi:-P

Neyse, oğluş da hediyeden mutlu oldu. Bilirsiniz çocuklar tatilde sıkıldım diye başınızın etini yer evde... Bu şekilde iki hafta oyalanacaktır. Ben de bir iki gün de olsam yanında olacağım. Canım oğluşum benim, çok eğleneceğiz. Gerçi ben akşamları oğluşla hep iyi vakit geçiriyorum. Çalışan anne olmak ilgilenmeyen anne olmak demek değil. Tam tersine ikimiz de birbirimizi özlüyoruz ve çok kaliteli vakit geçirebiliyoruz ailecek. Sonuçta önemli olan geçirilen vaktin miktarı değil, o vaktin kalitesidir. Buna kesin inanırım.

Konudan konuya atladığımın farkındayım ama inanın beş dakika dinlenmek için yazıyorum, kusura bakmayın. Yarın inşallah yazarım birşeyler... Şu şartnameyi hatmedeyim de:-)

Sunday, January 28, 2007

Hastalık, hastalık, hastalık...

Oğluşun hastalığı bana da geçti arkadaşlar. Cuma akşamından beri hastayım. Bir kırıklık, bir kırgınlık, bir yorgunluk, özellikle de kuru öksürük. Oğluşun da benim de bademciklerimiz alındığı için en ufak üşütmede öksürük başlıyor. Geçen uyuyamadığım ve sıcaktan bunaldığım akşam balkon kapısının önünde terli terli oturursan olacağı budur diyorsunuz, duyuyorum. Annem gibi konuşmayın lütfen!

Bu hastalık nedeniyle evde yemek ve ortalık toparlamak harici hiçbirşey yapmadım. Zaten yapamazdım da... Azıcık hareket etsem feci terliyorum ve yoruluyorum. O nedenle cumartesi akşamı yemek sonrası mutfağı toparlarken artık evdeki iki adama isyan ettim. Yarın benden yemek memek beklemeyin, artık yemek mi yaparsınız, dışarıdan mı getirirsiniz bilmem diye! Pazar saat 10 da kalktığımda eşim benden önce kalkmıştı ki bu çok ender olurdu. Allah Allah dedim! Bir baktım kahvaltı hazırlıyor. Evin küçük adamı yazık hala öksürüyor! Neyse, portakal sulu, çeşit çeşit peynirli, güzel bir kahvaltı hazırlamış aşkım sağolsun. Bu hazır yemek bulma olayı ne güzelmiş! Erkek olsaydık keşke... Tabi kahvaltı sonrası masayı da topladı ama mutfak temizliğini benim gibi yapamaz diye girdim, biraz düzelttim filan...

Pazar öğlenleyin oğluşun arkadaşları ile Burger King buluşması vardı. Onu orada bırakmak istemediğim için eşimle onlardan uzak bir köşede oturup birşeyler yedik. Fast Food olayını sevmem ama kırk yılın başı fena olmuyor. Tabi kalorisi oldukça fazlaydı... Amaaaannn, zaten hastayım kalori hesabı yapacak halim yok, bulmuşum hazır yemeği işte. Tabi bizimkilerinBurger King toplantısı öyle yemek yiyip bitecek türden değil. Koca çocuklar oyun havuzunda bile azdılar. Birisi nerede bunların anası diyecek diye ödüm patladı. Tez elden sıvışırdım valla, ben tanımıyorum diye:-) Neyse bir buçuk saat kadar orada takılıp bilimum sıcak içecekleri tükettim, çok boğazım ağrıyordu... Sonra kuaföre uğrayıp bir fön çektirdim ki gözüm gönlüm açılsın aynaya bakınca...

Şimdi işteyim ama ruhum evde uyuyor. Yıkılıyorum aslında, ciddi yorgun hissediyorum kendimi. Ama ne yapacaksın, işler beklemez. Bu cuma izin alıp oğluşla birşeyler yapmak istiyorum, malum tatil. Belki perşembe de alırım. Geçen yıldan 6 izin günüm kaldı, Mart sonuna kadar tüketmeli... Haftaya da eşimle iki gün izin alıp ailecek birşeyler yapmayı planlıyoruz. Bir yere gitmeyeceğiz ama dinlenmek ve ailecek birarada olmak iyi olacak.

Bugün pek içacı yazılar yazmadım, kusura bakmayın. Hani sürekli hastalıktan bahseden yaşlı kadınlara döndüm. Ama bir aydır çok iyi olamadım. Münih'te nazar mı değdi ne:-)

İyi bir hafta diliyorum...

Thursday, January 25, 2007

Insomnia!

İnsanların yüzde bilmem kaçı (şimdi hatırlayamıyorum ama ciddi bir rakamdı) hayatlarının bir döneminde mutlaka uykusuzluk çekiyorlarmış. Benim de böyle bir dönemim olmuştu. Ertesi sabah sıkıntılı bir proje ile ilgili bir toplantım vardı ve nedense o gece üçe kadar dönüp durmuş ama uyuyamamıştım. Ertesi sabah hortlak gibiydim. Oysa saat 11 gibi yatar, hemen uyur ve uykusuzluk diye birşey bilmezdim o zamanlar... Hatta odada ışık da yansa, televizyon da olsa farketmezdi...

Sonra o proje iyice ciddiye bindiği gibi yine o firmanın bir benzeri projesi de yine aynı sıkıntılar ile işin içine girdi. O dönemim kabus gibiydi. Üçer milyon dolarlık iki projenin takibini tek ben yapıyordum ve aslında teknik bir elemandım. O zamanlar müdürlük sıfatım bile yok, teknik danışman diye geçiyorum. Bizim şirketten kimse yok ki aslında genel müdürümüzün devreye girmesi gerekli stresli toplantılarda bile yapayalnızım. O dönem uykusuzluklarım doruk noktalara ulaştı. Kendi kendime saçma sapan uyku ilaçları alıyordum ama ne bünye ise onlar bile işe yaamıyordu. Gözler cin gibi, yatakta duruyordum.

Uykusuzluk çekenler bilir, herkes horlar ve mışıl mışıl uyurken ayakta kalan olmak çok acıdır. Ertesi günleri yolda uyuklayıp duruyordum. O sıralar evim işime çok uzaktı o nedenle aradaki yollar benim uyumam için ideal saatleri oluştururdu. Ama bu sefer de eğer public transport yapıyorsam son durakta insanlar tarafından uyandırılıyor, adeta zorla kaldırılıyordum. Tanrım ne kötü günlerdi.

Neyse, iki büyük işi de aldık (aldım), çözdük, sorunsuz işi yaptık ama benim uykusuzluk artık kronikleşmişti. Yani sorun kaynağını yoketmek de işe yaramadı. Bu arada bu konuda tıbbi yardım aldım doktorlardan... Sonra olay Allaha şükür çözüldü ama ben hep ya uyuyamazsam diye yatarım yatağa, korku ile...

Dün de uzun zamandır, belki bir yıldır ilk kez uyku tutnmadı. Aslında koltukta film izlerken uyukluyordum, hatta filmin sonunu kaçırmışım, eşim geri aldı ve bir daha izledik. Sonra oğluşu yatırdım, biraz daha oturduk. Erken yatalım dedik, yattım ve tam uykuya dalarken benim oğluşun öksürük krizi tuttu, kalktım onunla ilgilendim. Sonra yattım ki cin gibiyim. Bir gıdım uyku yok! dön babam dön. Belki alışık olmadığım erken bir saatte yatmak da iyi olmadı. Oğluş çok öksürdü yazık. İlaç söktürüyor, keşke yatmadan vermeseydim. Sonra kesildi neyse de rahatladık.

Bir de ev nasıl sıcak! Sıcağa zaten hiç dayanamıyorum ama eşim üşüyor. O nedenle kalorifer kısık da olsa geceleri yanıyor. Kalktım kapattım, biraz salonun balkon kapısını açıp önünde oturdum. Ohhh ne iyi geldi. Aslında geçen yıl yatmadan yatak odasının kapısını açıp iyice buz gibi yapıyor, sonra yatıryordum ama eşimin hiç hoşuna gitmiyordu bu durum. Hatta bazen iyice azıp gece bir ara pencereyi açıyordum. Bu sene korkudan yapamıyorum. Eşim hemen tutuluyor.

Sonra sızmışım. Aslında saat bir ancak vardı ama erken yattığım için çok dönüp durdum, sıkıntı bastı ve eski günlere dönmekten korktum. Allahım koru, bir daha uykusuzluk çekmeyeyim...

Neyse ki bugün cuma, yoksa şuralara dağılırdım... Akşam Metroya gidip alışveriş yapmam lazım.

Bu arada yarın evde somon ızgara yapacağım. Lunch Box'ta somonun yanında beyaz bir sos getiriyorlar. İçinde yoğurt ve mayonez olabilir, belki içinde çok minik soğan, emin değilim. Bu tip bildiğiniz bir sos var mı? Varsa tarifini verir misiniz arkadaşlar?

Öptüm sizi, haftasonu bol bol gülün, eğlenin. Bu gece sabaha karşı kalkıp Avusturalya world cup (tenis) final maçını izlemeyi düşünüyoruz ailecek. Sharapova ve Williams karşılaşacak. Kaçırılmamalı! Akşam da buz pateni bayanlar finali var. Ohhh süper!

Wednesday, January 24, 2007

Aşure...

Yağmur Damlacıkım (ben ona öyle diyorum) dün bloğunda Muharrem ayı ve Aşure gününden bahsetmişti ya, benim de aklıma aşure günü ile ilgili bir anım geldi. Aslında çok hoş bir olay değil, o nedenle anı denir mi bilemem.

Oğluşa hamileydim. Kaç aylık hamileydim tam hatırlayamıyorum ama herhes hamileliğimi biliyordu ve göbiş de belliydi. O sıra bizim bulunduğumuz koca alan camekan bölmeler ile odalar halinde birbirinden ayrılmıştı. Burası teknik bölümdü... Diğer taraftaki sekreterya, muhasebe, satınalma vs. gibi bölümlerdeki kızlar ile samimiydim. Bir ikisi ise biraz kıskançlık gösteriyorlardı ama yine de görüşüyorduk. Bu bir iki kişiden bir tanesi Aşure gününde aşure yapmış ve tüm departmanlara kase kase dağıtmış. Hani diğer katlardaki holdingin diğer şirketlerine bile...

