Tuesday, February 27, 2007

Oyuncak dostlarımız...

Artık bitmek bilmeyen hastalık muhabetinden sıkıldım, sizi de sıktım. Bugün diyetten de bahsetmek istemiyorum, iyi gidiyor diyebilirim. Bugün sevimli birşeylerden konuşalım kızlar. Nostalji yapmayalı uzun zaman oldu. Oysaki benim bloğum bir anlamda anı bloğu değil mi?

Çocukluğumuza dönelim: Çocukluğumuzun o sevimli, içten, saf ve güvenli günlerine. Çocukken en çok sevdiğiniz şey neydi? Alınmasını en çok istediğiniz şey? Sizin en yakın dostlarınızı oluşturan şeyler ne idi? Çoğumuz buna oyuncak cevabını vermez mi? Bugün oyuncaklarımızdan bahsedelim, hadi...

1) Yumuşak oyuncaklar: Benim ilk oyuncağım ayıcık Tombiş olmuştu. Bu basit, yumuşak ve cidden tombiş bir oyuncak ayı idi... Kahverengi, siyah gözlü, düğme burunlu bir yaratıktı Tombiş. İsmini kim koydu, neden koydu, kim aldı hatırlayamayacağım kadar da eski bir dosttu... Annem ona yelek filan örmüştü , ne komik:-) Geceleri beni yalnızlıktan kurtarırdı canım benim. Bir gün annem onu yıkamış ve akşama da kurumamış. Ben de bütün gece ağlamış ve "Tombişim, bizi ayırdılar Tombişim" diye duygu sömürüsü yapmışım. Annem de bıkıp Allahından bulsun diyerek yanıma ıslak ıslak vermiş. Ben de iç geçire geçire uyumuşum. Sonra yanımdan alıp başka bir yumuşak dostumu, sosis köpeğimi yanıma koymuş kandırmak için. Onu da severdim gerçi, ama Tombiş kadar değil. Bir eşek, bir paylalço, bir süslü giyimli zenci kız (adını Esmeray ve esmeralda koymuştum) diğer hatırladıklarımdan bazıları...

2) Tahta oyuncaklarım vardı, çok küçüktüm. Hani tahtadan üçgenler (kapı alınlıkları), sütunlar, köprüler filan... Onlarla şehir yapardım. Ne tatlı anlardı onlar... Mimarlık heveslerim acaba ilk onlar ile mi başladı?

3) Biraz daha büyüyünce legolar en büyük aşkım olmuştu. Annemin çok zengin bir velisi vardı. Bir gün bir gittim ki koskocaman bir kutu içinde lego ev seti! Ama ne ev. Babası yurtdışından getirmiş... Hani aynen çiçekler var, çitler, kiremitler, kapılar, pencereler, insanlar, çimenler. Koskoca bir ev yapabiliyorsun. Ne bayılmıştım. Annemin öğrencisi benden büyük ve anlayışlı, iyi bir ablaydı da uzun süre benle oynamıştı. O sete öyle aşık olmuştum ki! Ama tabi o zamanlar Türkiye'de öyle oyuncak nerede! Ama annem Türkiyede olanları alırdı bana ki bunlar sadece lego elemanları olurdu, yani konseptli değillerdi. Ben de kendi kafamda projeler uydurup onları yapardım. Belki öylesi daha güzel, daha yararlıydı. O zamanlar şöyle düşünürdüm, ileride çocuğuma bu ev setini alacağım. Ama oğluş doğdu, böyle bir lego seti bulamadım. Hep canavarlar, füzeler, silahlar. Legolar bence hiç hoş değil. Yine de ona çok lego aldım Almanyadan, Türkiyeden... Ben de oynadım:-) Legolar benim mimar olmamda mutlaka etk,ili olmuştur veya yeteneğimi ortaya koyup aileme bir ipucu vermiştir...

4) Kız çocuklarına bebekler: Annem yurtdışına giden birarkadaşına özel bir bebek sipariş etmişti. Ve Cici Mavişimle böyle tanıştık. Orjinal adı cici bello idi, yani o bir erkek bebekti. Masmavi bebek tulumu, patikleri, başlığı ve emziği vardı ki hani o emzik çıkınca ağlayanlardan. sarışın mavi gözlü bir erkek bebek. Ama ben onu hep kız bebek olarak gördüm nedense... Annemin sakladığı bana ait tek oyuncak O oldu...