Bizim teknik bölümde ise o sıra sadece 3 bayanız. Bir arkadaşım geldi, ..... aşure yapmış, herkese dağıtmış, bak bir bize getirmemiş, harisliğinden filan dedi. Aslında aşureyi pek sevmem. Sadece tatmak adına bir iki fasulyesinden almak dışında yemem. Ama o sıra hamileyim ya, aman Tanrım canım nasıl çekti, nasıl bozum oldum. Yani normal zamanda hiç kafayı takmam, hatta arkadaşıma boşveeeer derim ama cidden çok koydu olay bana.

Neyse günlük anne ile konuşma telefonumu yaparken anneme bu durumu anlattım. O sene annem yapmamıştı aşure nedense. Dedi ki komşu vermişti ama sen sevmiyorsun diye ben yedim, ama merak etme tekrar isterim. O yıllarda annemle altlı üstlü oturuyoruz ve komşularımız sağolsun çok iyiler, zaten gençkızlığım o apartmanda geçmişti... Eve bir gittim, çeşit çeşit, tabak tabak, desen desen (kaselerden bahsediyorum) aşureler. Aman ne sevindim. Belki hepsini yedim! Sonra ise hem her yıl aşure yaptırdım anneme kendi adıma (bilmem olur mu ama yapamıyorum), hem de iştahla yedim. Bu sene ben denesem mi bilemiyorum, belki beceririm.


Bu hikayeden çıkarılacak sonuçlar:

- Aman ha etrafınızda hamile biri varsa aşure vermemezlik etmeyin, başka birşey de dağıtıyorsanız samimi olmasanız bile onu atlamayın,
- Hamilelere yemek ile ilgili hatırlatıcı dedikodu yapmayın, O kız söylemese belki haberim olmayacaktı(yoo olurdu, herkes kaşık kaşık yiyordu valla)
- Anneler hamile kızınız varsa aman aşure günü hazırlıklı olun,
- İyi komşular edinin...
- Aşureyi sevin,


Aslında bu tam aşure günlük bir yazı oldu ama idare edin artık...

Tuesday, January 23, 2007

Alamanlar, Türkler

6 yıldır bir Alman şirketinde çalışıyorum, dolayısı ile 6 yıldır Alamanlar ile beraber çalışıyorum ve Almanya'da yaşamamama rağmen onları iyi tanıdığımı düşünüyorum. Yılda 2-3 kez de oraya giderek onları iyice gözlüyorum. Hatta Wish ile sadece gözlemekle kalmıyoruz artık tüm hareketlerini yorumlamaya ve cidden onları anlamaya çalışıyoruz. Ama mantaliteler tamamen ters, farklı hatta alakasız.Gerçi bence Almanlar eskiye nazaran biraz bizlere benzemeye, katılıklarını azıcık kırmaya başlamışlar. Biraz düşündüm, farklarımız neler, bizim onlara karşı artı ve eksilerimiz neler. Almanya'da yaşayan arkadaşlar eklentiler yapacaklardır mutlaka. Bunlar sadece gözlemlerim:

1) Kesinlikle biz daha pratik zekalıyız. Problem çözme yeteneğimiz kesinlikle daha fazla. Onlar düz giden ve iyi bildikleri konularda cidden çok iyiler ve çok iyi iş çıkartıyorlar ama biz mesela bu ofiste her konuda, herşey biliyoruz veya yeni öğrenip apayrı bir iş yapacaksak da bunu çözüyoruz. Problmeler karşısında çözüm üretebiliyoruz.

2) Kesinlikle çok kaliteli mal üretiyorlar. En ufak bir promasyonumuz bile özenliydi fuarda. Kesinlikle form follows function, fakat bizde function follows form. Ne yazık ki bizde eksik olan kaliteye verilen önem ve özen. Tabi çok kaliteli markalarımız var fakat ne bileyim birçok şey de o kadar kalitesiz ki! Hem de şaşırtıcı markalar!

3) Adamlar AR-GE yani araştırma- geliştirmeye önem veriyor, bizde ise taklit var ve iyi de taklit edemiyoruz bence. Yoksa formu, estetiği iyi olmuş ama eğreti bir işlevselliği varsa ne işe yarar?

4) Arkadaşlıktan bihaberler. Kaç yıldır beraber çalıştıkları adamları tanımıyorlar. Tanısalar bile birbirlerine gitmiyorlar, en fazla bahçede mangal yapmaya gidiliyor. Bizim orada çalışan ne kadar çok insan tanıdığımıza şaşıyorlar nedense. Ne yapalım, iletişimde olduğumuz insanlara mööö gibi mi davranalım, konuşacağız elbet.

5) Aslında kendi içlerinde çok yalnızlar ve bundan hoşnut değiller. Hatta bence konuşmaya hasretler. Bindiğimiz taksilerde eğer biz konuşursak adamları susturmak mümkün olmuyor. Ya da birisi ile konuşursak kurtulmak zor olabiliyor. Benim gibi birini bile sıkabiliyorlar konuşma ile. Bizi ise söylememe gerek yok. Gerçi bu konuda artık biz de Almanlaşıyoruz. Yani komşularını tanımayan tipler olmadık mı?

6) Donuklar, biz ise capcanlıyız.

7) Saygılılar, birbirlerine, çocuklara saygılılar. Herkes birbirine günaydın diyor filan. Biz ise neredeyse karşılaştığımızı döveceğiz.

8) Trafik düzgün, rahat, sinirsiz. Kamyon şöförleri eli ile de buyrun diyerek ve gülümseyerek yol veriyor. Tanrım biz ne zaman böyle olacağız? Ben de saygılı ve sakin insanlar grubu istiyorum.

Bu arada asla yıllar önce Almanya'da diri diri yakılan aileyi unutmayalım. Irkçılık her şekli ile kötü! Allah bir daha öyle bir felaket göstermesin. O insanlar sadece Türk oldukları için öldürüldüler. Aslında o zaman keşke daha büyük bir tepki gösterseydik. Tıpkı şu an ırkçılığa gösterdiğimiz ortak tepki gibi... Kimse farklı olduğu için öldürülmesin, küçümsenmesin...

O kadar uzar gider ki bu... Aklınıza gelen olursa ilave edin.

Öptüm sizi...

Monday, January 22, 2007

Hayatımda bilmediğiniz beş şey...

Bir Mimarın Günlüğü (bmg) bloğunun sahibi meslektaşım beni sobelemiş. Ne güzel! Kuğucuğum, duyuyor musuuuuun, sana kaç kez dedim bir ebe sobe olayı başlat diye!

Neyse bmg arkadaşımızın bloğuna buradan basıp girmenizi isterdim ama nasıl olacak bilemiyorum. O nedenle yan taraftaki linklerden girebilirsiniz. Konu "hayatımda bilinmeyen beş şey" Aslında ben bloğumda o kadar çok konuşuyorum, pardon yazıyorum ki bilinmeyen ne kalmış olabilir ki... Yani sakladığım bir gerçek yok ki... Bu nedenle ancak şimdiye kadar yazmadığım beş şey olabilir. Sonra düşündüm, benim hakkımda önemli ne olabilir diye, valla sorunca birden insanın aklına gelmiyor. O nedenle çok önemli gerçekler söyleyeceğimi sanmayın, aklıma ne gelirse işte:-)

1) Gözlerimin renkleri birbirinden farklıdır. Valla! Yani şöyle oluyor: Aslında iki gözüm de yeşil ama birinde azıcık bir kahverengimsi leke var. İlk başta ve içeri mekanlarda çok belli olmuyor. Ama gün ışığında, dikkatli bakınca belli oluyor. Yani ürkütücü değil ama şaşırtıcı. Çok samimi arkadaşlarımın bile yıllar sonra, ya senin gözlerinin rengi başka başka! dediğini bilirim. E günaydın yani...

Bu olayı kendimin farketmesi ise 4-5 yaşımda oldu. Hüç unutmam, kendimi aynada incelerken (kokoş kız ne olacak) farketmiş, bir şok geçirmiştim ve ciddi anlamda korkmuştum. Hemen anneme koştum ve anne ben hastalandım dedim. O da gülümsedi ve bunun bir hastalık olmadığını anlattı, durumu izah etti. Bu bilmem kaç milyonda bir olan bir durummuş ama asıl ilginci daha da belirgin olmak üzere ciciannemin kızının da aynı durumda olmasıydı. Mavi gözlerinden biri hareliydi yani... Düşünün bilmem kaç milyonda bir olan bu olay bizim apartmanda iki kişiye rastlamıştı. Ben doğmadan annem o kıza çok bakmış sanırım, zaten öğrencisiydi:-)

2) Aslında renkli ve sıcak bir izlenim veriyorum size dimi? Ama görünüşüm biraz soğuktur. Yani en azından ilk etapta. Sanırım koruyucu bir kalkanım var. Eğer tanıştığım bir insanı sevmezsem o kalkan kalır, ama elektriğim tutarsa da benden iyisi olmaz. Biraz da tipim soğuk gibi duruyor ama aslında beni tanımak lazım, önyargılı iseniz ne kaprisli, ne burnu büyük diyebilirsiniz. Şu benim bloğumdaki profile resmime bakın. Benim soğuk olduğum anlardaki halime o kadar benzettiğim için koydum onu. Ama aslında valla öyle değilim. Zaten insanlar beni tanıyınca çok şaşar. Ya beni çok severler, ya da nefret ederler (ki herşey karşılıklıdır bilirsiniz:-))

3) Ağabeyimle ilgili yazılarım var, çocukken çok yakındık ama şu sıralar aramız biraz limoni. Küs değiliz tabi ama biraz soğukluk var. Çok ihtiyacım olduğu halde bana yardım etmedi, hatta tam tersi arkamdan vurdu diyebilirim. O nedenle kırıldım biraz ona. Ama düzelir tabi. Et tırnaktan ayrılır mı? O da sonra anladı tabi durumu... Bakalım ne olacak?