5) Uzun saçlı Londralı kız: Kahverengi, upuzun, lüle lüle saçları vardı. Annemin zengin bir velisi İngiltereden getirmişti bana. Saçlarını toplayan şık bir filesi vardı ama beni onu kısa sürede çıkartıp saçları ile oynamaya, saçlarını yapmaya başladım. Topuzlar, örgüler, fırça ile sözde fönler... Annem kızıyordu, ona kalsa sonsuza kadar filesi ilee, lüleleri bozulmadan dururdu. O dönemde kuaförlüğe çok yetenekli olduğumu düşünmeye başladım ki nedense annemi bu korkuttu. Ah anne ah, bıraksaydın ne kuaför olurdum, ne para kazanırdım. Buralarda sürünürmüydüm (şaka şaka, ama insanın sevdiği, kendi işinin olması güzel olurdu)

6) Koltuk takımlarım, ütüm, süpürgem, tabaklar, fincanlar, tencereler: Hepsi miniminnacık ama gerçeklerinin aynısı eşyalardı. Evcilik oyunları için ideallerdi. Kız arkadaşlarımla komşuculuk oynardık ama o harika mobilya takımının (sehpası, halısı bile vardı) paylaşılması tartışmalara neden olurdu... Çok güzel bir telefonum vardı, hani şu ilkokuldan Üsküdara giderken oyunundaki partnerimin kardeşi Can kırmıştı, çok ağlamıiştım. O da büyüyünce mühendis olucam, onu tamir edicem demişti! Söyle Can, hani nerede telefonum? Ha nerede?

7) Puzzlelar: Bayılırdım ne diyeyim. Arkadaşlar ile yarış yapardık en çabuk kim yapacak diye. Oğluşa da bol bol puzzle alırdım. 2 yaşında altsız puzzleları rengine göre ayırıp tak tak yaparak ağabeyimi şoka uğratmış bir çocuktur kendisi:-) Ağabeyim ile Unicefin altsız, koca puzzlelerini yapar, çerçeveleyip asardık. Hey gidi günler...

8) Barbie: Benim çocukluğuma yetişmedi ama 9 yaş küçük kuzenimi oyalamak için !!!!!! 19 yaşıma kadar ciddi ciddi Brbie oynadım. 15 yaşında kazık kadar çocukken barbiesinin o güzelim saçlarını kısacık, punk modelinde kesip boyamıştım. Dayımın hanımından ciddi azar işitmiştik:-P

9) Tüm yap tak, yap, boz oyuncaklar: Hani parça parça olurlar, birleştirip bir sürü şey yaparsınız. O tip şeyler çok ilgimi öekerdi. Sanırım hayatl gücü geniş bir çocuktum. Havaalanları yapardım mesela, hani pisti ile, uçağı ile, hatta pilot, hostes yapardım, banklar, oturan bastonlu yaşlılar filan (baston olarak bilmem bilirmisiniz, şemsiye çukulatanın çubuklarını kullanırdım.)

Şimdiki oyuncaklara bakıyorum, şahane... Çeşit çeşit, ne ararsan var. Hele kız çocukları için... Kızım olsun neler alacağım, ne oynayacağım. Görün siz:-) Ama ne bileyim o bizim dönemlerde yokluktan varettiğimiz oyunlar, oyuncaklar daha mı güzeldi... Çok özledim çok...

Sizin unutamadığınız, favori oyuncaklarınız neydi? Hadi anlatın bakalım:-)

Monday, February 26, 2007

dün ve bugün

Hastalık tüm süratiyle devam ediyor, dudağım kabuk bağlamış durumda ve makyajla bile zor kapanıyor, yorgunum ama mutsuz muyum? Allah'a şükür hayır. Dün saat dörde kadar filan acayip bir sıkıntı vardı. Pazartesi sendromu, işlerin uzaması... Ne bileyim hayat bir boş geldi bana. Ama sonra kendime geldim. Evimde de mutluydum. Allah huzurumuzu bozmasın... Sonuçta herşey düzelir, yeter ki sağlıklı olalım ve aile bireylerimiz beraber olsun...