4) Çocukluğum ve genç kızlığımdaki, hatta evliliğimin ilk yıllarındaki en yakın arkadaşımı yıllardır arayıp sormuyorum. Aslında hep arayan bendim son zamanlarda. Hatta 3. kez evlendiğini (ilk ikisi aynı kişi idi) annesinden çok sonra duydum. Haber vermedi bile. O nedenle ben de aramadım. Geçen yıl beni aradı. Sonra benim elim bir türlü telefona gidemedi. Neden bilmiyorum ama içimden gelmiyor. Oysa onu özledim. Ne kadar yakındık... Hiç bir problem olmamasına rağmen koptuk. Belki gözden ırak olan gönülden ırak olur lafı doğrudur???

5) Aslında bunu daha önce de çıtlatmıştım ama bugün ciddi bir boyutta hissettiğim için söylüyorum: Şu an evde olmak isterdim, ev kadını olmak isterdim. Kariyermiş! Palavra! Yaptık işte kariyeri de çocuğu da, artık dinlenmek istiyorum. Yarın ne olur, ne hissederim bilmiyorum ama şu an evde olmak istiyorum.


Doğaçlama oldu arkadaşlar. Daha sık ebeleme sobeleme yapmalıyız. Bir süre sonra ben de bir anket düzenleyim mi? Ne dersiniz.

Aslında sobelenecek çok arkadaşım var. Kuğu buralarda olsaydı ilk onu seçerdim ama yok. O nedenle sık yazanlar arasından seçiyorum, bloglarına girmek için yandaki linkleri kullanın lütfen: BUTTERFLY, YAĞMUR DAMLASI, AYÇİÇEĞİ... Hadi bakalım görelim, sizler hakkında bilmediğimiz 5 şey nedir?

Sunday, January 21, 2007

Acı Vatan Alamanya...

Arkadaşlar hoşbuldum. Hülya Koçyiğitin 1960 ların sonu veya 70 lerin başında oynadığı filmde betimlendiği üzere Acı Vatan Almanya'dan döndüm. İki günlüğüne biryerlere gitmek akıl karı değil, inanın çok yoruldum. O neydi yaaa! İki gün boyunca fuardaki standımızda dikildik, gelen Türk misafilerle ilgilendik ki inanın öyle akın akın gelmiyorulardı. Beklemek, dikilmek çok sıkıcı ve aptalca. Bir şey yapmadan duramamayan bir tipim. Hayır, orayı bırakıp başka yerleri de gezemedik. Sadece yan holdeki bir firmada bulunan bir firma ile toplantımız vardı oraya kaçtık. Onun dışında pek birşey yoktu.

Bizim standın hakkını vermek lazım. Üst katları ile 2000 m2 civarında devasa ve etkileyici bir standdı. Kimse kimseyi bulamadığı için herkese telsiz vermişler. Biz Türklere vermek kimsenin aklına gelmedi nedense, üvey evladız ya. Neyse, biz zati Türküz, birbirimizi buluruz:-)

Almanyayı çok sevdiğimi söyleyemem ama garip bir huzur da bulduğumu itiraf etmeliyim. Adımınızı attığınız andan gidene kadar stres olmayacağınızı bilmek ilginç bir duygu. O sakinlik bazen sizi ambale ediyor, salaklaştırıyor. Hani sakinleştirici alıp kal gelmiş gibi oluyorsunuz. Fuarın karmaşasında bile gizli bir dinginlik vardı...

Bu sakinlik ve huzur belki iki günlüğüne hoş geliyor ama bir yerden sonra sinir bozucu olmaya da başlar. Motorlaşmış bir hayat, donuk mavi bakışlar, sessiz bir tonda yapılan mesafeli konuşmalar bir yerden sonra sizi geriyor ve sıkıyor. O nedenle ülkemi hiç bir yere değişmem. Ve inanın biz Türkler olarak aslında çok akıllı, problem çözücü, pratik zekalı, yetenekli ve çalışkan insanlarız, kesinlikle bunu kabul edelim. Tek eksiğimiz organizasyonsuzluk. Çok büyük bir potansiyelimiz var... Kendimizi kesinlikle küçük görmeyelim ve kendimize güvenelim...

Aslında sevgili arkadaşım Wish ile çok eğlendik orada. Ciddi ciddi hayatımda en çok güldüğüm iki gündü diyebilirim. Standda otururken, dolanırken, yani iş yapmadığımız anlarda insanlar ile ve olan olaylar ile dalga geçtik, eğlendik. Çok aç kaldık çünkü yemek arasına çıkamama gibi salakça bir pozisyonda bulduk kendimizi (Türkler olaraktan)... Neyse önemli değil, eşek olanın sırtına semeri koyan çok olurmuş... biz eğlendik ya yeter... Eğlencemiz uçakta başladı. Uçakta bol bol kaynattık... Uçak inişe geçince ben makyaj yapayım da soluk soluk Almanyaya inmeyim ayıp olur dedim:-) Başladım komple makyaja. Hiçbirşeyi de eksik bırakmıyorum. O sıra hava muhalefeti nedeniyle uçak bir sarsılmaya başladı ki sormayın. Ben bu tip şeylerden etkilenip korkmam. Uçakta herkes bağırıyor, bir hareket, bense sakin sakin makyaj yapıyorum. Wish de bana şaşıyor, bir milim hatasız makyaj yapıyorum diye. Dahası hiçbir korku tepkisi yok bende. Bunu düşününce bizi bir gülme aldı. Biz gülerken ağlıyoruz sanan öndeki 3 Alman korku dolu gözlerle bize baktı, tabi bizi gülerken gördüler. Ama bizim gülmemiz artık durdurulamaz bir hal almıştı. Hani bazen size de olur değil mi, bir türlü susamazsınız. Neyse güle oynaya indik. Hayır yani düşeceksek de Allah korusun ağlasak ne yazar değil mi?

Sonra da bol bol güldük işte. İlk akşam şirketin tüm dünyada çalışanları ve misafirlerinin katıldığı dev bir organizasyon vardı. Tipik Alman yemekleri, eski Alman kıyafetleri içindeki çalgıcılar, yine eski dağ kıyafetleri içindeki garsonlar, Alman müzikleri (durmadan ve durmadan, hatırlayın: Heidinin müziği tipinde bir sürü benzer şarkı), bira:-) Almanların, özellikle de günyedekilerin yaz kış tercih ettikleri ama aslında yaz içkisi olarak uzmanların önerdiği buğday birasından yudumladım ben de... Efes Gusto adı altında bunu üretmeye başladı. Bence bir deneyin. Bu birayla birayı kiralamış değil satın almış oluyorsunuz (tuvalete gitme ihtiyacı daha çok az oluyor da...) Ama tadı tipik biraya çok çok benzemiyor, nefret de edebilirsiniz. Ben seviyorum.

Alman yemekleri olarak yiyebildiğim bir tek o güzel patatesleri ve brokolidir. Etleri zaten hep domuz. Bir de öküz eti vardı.... Iykkkk... Resmen yemek büfesinde öküz eti verilen kısımda bufalo resmi vardı!!! Yani yemekleri pek bana uygun değildi. Bir de mini mini elbisele içerisinde 4 tane fıstık kızın (ki gördüğüm ender güzel Alman kızlarındandılar) oluşturduğu bir müzik grubu masaların arasından dolaşa dolaşa saksafon çalıyorlardı. Özellikle erkeklerin hayranlığını kazandılar, kadınlarınsa kıskanç bakışlarını:-) Resimler çektik. Arkadaşlar bana yollayınca bloğumda yayımlarım...

Bu arada ben sadece bizim vatandaşlarımızın karşısındakine baktığını, süzdüğünü ve hatta bakışları ile rahatsız ettiğini düşünüyordum. Ama bu Alamanlara bir haller olmuş, kadını erkeği sizi baştan aşağı süzüyor. Wish ile bana o kadar çok bakıldı ki biri bize şaka mı yapıyor tribine girdik. Hani biz bilmeden tüm Münih anlaştımı ne diye. Neydi o yaaa. Valla bir hoşlar! Belki salaş, özensiz ve donuk Alman kadınlarından bıkmışlardır ve biz değişik gelmişizdir ne bileyim, ya da herkes herkese bakıyor öyle mööö gibi...

Aslında daha bir sürü şey var ama artık sonraya kalsın. Bir de mimar arkadaşım bmg beni sobelemiş, yaşasın. Yarın onları yanıtlayacağım ve içinizden bir kaçını sobeleyeceğim.

Bu arada Kuğuuuuu ne oldi sana, neredesin. Veee salıncakta iki kişi bloğuna giremiyorum, niye, neden, nasıl? Çözüm?

Renkli haftalar...

Tuesday, January 16, 2007

Görüşmek Üzere...

Sabahtan bloğumu açmaya çalıştım ama açılmıyor. Hiçbirşey ekrana gelmeden bitti yazıyor ve ekran bembeyaz kalıyor. Bilmiyorum aynı şey size oluyor mu, başka bloglarda sorun yok.

Biliyorsunuz yarın Münih'e gidiyorum. Yapı Fuarında 2000 küsur metrekarelik bir standımız var, orada iki gün duracağız, Türk müşterilerimizle ilgileneceğiz ve fuarı gezeceğiz. Bu fuar işleri çok yorucu oluyor, iki senede bir yapılan bu fuara geçen sefer gitmemiştim çünkü bayramla çakışmıştı ve bayramımı işle asla öldüremem, ailem ile olmak herşeyden önemli gelir. Dört sene öncekinde ise yorulduğum kadar hiç ama hiç yorulmamıştım. Bir dakika oturamadık. Hayır, Almanlar hiç kendilerini yormuyorlar, belli saatler ayaktalar, yemek molalarında asla orada değiller ama biz sürekli ayakta, yemek filan hakgetire, azıcık otursak genel müdürümüz surat asıyor. Sanırım insan olarak dünyaya gelmedik de biz farkında değiliz... Akşamaları da müşterileri yemeğe götürdük, aslında eğlenceli sayılırdı, güzel bir İtalyan restoranına ve bir Yunan restoranına gitmiştik. Yunan restoranında Tarkan çalmışlardı... Rakı içmeyi seçenler Türk rakısı yudumlayabildiler. Hayatımın en lezzetli kalamar dolmasını burada yedim, inanın harikaydı... Koca bir balık geldi ortaya, daha önce ben masadakilere balığın yanağını çok severim demiştim, bu balık geldi, yanağı benimkinden büyük:-) Sadece onu yedim ben de...