İşyerindeki şu problemli iş hala çözülemedi. Tam çözdük, işe başlıyoruz dedik, kolları sıvadık müşteri başka birşeye taktı ve durdurdu. Hayır sonuçta biz çok gecikeceğiz. Yani anlayacağınız işyerindeki durumumuz beyaz dizilerdeki gibi, hiçbir ilerleme yok! Bir ay sonra izleseniz de aynı yerde bulabilirsiniz:-)

Dün akşam eşim çok kötüydü, sürekli yattı uyudu. Malum annem de hasta ama yazık kalkmış bize gelip oğluşa göz kulak olmuş, derslerini yönlendirmiş uzaktan. Eve gelince biz hemen gitti, yemeğe kal dedim ama halim yok dedi. Dün yemeğimi yapmıştım o nedenle çok rahattım. Yemekten sonra oğluşa çalışılacak bir iki şey verdim İngilizceden, o arada yarının yani aslında bugünün yemeğini yaptım. Yani bugün de rahatım:-) Yarına Allah bilir artık:-) İşim bittiğinde saat sekiz buçuktu. Oğluşa mini bir Quiz yaptım, fena gitmiyor. Sonra herkes bulduğu koltukta uyukladı, baktık olmuyor erkenden uyuduk.

Peki ya rejim? Hımmm.... Fena gitmiyor. pts ve salı (planlanan) listem şöyle

Pts.

Sabah: Süt
Öğle: 2 kase mercimek çorba (ağrıyan boğazım iki kase istedi)
Akşam: 3 köfte ve 2 parça patatesten oluşan izmir köfte+ 4 kaşık pilav+ 1 kase yoğurt
Gün içi 1 portakal+yarım muz+ bir kivi

Salı:

Sabah: 1 Dilim lızarmış ekmek+ beyaz peynir+ domates
Öğle: Ton balığı+ kepek ekmeği
Ara: Yoğurt
Akşam: Kabaklı ve havuçlu fırın mücver+ 1 kase yoğurt

İşte böyle... Bu sabah nedense biraz incelmiş hissediyorum. 63 kiloyken aldığım yeşil kokoş ceketimi giydim, oldu... Çok hırslı gördüm kendimi :-)

Sunday, February 25, 2007

Kek Ye!

Sakın başlığa aldanıp da yemek bloggerlarının "kek ye" etkinlikleri için bir tarif vereceğimi sanmayın. Aslında katılmak iyi olurdu ama benim tipik ve çok iyi bulduğum temel bir kek tarifim vardır, kakaolu, sade, limonlu hep aynı tarif üzerine yaparım ve başka bir kek kültürüm yoktur. Hem de yemek bloğu da değilim. O zaman ne bu başlık diyorsunu değil mi? Anlatayım: Haftasonu tatlı krizim geldi, hem de ne kriz! Baktım olacak gibi değil, zaten evde profiterol yiyelim gibi konuşmalar da geçiyor erkeklerin arasında, ben de cumartesi kalktım limonlu kek yaptım. Evdekiler birer dilim yerken ben neredeyse yarıya yakın götürdüm. Evet belki profiterol gibi tehlikeli bir tatlıyı atlatmış oldum ama o kadar da kalori aldım.

Oysa cuma, cumartesi ve pazar akşamı hariç diyeti hiç bozmamıştım. Pazar akşamı yediklerimi hiç söylemeyeyim, oha dersiniz.

Arkadaşlar bu haftasonlarını ne yapacağım? Mehter takımı gibi gidiyorum. İki ileri bir geri! Hatta bir ileri iki geri bile olabilir:-) Haftasonlarını en hasarsız atlatmam için fikriniz varsa dinlemek isterim...

Bu arada yine hastayım. Bu ne hastalık böyle bitmek bilmiyor dediğinizi duyar gibiyim. Öyle valla ama en ufak bir koşturmada boğazım ağrıyor. Şimdi de nezleyim. Bunun yanısıra ev revir gibi, herkes hasta. Eşim de yattı durdu. Üstelik annem de cuma günü ağır gripten müzdaripti... Anlayacağınız haftasonu hasta bir hastabakıcı şeklinde dolanmaktaydım. Ona çorba yap, bunun üzerini ört, minik olanının çoraplarını zorla giydir şeklinde. Yine aramızda en iyi olan oğluş maşallah. Sadece arada öksürüğü gıcık şeklinde tutuyor.

Zaten ben ne zaman hasta olsam evdekiler de hasta olur. Annem başta! Bir çorba yapanım olmaz anlayacağınız:-) Neyse Allah geçer dert versin diyorum gene.