Neyse, bu sene o kadar yorucu olmaz umarım... Zaten bir buçuk gün orada dikileceğiz!!! Cumartesi de geri geleceğim inşallah. Kazasız belasız geleyim de. Uçak olunca ne olursa olsun insan geriliyor.

Aslında evimden ve ailemden uzaklaşmayı hiç sevmiyorum ama sonuçta bazen gezmek de güzel oluyor değil mi?

Kendinize iyi bakın. Haftaya Pazartesi görüşmek üzere...

Eski komşuluklar...

Ben küçük bir kızken, nasıl desem biraz şımarıktım, biraz kaprisli, tutturdu mu tam tutturan bir tiptim. Yani birşey istediğimde sahip oluncaya kadar çabalardım. O şeye sahip olmak için yaptıklarım her denileni yapan uysal, uslu bir kız rolü oynamaktan mutsuz, üzgün görünmeye; ağlayıp zırlayıp tutturmaktan, kendini yerden yere atmaya kadar değişirdi. Aslında çok kez tutturmazdım ama birşeyi kafaya takmaya göreyim! Aslında bugün değişen bir şey yok ama sonuçta istediklerimi almak için çok uğraşıyorum, vazgeçmiyorum ve kendimi yerden yere atmam gerekmiyor çok şükür:-) Evet, yine şımarığım belki ama sevdiklerime, yani eşime, bazen annişe, bazen oğluşa... Yani bunu çekebileceklere ve bıktırmadan, dozunda.

Küçükken de elbbette şımarıklığımı beni sevenlere yapardım. Yaşadığımız apartmanda en küçük olduğum ve sanırım sevimli bişey olduğum için herkes beni severdi ve şımartırlardı, el bebek gül bebek tipindeydim. Bir de daha önce anlattığm gibi ölen ağabeyimin acısı üzerine yapıldığım için ailem üstüme pek bir düşerdi. Dolayısı ile 5 katlı apartmanın tüm katlarında hüküm süren bir küçük kızdım işte... Bunu bolca kullanırdım.

Konumuz şu: Bir gün annem yine alışverişe gidiyor (kime çektiğim belli değil mi?) ve beni alt kat komşumuz, ama beni kızı, torunu gibi seven cicianneme bırakıyor. Yaş 4-5 filan... Bizim apartmanın her katının mutfağı çok geniş (hatta annem orayı o kadar büyük tutmasalar da bir oda yapsalardı derdi, koca evde ne yapacaksa o ekstra odayı)bir ışıklığa bakardı. Dolayısı ile kim ne yemek yaptı, kim ne konuştu, kim kimle ne yaptı, kim hapşırdı (hani çok yaşa demek için) herkes bilirdi. Şimdi ben ciciannemde mutlu mesut oynarken birden harika bir koku burnuma geldi. Ama ne harika, o güne kadar alışık olduğum komşu yemeklerine benzemiyor. Hala burnumda... Neyse cicianneme tutturdum o yemekten istiyorum diye. Ama hamile kadınlar gibi aşeriyorum. Ciciannem ışıklıktan tüm katlara seslendi sen mi yapıyorsun diye ama olumlu bir yanıt gelmedi. Sonra anlaşıldı ki yeni taşınan 5. kat komşularına ait. O güne dek onlarla hiç tanışılmamış, ama ben tutturmuşum bir kere. En üstten bir kafa beliriryor, ben kete yaptım, canı çektiyse vereyim diye. Ciciannem hemen çıkıyor, keteleri alıp getiriyor ve yiyorum. Sonuçta huzura kavuşup tekrar meklek kimliğime bürünüyorum.

İşte Engin teyzeler ile tanışmamız böyle oldu ve en iyi dostlarımızdan biri oluverdiler. Bundan sonra sadece kete değil bir çok lezzette bana da pay düştü:-) Benden 3 yaş büyük kızları ve 5 yaş büyük oğulları bana ciddi abla ve ağabeylik yaptı, Engin teyze 40 yaşında tekne kazıntısı kızını doğurduğunda ise artık ablalık yapma sırası, belki de ilk kez bana geçmişti...

Eşi Mehmet amca ki sarı çizmeleri vardı, müteahhitlik yapardı ve o sıralar bayağı ünlüydü. Sarı çizmeleri o sıralar sık sık sel basması nedeniyle aldığı lastik botlardı ve adı Sarı Çimeli Mehmet Ağa olarak kalmıştı. Okula başladığım ilk gün okula gelen bilumum akraba, konu komşu tayfasından biri de oydu... Hatta ben annemi tutturduğumda annemin sınıfını arayıp ona götüren de o olmuştu.

Annem çok gezenti bir hatun olduğu için genelde evde olmazdı. Ben evde yalnızsam ev çok büyük olduğu için hırsız var korkusu yaşardım. Balkona çıkınca kendimi güvende hissederdim ama duvarda dolaşan kertenkeleler (evet kertenkele) beni korkuturdu bu sefer. Hemen Engin teyzeye bağırırdım. İçeride hırsız var, burada da kertenkele derdim, O da anlayışla hadi bize gel derdi:-) Az değilmişim...

Engin teyzeler lazdı ve harika laz yemeği yapardı. Benim damak tadım da bu nedenle bu yemeklere alışkın oldu. Hatta öyle abarttım ki yaptığı hamsili keki bir tek ikimiz yerdik Engin teyze ile karşılıklı... (Not: hamsili kek tuzludur, hatırlayın ki laz böreği de tatlıdır)

Onların bizim için yaptıkları yardımlara karşı annem de onlara çok yardımcı olurdu. Çocukların derslerinde özellikle. Fakat bir gün mutluluğun ve zenginliğin doruğundaki bu aile Mesedesleri ile korkunç bir trafik kazası geçirdiler.(kesin göze gelmişlerdi o dönem) Karı koca aylarca evde her tarafları kırık yattılar. Çocukların bakımları, ev temizliği, yemek konusunda annemle ciciannem yardımcı oldular, akrabaları değil.

Düşünün, artık böyle komşuluklar kaldı mı? Eğer bu tip komşulara sahipseniz inanın çok şanslısınız. Ben pek o kadar şanslı değilim, ama yine de bir iki iyi komşumuzun hakkını da yemeyelim...

Sunday, January 14, 2007

Neler yaptım, neler aldım :-P

Stefanel Mağzasını seviyorum. Sevmemin aslında tek nedeni 38 bedenlerine girebilmem! Daha önce hatırlarsınız 38 beden bir binici pantolonu almıştım. Cumartesi günü aldığım etek de pantolon da 38 beden idi. Şimdi bu kadın hala alışveriş mi ediyor diyorsunuz, duyuyorum. Tamam cumartesi birşeyler aldığım doğru, ama karşılığında birşey vermedim. Yani durum şöyle: Stefanele ait bir hediye çekim vardı ne zamandır. Zayıflamadan bunu kullanmam diye inat ettim bir dönem ve sonra da neredeyse unuttum! Perşembe akşamı Stefanelden bir cep mesajı geldi, indirime girdik diye. Birden bu çekler aklıma geldi. Madem zayıflamam çok hızlı gitmiyor, o halde indirimi kaçırmamayım bari dedim.

Cumartesi eşimle gittik alışverişe. Yüzde elli indirim vardı ve herşey tükenmiş değildi iki günde. Aslında çok fazla parça buldum diyemem ama beğendiklerim kendi adıma doğru seçimlerdi. Bir tane kloş etek, bir dar ve dizde pantolon (çizme ile çok güzel duruyor ve zayıf göösteriyor aklınızda olsun ama ben uzun tuniksiz giyemiyorum) üstüne uçuk pembe ile yavru ağzı renk arası bir tunik ve içine bir atlet aldım. Hediye çekim 1 lira bile farketmeden karşıladı tesadüf! Eşim ve tezgahtarın almam için ısrar ettiği mercan rengi tuniği valla almadım. İşte budur!

Sonra çin yemeği yiyelim dedik, sebzeli çin eriştesi istedim ama beğenmemiştim, kesinlikle ben daha iyi yapıyorum. Çok soya sosu koymuşlardı. I- ıhh... Sonra oğluş için (aslında biz de kaşındık, kabul) profiterol sipariş ettik. Siparişi alan çocuğa dedim ki, bak çocuum, üstüne sakın çikolata kırığı filan koyma! Yani sadece sosu olsun dedim. Çocuk anlamış gibiydi, paketleri aldık, o ara oranın işletmecisiyle konuşmaya daldık çünkü tanıdıktı... Neyse eve bir geldik, profiterolu açtım ki ne göreyim, üstünde sosu yok, sadece kremalı toplar. Kan beynime hücum etti. Adamı aradım, birazdan kalkmış kendi getirmiş sosunu. Ama ne harika bir profiteroldü! Evet itiraf ediyorum, yedim hem de bolca, gece bir de kalktım zeytinli poğaça yedim. Yedim de yedim. Ama olsun 38 bedene giriyorum ya:-)

Oğluş biraz ateşliydi cumartesi günü, şımardı durdu bana. Pazar günüm ise temizlik ve yemekle geçti full... Saat beşe kadar koşturdum, sonra kuaföre gidip saçımı kısalttım, katını biraz arttırdım. Saç biraz kendine geldi. Malum perşembe Münihe gidiyoruz, Almanya Türk kadınlarını bakımlı görsün dimi?

Sizler neler yaptınız? Değişik birşeyler var mı? Yoksa temizlik, yemek, çocuk bakımı ve alışveriş arasında gidip geldiniz mi?

Thursday, January 11, 2007

Hayal kuralım...

Arkadaşım Wish ile bazen hayal kurarız... Deriz ki, burada ne işimiz var, şimdi dışarıda olmalıydık (E tipi cezaevindeyiz sanki) Sonra dışarıda neler yapabilirdik bunları hayal ederiz, bu hayaller sözde ikiz villalarımızın sözde havuzlarında içki yudumlamaya kadar gider:-)

Bugün de öyle bir gün aslında. Cuma, hayırlı, güzel gün, dışarıda güzel bir hava, ışıldıyan bir güneş var. Hakikaten şimdi evde olmak vardı, sonra Wish ile buluşup güzel bir kahvaltıya gitseydik, mükellef bir kahvaltıdan sonra harika bir Türk kahvesi içip sonra dolaşsaydık Boğaz'da,sahilde, arada bir banklara oturup seyretseydik denizi, köpeklerimiz peşimizde mutlu dolaşsalardı (köpek mi, köpeğimiz tabi yok ama bu hayal unuttunuz mu?) Sonra atsaydık kendimizi güzel bir alışveriş merkezine... Para sorunu olmadan ne istesek alsaydık, anında vurulduğum bir çizme bulsaydım, 37 numarası kalmış olsaydı, sonra yorulsaydık, paketleri şöförle (:-P)arabaya yollayıp şık fakat sevimli, sıcak bir yere öğle yemeğine gitseydik, orada sevdiğimiz arkadaşlarımız da bize katılsaydı(mesela sizler),iyice bir kaynatsaydık kız kıza, sonra güzel bir filme gitseydik sinemada, mısır patlağı yiyip hiç kilo almasaydık, çıkışta bir kuaföre uğrayıp saçımıza başımıza baktırsaydık, evlerimize ayrılırken ertesi günün planını yapsaydık, evime geldiğimde aşçıma bügün ne yemek olduğunu sorsaydım :-P, hizmetçiler etrafımda dört dönerken (offf sıkılırım) bir yandan kahvemi yudumlayıp bir yandan blogları kontrol etseydim, okuldan gelen oğlumu karşılayıp ona hoşgeldin öpücüğü verseydim, sofra düzenini ayarlayıp makyajımı yapsaydım, aşkımı bekleseydim... Eşim gelince ona bir yorgunluk viskisi hazırlasaydım(bakınız Dallasın tüm bölümleri) şaraplı, mumlu bir akşam yemeği yeseydik... Sonrasında zaten hep yaptıklarımızı yapmak isterim, aile sıcaklığını, başka ne hayal edilir ki... Gün bitseydi...

Wednesday, January 10, 2007

Alışveriş, alışveriş, alışveriş, alışveri, alışve, alı, aaaa....

Birileri beni tutsun, birileri beni durdursun. Tam bir alışveriş çılgını oldum, hayır bu tarif yetersiz! Tam bir alışveriş manyağı oldum! Ayağımı dışarı çıkarttığım anda birşeyler alıyorum. Sadece ev ve işyeri sınırları içerisinde masum, kendi halinde ve sakin bir kadın portresi sergilerken (biraz abarttım galiba) dışarı adımımı atar atmaz çanavarlaşıyorum...

Hatırlarsanız kendime Gucci çanta alacağım diye hayal kurarken kredi kartımın limiti doldu ve Yılbaşı öncesi hiçbir alışveriş yapamadım. Neyse ki hediyeler alınmıştı ama ben daha bişiler alma hayalleri kurarken Allahın sopası olmadığında dolayı böyle bir durum ile karşılaşmıştım. O bir hafta sudan çıkmış balık gibiydim. Yeni yıl öncesi elimdeki nakit ile idare etmek aslında bize bayağı bir tasarruf sağladı. Sonra kredi kartı borçları ödenip tertemiz,sıfır bir sayfa ile hayata başlarken kendi kendime bundan sonra alışveriş yok, sadece ihtiyaçlar diye tembihleyip durdum. Ama iç huzurumu kaybetmiştim, belki de geçen haftanın o garip melankonisinin saklı sebebi buydu. Hiçbişi almıyordum... Hatta markete gidip sadece ihtiyaçları alıp çıkmak bile beni bir tuhaf yapmış olabilirdi...

Bu hafta ise YKM den daha önce alıp ilk giyimimde düğmesi ile büyük bir sorun yaşadığım AR-GE harikası!!!!!!!! bir etek ceket takımı uzun uğraşlar ve konunun ancak üst makamlara giderek çözüldüğü (zaten nedense alt kademedekiler hiçbirşeyi çözemez) bir mal değiştirme vakkası yaşadım ki bu takım oldukça pahalıydı (neden almışım zaten anlamıyorum) Bu ne dedmekti? Parası ödenmiş bir malın yerine bir o kadar mal almaktı, yani alışverişti. İşte herşey bundan sonra başladı, beni kimse tutamadı. Aldığım etek ceket normal sezon fiyatından alınma, fiyatının karşılığını asla vermeyen tuhaf bir İpekyol ürünüydü ki sorunumu size sonra anlatacağım... Oysa şimdi herşey indirime girmişti, bu durumda ihtiyaçlara yöneldim öncelikle. Fakat çeklerin daha yarısını harcadım, hafta içi akşam 7 den sonra ancak bu kadar gücüm oluyor.

Bir adet kabin boy, kırmızı, şık bir bavul, iki adet önü bilumum taş, boncuk, fiyonkla işli minik kazaklar, bir adet yine işli hırka, bir adet metalik gri (Allahım yine mi gri) yarasa kollu, önü açık bir tunik (bakınız 80'li yıllar modası) tabi içine giymek için gri bir atlet... Aslında çizmelere baktım ama iğrençti, bu sene çizme beğenemiyorum nedense. Benim beğendiklerimin de numarası kalmamıştı, zaten indirimden dolayı hiçbirşey kalmamıştı. Anlayacağınız indirim sonrası 270 YTL civarına inen çizmeler kapış kapış gitmiş! Bir de ayakkabılara baktım. Yılan derisi, önü hafifçe açık altı platform yüksek topuk bir ayakkabıyı beğendik eşimle ama 370 YTL deyince hadi oradan dedik. Bir de indirimde bir Steve Madden ayakkabı vardı ve fiyatı çok iyiydi ama tek kalmış 37.5 numara büyük geldi tabi.

Neyse aç, yorgun evimize döndüğümde kendimi alsında çok iyi hissediyordum. Oğluşum, aşkım ve cicilerim yanımdaydı:-)

Ertesi gün işe giderken artık başka birşey almayacağım, kalan çeklerle de nemlendirici filan alırım, artık bu sezon birşeye ihtiyacık yok diyordum. Öğlen güzel güzel çalışırkene birden şeytan beni dürttü. Eşime gideyim de başbaşa bir yemek yiyelim dedim. Yani cidden amacım en saf duygularla eşimle güzel anlar geçirmek ve bir tas çorba içmekti. Biraz erken çıkmışım (Allah Allah) o nedenle eşimi beklerken Mangoya bakayım dedim. Amanın indirimde herşey! Herkes atmaca gibi birşeyler alıyor. Bense sadece bakıyorum. Zaten Mango pek hoşuma gitmiyor son yıllarda nedense, herhalde yaşlanmaktayım:-P Amma velakin birden dün aldığım yarasa kollu tuniğin içine sadece atletin olmayacağını, kışın bu şekilde pek giyilemeyeceğini düşündüm. Hem o bir de kısa kollucaydı. Bu sene kısa kollu elbiselerin içine dar, ince, uzun kollu, siyah boğazlı kazaklar giyiyorlar, tunik içine de tabi... Bu nedenle böyle bir parça buldum, sadece 11 YTL. Aldım, ne zararı olacak ki! Sonra orada daha fazla eğlenmeyip çıktım ki bu başarıdır, ihtiyacın olanı al ve çık. Nine West'e sadece vitrinden baktım zaten çizmelerini hiç beğenmiyorum. Bir de değişiklik yapmıyorlar aylardır ne ise o... Ama onun yanındaki Kemal Tanca'da takılı kaldım. Dün gördüğüm Steve Madden ayakkabının çok daha şıkı oradaydı. Bu sıra eşim de geldi ve onu oraya sürükledim. Süet ayakkabıyı zati severim, bir de yanlarına ve topuk arkasına minki taşlar dizmişler, çok kokoş olmuş.

Neyse, sonrasını anlamışsınızdır, aldım tabi. Offf aslında ihtiyacım olmayan birşey ama ne yapayım. Sonra body shopa gittik ama sadece ihtiyacımızı alıp çıktık, kız beni kandıramadı ohhhh!

Aslında eşim de çok sever alışverişi, hayır o da gitmiş orjinal,İskandinav dizaynı çatal kaşıklar almış, ama ne şirin! Çok duru bir dizayn... O da hoş bir hediye oldu.

Tamam artık bişi almayacağım. Haftasonları dışarı çıkmadığımız sürece sorun yok ama bu haftasonu oğlana spor ayakkabı sözüm var. Ne olur sadece ayakkabı alıp çıkmayı başarsam!

Bir de haftaya Münih'e gidiyorum. Free Shoplar büyük tehlike. İhtiyaçlar: Viski (çok ucuza geliyor, evde dursun) İyi bir şarap, oğluşa sevimli bir iki şey, annelere nivea krem (değişmezdir, dışarının niveaları nedense daha iyiymiş), babama after shave, çukulatalar, eşime orjinal bir anahtarlık (koleksiyonu var)ve duş jelleri Bunun dışında birşey almamalıyım o kadar! Göreceğiz bakalım.

Tutmayın beniiiii!!!!!

Tuesday, January 09, 2007

Eski aşkım buz pateni...

Çocukken belki çoğu küçük kız gibi buz patenine bayılırdım. O zamanlar bilirsiniz televizyon tek kanallıydı ve programlar, onları takip edebilmek bu kadar karmaşık değildi. Gazetelerden tüm programları takip edebilir ve saatleri biz zavallı çocuklar için uygunsa izleyebilirdik. Misal; hangi dizi, hangi gün, saat kaçta bilirdik...

Sabırla beklediğim iki spor aktiviyesi olurdu: Biri Avrupa buz pateni, diğeri Dünya Buz pateni şampiyonaları. Biri Şubat gibi, diğeri de tam ayını hatırlayamdığım, ama ilkbahar başı gibi olduğunu tahmin ettiğim bir tarihte olurdu. Günler öncesinden anneme yalvarışlarım başlardı. Çünkü bu yarışlar Çarşamba akşamından başlar (son finaller), Pazar günü sona ererdi. Çarşamba ve Perşembe günleri, yani hafta içerisinde bunları izleyebilmem için annemden özel izin alınırdı. Çünkü bunun benim için ne kadar önemli olduğunu bilirdi ailem... Aslında ilk gün sanırım çiftler yarışması ve ikinci gün erkekler yarışması olurdu ve erkeklerin finalleri en sevimsizi olurdu benim için... Cuma gecesi hem standart olarak ertesi günün tatil olmasından, hem de doyasıya oturup o güzel sporu izleyebileceğim için benim için ne keyifli olurdu bir bilseniz...

Renkli Televizyonlar ya daha çıkmamıştı, ya da tek tüktü. Fakat TRT futbol maçlarını ve buz pateni yayınlarını renkli verirdi. Bizim alt katta Almancılar vardı ve buradaki evlerine renkli TV getirmişlerdi. Onu da Almanya'ya gittiklerinde bize bırakırlardı güvenlik için. Annem normal zamanda dokundurmazdı o emanet televizyona. Fakat buz pateninde açılır ve izlenirdi. Aslında ya daha renkli yayınların kaliteli verilememesinden mi, yoksa bizim ayarları yapamadığımızdan mıdır bilmem renkler cart cart çıkardı, ama olsundu, renkliydi ve buz pateniydi (futbol değil:-))

Anlayacağınız keyfime keyif katılırdı o günlerde ve küçük Renk hayranlıkla izlerdi o yarışları. En çok da buz dansını severdim, kıyafetleri, ilginç dansları, daha esnek kuralları ile bence en zevklisi o olurdu. Hatırlar mısınız, buz dansında çok ünlü ve cidden başarılı İngiliz bir çift vardı: Christofer Dean, Jane Torvill dçifti. Bolero müziği eşiliğinde sundukları performans herhalde bu sporun fanatikleri için unutulmazdır. Bir de kadınlarda Katerina Witt. Çok güzeldi, Brooke Shilds'e benzetirdim hafiften.

Pazar günleri ise derece alanların gösterileri olurdu ve bunlar daha show'a yönelik gösterilerdi. Zaten pazar! İçim bunlamış, bir de şampiyona bitiyor. Benim için pek hoş olmazdı anlayacağınız.

Daha önce bahsettiğim Almancı (kimse alınmasın Alamancı filan dediğime, durumu en esprili şekilde böyle izah ediyorum) komşumuz derdi ki, Almanya'da sadece finaller değil, en başından beri, yani tüm katılan yarışmacıların katıldıkları ilk yarışlardan itibaren TV'de veriyorlarmış. Ne özenirdim! Keşke burada da olsaydı derdim.

Küçük küçük kafamla, o kızlar gibi buz pateni yaptığımı hayal ederdim. Oysa o yıllarda bir Galleria bile yoktu ve dolayısı ile ortadaki buz pisti... Bu konuda o kadar genel kültür sahibiydim ki! Bir sene okullar arası bilgi yarışmasında bizi temsil eden grup o sene Dünya Buz Pateni yarışmasının hangi şehirde olduğunu bilememişti, oysa ben biliyordum, keşke orada ben olsaydım demiştim, zaten öncesinde yapılan sınavda aynı puanı aldığım halde beni değil, Yaşar'ı koymuşlardı kız çokluğunu bozsun diye. Oh olsundu. Demekki neymiş, sadece ders bilmek yetmiyormuş, genel kültür ve ilgi alanları da önemliymiş. Herkese duyurulur...

Neyse, yıllar geçti, ben büyüdüm, televizyonlarda bir sürü kanal çıktı, nerede ne var takip edemez olduk, TRT ye biraz küstük, uzaklaştık, demode geldi, takip etmez olduk, ilgi alanlarımız büyüdü, buz patencisiolamayacağımızı kabul ettik... Buz paten pistlerinin açılması da deneme isteğimi getirmedi. Ben artık buz patenini ancak rastlarsam izliyordum. Eurosportta tenis maçlarını kaçırmayız eşimle mesela ama buz patenini ancak rastlarsak izlerim. Tam böyle bir ortamda şu yarışma ortaya çıktı, hani Show TV de verilen, ünlülerin eğitilerek buz pateni yaptıkları yarışma. Aynı yarışmayı bir rus kanalında izlemiştim ama rusçam yok tabi, ona katılanlar ünlümüydü bilmem...

Bu yarışmayı izledim geçenlerde, juri berbat bir seçim bence, Ayşe Arman, Sema Çelebi ve bir reklamcı ki adını hatırlamıyorum ne alaka ki! Ayşe Arman herkesin fikrine karşı çıkarak jurinin çıkıntısı olmaya aday. Eee reyting kavga üzerine kurulu nasılsa, bu bağlamda iyi bir seçim olmuş aslında.

Bir de diyorlar ki, çocuklara buz pateni sevdireceğiz! İyi de pazartesi akşamı saat onda başlayan bir programı hangi çocuk izliyor söyler misiniz? Oğluş çok yalvardı, yarısını eski günlerimde benzer duyguları hissettiğim için izlettim. Ama benim izin alma çabalarım yılda iki kez olurdu, bu her hafta olmaz ki! Hafta sonu, doğru dürüst bir saate alınırsa çocuklar izler, sever belki ama bunca kavga dövüş, seviyesiz konuşma (kalçalarınla gündeme gelmek seni rahatsız etmiyor mu gibi) içinde çocuk ne kadar şey alacak o da tartışılır. Gerçi izledikleri hangi yayın seviyeli o da tartışılır ki ayrı post konusu.

Bir de puanlar çok saçma verildi. Kesinlikle yapılan dansa değil, kişisine göre verildi. Mesela, uzun boylu komedyen bir çocuk var, valla ad sormayın kim kimdir hiç bilmiyorum takipsizlikten, o erkeklerin en iyisiydi ama en düşük puanı alıverdi! Çok gülüyormuş, ciddi olsunmuş! Kadını kucağına bile aldı daha ne istiyorsunuz?

Neyse bakalım ilerleyen günlerde ne olacak göreceğiz... En azından eski dostum buz patenini anımsattı bana. Belki ben de bir gün denerim. Neden olmasın? Hem neden bunca senedir denemedim ki!!!

Buzsuz günler:-)

Monday, January 08, 2007

Gıcık Olduğum Tipler

Gıcık olmak ve tip kelimeleri aslında çok sevimsiz ve hatta seviyesiz, günlük hayatta pek kullanmam ama bugünlerde bazı insan tiplerine duyduğum hissi "gıcık olmak" çok güzel ifade ediyor. Bu nedenle burada kullanıyorum kusura bakmayın artık. Sıralama önem sırasına göre değil aklıma gelme sırasına göre yapılmıştır:

1)Kendilerini çok büyük gören tipler. Onlar dışında herkes önemsizdir, Onlar dünyanın merkezidir. Birinci dereceden yakınları (anne- baba- kardeş ve çocuk) dışında herkes onlar için dünyaya gelmiş ölümlülerdir.

2) En iyisini sadece kendilerinin bildiğini düşünen (sanan) tipler. Herşeyin en iyisini o bilir, o yapar, en iyi yemek tarifi onunkidir, diğerleri iğrençtir, en iyi hediyeyi o alır, o çok zevklidir falan filan. Sonsuza dek uzar bu falan filan...

3) İçten pazarlıklı tipler: Yüzüne güler,i arkandan iş çevirir. Özellikle son bir iki yıldır o kadar çok oldu ki çevremde, hatta akrabalarım arasında... Aslında öyle tipler olduklarını hissettiklerim ama oha artık bana da kötülük yapmaz diye düşündüklerim de vardı. Artık bu tip insanı hissederhissetmez hayatımdan çıkartıyorum. Eğer farkedemezsem de artık ne yapayım kazık yiyip oturuyorum ve onu hayatımdan yokediyorum. Bir de bu tipler bir efendi, bir ince, bir nazik görülürler ki sormayın. İnsanları kandırmaları kolaydır. Bir de arkanızdan vurunca kimseyi inandıramayabilirsiniz. Aaaaa çok iyi biri, nasıl yapar, hiç öyle biri değil gibi görülüyor sözlerini işitebilirsiniz.

4) Hayatta hiç birşeyden mutlu olamayan tipler: Hepimizin mutsuz olduğu konular ve dönemler vardır ama herşey de kendine dert edinilmez ki kardeşim. Yani bazı tiplerin mutsuz olmak için yaratıldığını düşünmeye başladım.

5) Hayatta hiçbirşeyi beğenmeyen tipler: Yaptığın yemeğe bir eline sağlık demez, evine gelir hiç birşeyini beğenmez ve bunu belli eder, özenir hediye alırsın bir teşekkür etmez, beğenmez (renkler ve zevkler tartışılmaz önemli olan düşünülmektir diye düşünürüm ben oysa ki...), hediye sepeti gelir, içindekilere laf eder mesela, düşünmüş yollamış, hem birçok kişinin hoşlanacağı şeyler... Bu da uzar gider, bu tipler 4 numara ile aynı sayılabilir. (birbirini içerir)

6) Bencil insanlar: Anlatmaya gerek var mı?

7) Aşırı kibirli insanlar: Yni hepimiz eşitiz şu hayatta kibir niye, neye, kime?

8) Kendi fikirlerini zorla kabul ettirmeye çalışan insanlar: Herkezin bir fikri vardır ve karşımızdakinin fikrine de saygı duymaluıyız. Tek bir doğrunun olduğu konumlar dışında tabi. Hayır tek bir doğrunun olduğu durumlarda yanlış bildiği halde ısrarla savunan insanlara da gıcık oluyorum, evet gıcık gıcık... Mesela ben kesim emin değilsem kesinlikle bunun doğruluğunu savunmam, o konuyu inceler emin olurum, bilmeden ısrar etmem.

9) Trafikte yengeç gibi yan yan sürenler. Bu sabah başıma geldi de... Oraya o beyaz yol çizgilerini süs diye yapmamışlar değil mi, aradan git diye yapmışlar. Yaptıkları şey sollamak filan değil, sana doğru yanaşıp vurmak herhalde.

10) İnsanların yüzlerine uzun uzun bakıp süzenler: Acayip rahatsız olurum. Neden süzüyorsun ki dimi? Hem de en çok yapanlar kadınlar. Bu tipleri kınıyorum arkadaşlar. Yurdışında direk ne diye bakıp duruyorsun diye soruyorlar. Bizde ise aman ayıp olur diye bişi söylenmez de... Ben diyorum bazen, bişey mi var diyorum.

11) Sürekli konuşan ve fakat karşısındakini dinlemeyenler: Bu tipleri eskiden çekiyordum şimdi direk dinlemiyorum, dinlemediğimi belirtiyorum ve oradan tüyüyorum. Bazen de sinir etmek ve eğlenmek için ondan çok konuşuyorum, ona konuşma hakkı tanımıyorum, o bunalıyor bu sefer... Önce dinlemeyi öğrenin değil mi? Hep beraber bol bol konuşalım.

12) Cimri insanlar: Tutum OK ama aşırıya kaçılırsa senin gibi cimri olmayan insanlara haksızlık etmiş olabilirsin...

13) Çocukların yanında sigara içenler: Ama en kızdıklarım hamileyken sigara içenler. Ve hatta ileri gidiyorum, sigara içmeyen insanların yanında sigara içenler. Sigara içen arkadaşlarım kusura bakmayın ama bunu büyük bencillik olarak görüyorum. Sigara içmek sizin tercihiniz, buna üzülsem de birşey diyemem ama ben sağlıklı olmak adına ve sevmediğim için içmiyorsan başkasının seçimi nedeniyle cezalandırılmamalıyım değil mi? Hele benim gibi dumanda katılan, nefes alamayan bir kişinin yanında bunu bile bile yapıyorsa bir insan ben ona arkadaş demiyorum...

13) Gelinlere kötü davranan anne- babalar: Bu konuda Allah şükür hiç bir derdim yok, eşimin ailesi inanın benim ailem gibi. Ama bu konuda şanslı olduğumu, pek çok kadının bu durumdan müzdarip olduğunu da biliyorum. Bloglarda okuyup şaşırıyorum. İnsan oğlunun eşini, ailesi olarak kabul ettiği kadını dışlayabilir? Nasıl ona kötü davranır ve oğlundan ayrı yere koyar?Kötü gelinleri de aynı şekilde kınıyorum. Bir aile olunacaksa biraz çaba göstermek lazım. Herşey tozpembe olamaz ama çabalanırsa neişeli ve mutlu bir aile oluşturulabilir...

14) Trafik canavarları: O insanlarla günlük hayatta çok iyi anlaşabilirsiniz. Yolda görüp bir şekilde konuşsanız a ne iyi biri filan diyebilirsiniz. Ama trafikte bu kişiler canavarlaşır. Sizi zor durumda bırakır, her türlü ihlali yapar, tuhaf hareketler ile trafiği mahveder. Dışarıda gördüğümüz normal, sizin benim gibi tiplerdir oysa (hepsi değil tabi, kadın- erkek iyice magandaları hariç)

15) Oturduğu yerde uyuyan, yattığı anda uyuyan ve hatta horlayan tipler. Ne diye gıcık oluyorsun uyuyorlar kendi halinde demeyin, kıs-ka-nı-yo-rum. Var mı diyeceğiniz.

16) Her şeye muhalif olanlar. Sen ne dersen de sana karşı fikirleri vardır. Bu karşıt fikre gerçekten inanıp inanmadıkları önemli değildir, sadece ters bir laf etmeleri lazımdır. Hatta sen bir şeye sinirlenmişsindir, birine anlatıyorsundur, o oradan çıkıp "ama sen haksızsın......" filan derler ve senin fikrinin tersini savunurlar. Zaten ben orada sinirlenmişim, zaten senle konuşmuyorum beni daha sinir mi edeceksin. İlla da tersini söyleyecek.

17) Aşırı kıskançlar: Kadın erkek ilişkisindeki kıskançlıktan bahsetmiyorum. Aslında onun da aşırısı iyi değil. Ama burada bahsettiğim iş veya özel hayatını kıskanan kadınlar ve hatta erkekler. Herkes kendi işini yapsın! Başkasının başarısını ne diye çekemezler ki! Sonra arkadan kuyu kazmak başlar. Hanginizin başına gelmedi ki!

18) Çok uyuyan tipler: Hayat kısa, uyanın ve günü yaşayın. Buna gıcık olamam ama sizin adınıza üzülürüm.

19) Mızmızlar: Hep sızlanır, hep sızlanır. Bir yere gidersiniz hiç birşeyi beğenmez, hep şikayet eder. Huzurumu kaçıran herkese sinir oluyorum bu günlerde zaten... Neyse ki bu tiplerin aşırıya kaçanlarını da hayatımdan temizledim veya en azından biraz düzelip kabul edilebilir kıvama geldiler.

20) Haber vermeden misafirliğe gelenler: Aslında hepsine gıcık olmuyorum. Çok sevdiğim kişiler gelebilir, çok yakınlarım da ama evimin durumu karışık olabilir, ikranm edeceğim birşeyim olmaz dimi, ben de özensizliği hiç sevmem. Çok rahatsız olurum ne bileyim. Artık cep telefonu diye bişey var değil mi?

21) İşlerinde özensiz insanlar: Basit bir bakkal da olabilir, bir manav da, şık bir mağaza da, bir mimarlık bürosu da... İşini düzgün yapmayana, kalitesiz yerlere ve kalitesiz mallı satanlara, iş hayatında toplantılara geç kalanlara siznir oluyorum, ne yapayım?

22) Randevularına geç gelen, daima bekleten tiplere de...

23) Düşüncesizlere de...

24) Tabi müzmin yalancılara (pembe yalanlar tartışılabilir)


Daha çoookk var ve ben bu kadar yazabildim. Şimi iş hayatı ile boğuşacağım. Lütfen eklemeler yapın ve fikirlerinizi de bekliyorum.

Güzel günler, umarım kimseye gıcık olmayız bugün.-)

Sunday, January 07, 2007

Gri bana yakışmıyor:-)

Arkadaşlar, daha iyiceyim, üstelik pazartesi olduğu halde. Çok mutlu mesut kalktığımı söyleyemem ama sonuçta her pazartesi sendromu bu etkiyi yapıyor.

Zaten cuma günü öğleden sonra biraz kendime geldim, hani silkindim... Her cuma akşamı gibi keyifli bir akşam geçirdim. Cumartesi ise vergi iade zarflarını yazmakla geçti. Günde üç öğün yemek ve 4-5 kez kahve yapmak dışında hiç bir iş yapmadım diyebilirim. Neyse ki binlerce fişi bir günde yazma becerisi gösterdik. İki kişi birden hızla çalışınca böyle oluyor.

Oğluşun ve eşimin neşemin geri gelmesinde çok etkili olduğunu söylemeliyim. Bazı tipler vardır mesela eşi sinirli ve üzgünse hiç takmaz hatta tersine daha çok sinir eder. Sinir olurum bu tiplere... Bu arada yarın sinir olduğum tipler yazısı yazmayı düşünüyorum. Eklemelerinizi ve katkılarınızı isteyeceğim tabi... Bugünlerde sinir olduğum tip sayısı arttı zaten!

Neyse cumartesi gecesi bir film, hadi bir film daha, hadi bir film daha diye diye saat üçte uyandık. Pazar sabahı 10 gibi uyandığımda aynı "ölü bir köpek" gibi hissediyordum kendimi (bakınız- ya da dinleyiniz Jethro Tull, feeling like a dead dog şarkısı ) Bezgin, yorgun aynı geçen haftanın ruh halinde. Fakat oğluma sık sık söylediğim bir şey aklıma geldi. Mutsuz olmak için illa birşeyler aradığında, küçük şeyleri kendine dert ettiğinde, güzellikleri görmediğinde ona şöyle söylerim. İki yolun, iki seçeneğin var, ya mutlu olursun ya mutsuz, seçimini sen yapacaksın... Bunu düşünüp silkelendim ve kendime geldim. Pazar günü 3 öğün+ pazartesi ve hatta salının yemekleri, ev temizliği, oğluşun İngilizce çalıştırılması ile geçti. Oğlumla ben yeni yıl itibarı ile günlük yazmaya başladık. Gelen ajandalardan birinde gün ikiye bölünmüş durumda, bir tarafına o yazıyor, diğerine ben. Komik oluyor. Aynı olaylara farklı bakış açılarımız bizi eğlendiriyor. Mesela demiş ki: Yine ingilizce çalıştık, 5 saat ders, 10 dakika ara, bu adalet mi? Oysa bence tam tersiydi ya neyse:-)

Bu arada son postumda kolejleri yargılıyormuşum gibi bir hava mı doğmuş ne? Yazılarımı takip edenler bilir, ben yaradılışım icabı hiç birşeyi yargılamam, sadece fikrimi diğer durumu da inceleyerek söylerim. Zaten yazımda da belirttim, kolej devlet okulu farketmez hepsinde aynı sorun var. Fakat ne yazık ki şu bir gerçek ki uyuşturucu satıcıları mantıken de daha çok paralı insanlara yanaşmayı tercih eder. Ve eğer çocuğun bunu alacak parası varsa ve kandırılmışsa çevresindeki çocuklar da etkilenir. Mutlaka Devlet Okullarında da sorun var ve oraların daha başı boş olabileceğini kabul ediyorum. Ama en acısı ne biliyor musunuz? Okulların Devlet Okulu ve Özel okul diye ayrılması (anadolu koleji, fen lisesi vs. de var tabi) Nerede eğitim eşitliği? Çok acı, bugün bu ayırımdan söz etmemiz hem çok acı, hem de çok ayıp aslında... Ülkemizdeki uçurumlar daha ilkokulda, hatta anaokulunda başlıyor. Çok acı...

Güzel bir hafta diliyorum, yarın sinir olduğum tipler yazım olabilir, eminim siz de bana katılacaksınız...

Thursday, January 04, 2007

Yılbaşı ertesi melankonisi...

Ne bileyim, tadım yok. Neden tadım yok bunu bilemiyorum. Allah'a şükür bariz bir sorun yok ama yeni yıl başladığından beri tadım yok. Yani durgunum, o neşem kayboldu gibi. Bir falda bu yıl artık çocuksuluğunuz bitecek, yerine akılcı biri gelecek, olgunluğa erişeceksiniz falan filan diyordu. Doğru mu çıktı nedir? Neşemi ve çocuksu yönümü yitirmiş olabilir miyim? İyi de ben öööle olgunlaşmak filan istemiyorum. Yılbaşı akşamı tam 12'ye on kala fotoğrafların silindiğini dehşetle farkettiğim andan beri neden bu sakin, hüzünlü, melankolik ruh hali içerisindeyim? Ne oldu bana?

Sonuçta giden sadece bir iki fotoğraf, fakat bu bir doyma noktası mı oldu nedir? Küçük ve anlamsız problemlerim çok mu birikti? Bunu da sanmıyorum çünkü hayatımın problemli olduğunu söylemek kesinlikle şımarıklık olur, hele ki çevremde o kadar sorunlu insan olduğu halde... Aslında kendimi mutlu hissetmeliyim. Mutsuz da değilim ki, sadece bazı anlar kendimi durgun hissediyorum. Hiç mi mutlu olmuyorum? Hayır oluyorum elbet ama eskisi gibi değil. Aslında oğlum ve eşim bu sıralar tek mutluluk kaynağım, varlıklarından huzur duyuyorum, onlarla film izlemek, oğluşla didişmek, konuşmak, eşimle bir kadeh şarap içmek mutluluk veriyor. E daha ne diyeceksiniz değil mi? Ne bileyim....

Arada bir böyle olur mu size de? Hayır bana çok sık olmaz da. Bazen sinirli hissedebilirim, kızgın, kırgın ama durgun ve melankolik değil! Hem de nedensiz yere.

Annem mutlaka hissediyor bu durumu ama hep başım ağrıyor filan diyorum (aslında yalan değil, başım da ağrıyor) Şimdi ne oldu diyecek! Gerçi kendi de mutsuz görülüyor bu sıralar, üstelik çoktan beri. Ben de neyin var dedikçe birşeyim yok yalanını söylüyor. Artık ben de sormuyorum yoksa daha çok içim bayılacak. Ana kız mutsuz mutsuz oturuyorum.

Yoksa büyüyor muyum:-P Yaşlanıyor muyum? Kendimi geri istiyorum, yaşadığım şu histen nefret ediyorum... Umarım geçici bir durumdur ve bir iki güne kendime gelirim... Hem bugün Cuma...

Bu arada dün bir kolejde yapılan uyuşturucu partisini gösterdiler haberlerde. Çok üzüldüm ve çocuklarımız adına korktum. Zati dokunsalar ağlayacak bir ruh hali içerisindeyim, çocuk tacizleri, dayakları, ölümler, kavgalardan gına gelmiş... Kolej veya devlet okulu, uyuşturucu kullanımı gençler arasında çok yaygın. Allah çocuklarımızı korusun. Yalnız kolejlerde bu işin daha fazla olabileceğini ve çocukların birbirinden daha çok etkilenebileceğini düşünüyorum. Çünkü bu çocukların parası var ve arkadaşlar arasında etkileşim o yaşlarda çok fazla. Tanınmış bir kolejde okuyan kuzenim okul çevresindeki neredeyse tüm seyyar satıcıların aslında uyuşturturucu sattıklarını ve lise dönemindeki çocukların çoğunun kullandığını anlatmıştı. Biz de dolayısı ile onu ve okulu sıkı takibe almıştık kendi çapımızda. Onu kötülüklerden ne kadar koruyabildik tam emin olamayız ama okulu kazasız belasız bitti de rahatladık! Tabi illa kolej olması gerekmiyor... Bu haberlere konu olan Kolejin hangisi olduğunu bilen var mı? Öğretmen ve yöneticiler daha dikkatli olsunlar lütfen, daha çok takip etsinler. Sadece parayı alıp insanları eğitir gibi yapmasınlar...

Çok güzel bir haftasonu geçirmenizi diliyorum. Haftaya daha şen şakrak ve renkli yazarım umarım:-) Bugün biraz grimsiyim...

Wednesday, January 03, 2007

2007'NİN İLK MERHABASI...

Selam:-)

2007'nin 3. gününe geldik bile... Tatilin de son günü:-( Neyse en azından yarın pazartesi değil. İki gün çabucak geçer diye düşünüyorum. Ama yarın o kadar çok işim olacak ki! Biliyorsunuz yurtışı İle bağlantılı çalışıyoruz ve tatil öncesi onlar tatildi ve birikmiş bir sürü sorunlu iş var elimde... Aslında sıkıcı iki gün olacak. Neyse şimdi düşünmemeye çalışıyorum.

Şu an yalnızım. Oğluş babaannesinde, eşim ise işleri çok olduğu için işyerine gitti. Offf... Ev temizledim ben de biraz. Tatilim nasıl mı geçti? Aslına bakarsanız tam anlamıyla dinlendim. Cumartesi işyerine bir uğradık eşimle çünkü bir müşterimizden sepet gelmiş ve içinde peynir filan varmış. Cuma günü nasıl olduysa bizi üçte bıraktılar. Çok şaşırdım ama sevindim tabi. Eve erken gelip oğluşu beklemek çok hoştu. Arkadaşı ile geldiler, birşeyler yediler filan. Bizim ev yılbaşı öncesi çok şenlikli olduğu için (ağaçlar, ışıklar, bol çukulata filan) çocuklar çok seiyorlardı bizde olmayı. Neyse cuma akşamı işte kalmış bir arkadaş sepetin geldiğini ve peynir vs. olduğunu söyledi. Biz de hem bizim oradaki Tepe'ye bir hediye değiştirmeye, hem de sepeti almaya iş yerine geldik. Bir de güzel kahvaltı yaptık. Neyse sonrası temizlik,yemek, zeytinyağlı dolma sarmak vs. Pazar günü ise güzel bir kahvaltı yapıp, kahve faslından filan sonra ki saat 10.30 da kalıkmıştık, anne- babamıza gittik. Önce benim anneme uğrayıp bayramlaştık, sonra onu da alıp eşimin ailesine gittik.

Yeni yılı aile büyükleri ve eşimin yeğeni ile kutladık. Bir ara 17 yaşındaki oğlumuz (eşimin oğlu) arkadaşları ile uğradı, ev partisine gideceklermiş... Harika yemekler vardı. Doğrusu ya zeytinyağlı yaprak dolmasından başka bir şey yapmadım ben. Hepsini annem yapmıştı eline sağlık... Valla rejim tam da düşündüğüm gibi güme gitti.

Saat tam 12 olduğunda elimizde babamın aldığı maytaplar, Göztepe sokaklarında birbirine vurulan tencere kapaklar olduğu halde balkondaydık... Biraz gürültü, biraz şamata ile kuladık o anı. Bir yıl ne çabuk bitmişti...

Tombala neden artık zevk vermiyor? Bir kez oynadık çocukların ısrarı ile. Onlar bile ikinciye tutturmadılar. Kavga dövüş tabu oynandı ama yetişkinler için olduğundan çocuklara laf anlatmak çok zor oldu. Şimdi gündem kelimesini oğluşa nasıl anlatayım ki. Mikado oyunu da mızıkçılardan dolayı çabuk son buldu. Gecenşn en beklenilen anı çekiliş oldu. Eşimle ben çocukları oyalamak için çekiliş düzenleriz. Minik bir sürü hediye alırız, herkez 3-4 kez çeker. İçinde çocuklara yönelik hediyeler daha fazlacadır ama büyük için hediyeler de vardır. Çocuklara büyük hediyesi gelirse hemen bizle değitirirler. Bu işin sonunda herkez kendi işine yarayanı almıştır bile. Mesela ben hep mumları, havlıları, lavanta keselerini topladım:-)

Gecenin hayalkırıklığı ise şu oldu: Dijital fotograf makinamızla sabahtan beri bir sürü çekim yapmıştım. Hani şu Amerikalılardan özendiğim ağaç altı aile pozlarından tutun da harika yılbaşı sofrasının resimlerine, ikili pozlardan aile büyüklerinin anı niteliği taşıyacak resimlerine kadar... Ne yazık ki oğlum birşeyleri kurcalarken hepsini silmiş! Tam onikiye on kala farkettim ve feci bozuldum. Ciddi üzüldüm. Anıları kaydetmeyi severim... Neyse ne yapalım... Aynı hayal kırıklığını 1992 yılında filan ağpbeyim yaşamıştı. Minik bir çam ağacı süslediğimiz hatta Yılbaşı şapkası yaptığım filan bir yılbaşı idi... Ağabeyim birsürü hoş resim çekmişti. Ama bir baktık ki içinde film yok. Bunu farkettiğimizde pijamaları giymiştik...

Neyse sonraki günler hep dinlendim. Hiç bir iş yapmadım. Bir sürü film izledik. Hoştu yani. Yarın sabah nasıl kalkacağım bilemiyorum:-)

Yiyorum, yiyorum, yiyorum. Ama yarın rejim var:-) SÖZ..