Haftasonu bu şekilde hep evdeydik. Oğluşa fen ve İngilizce çalıştırdım bol bol. Çarşamba fenden sınavı var. Bu sınavda çok iyi bir not almasını diliyorum. Çünkü dönemin ilk notu olacak ve onu iyi bir not çok fazla motive edecektir. Hayırlısı... İnilizceden de 68 tane fiil ezberledik, çekimleriyle... İyi oldu sayılır, hatta sınav bile yaptım, karşılığı çitos bişey olmak üzere... 100 aldı:-)

Bizde başka birşey yok... Rejime tekrar başladım. Bakalım böyle kör topal nereye kadar gidecek...

İyi ve sendromsuz bir pazartesi diliyorum hepimize...

Friday, February 23, 2007

Home, sweet home...

Bugün de canım evimdeyim, huzurluyum. Geçen seneden hala 3 gün iznim var ve Mrt sonuna kadar kullanmalıyım. Cuma günleri birer gün almak iyi oluyor. Dinlenmiş, ev ve çocukla daha fazla ilgilenmiş oluyorum. Bu sabah eşimi bile geçiremedim çünkü duymamışım bile gittiğini. O da bu hafta zor geçtiği için kıyamamış uyandırmaya:-) Oğluşa kalktım, hazırladım, birşeyler yedirdim ve yolladım. Sonrasında ise evi topraladım ve televizyon izedim. Sabahları dedikodu programları var, hoşuma gidiyor:-) Bir de yemek programları izliyorum, malum rejimdeyken en azından güzel tarifler görmek hoş oluyor. Sabah bir dilim çavdar ve peynir ile idare edebildim. Birazdan bir portakal yiyeceğim. Öğlene de oğlanın kalan bezelye yemeği var, bitirmeyi düşünüyorum.

Öğleden sonra belki komşuya gderim, ya da anneme. Akşam yemeği de yapılacak, pırasa, brokoli çorbası ve bir yemek dajha uydurmalıyım. Tatlı yok!

Bu sabah tartıldım. Geçen haftaya göre 750 gr gibi vermişim. Yani geçen rejimin sonunda ulaştığım kiloya ancak inebildim, yani 65 oldum. Artık ilk hedefim 63. İnşallah iki hafta sonra ulaşabilirim. Biliyorumki65 den sonra ilk direnç noktam o olacak. Sonra da 60... Neler olacak göreceğiz.

Yarın anne ve babamıza ziyarete gidiyoruz. Annem o kadar güzel yemek yaparki! Benim annem gibi sağlık düşkünü olmadığı için yağını, tuzunu esirgemez. O nedenle korkuyorum yarın ki yemekten. Gündüz çok sıkarsam belki dengelerim...

Bu arada dün sabah kalktım, biraz dudağım acıyor, eyvah uçuk dedim ve çıktı. Şu an alt dudak şiş! Geçen haftanın stresli iş durumunu bu şekilde attım sanırım. Stres ne illet bir şey. Düşünün vücuda verdiği zararı! O stres ne oldu, işler halloldu mu diyeceksizni: Yoooo, o halde evde ne işim mi var? Şu an beklemedeyiz, bizim yapacak bir şeyimiz yok. Başkalarından gelecek onaylara göre işe girişeceğiz. Haftaya da benzer bir stres bizi bekliyor anlayacağınız. Neyse, bunu şu an düşünmenin ve sıkılmanın bir gereği yok!

Haftasonu neler yapacaksınız? Çok yemeyin ha! Diyettekiler, sözüm size! Mağdem bir işe başladık, bitirmemek diye birşey yok. Ne oldu bizim irademize, gücümüze? Aklım mutfakta olmasına rağmen yemiyeceğim. Haftada 500 gr versem bu benim için ideal... Sizce?

Renkli ve güzel haftasonları...

Wednesday, February 21, 2007

Hadi insanları mutsuz edelim:-)

Hain main değilim ama insanların kilo karşısında verdikleri ilginç bir tepki var: Yakınımda bir çok tip var. Akrabam da olabilir, arkadaşım da, iş hayatımda kırk yılda bir gördüklerim de... Beni zayıf dönemimden bilen insanlar... Ama burada biraz geçmişe dönüp demek istediğimi anlatmak istiyorum. Bu hikayeyi daha önce de anlattım ama konuyu bağlamak için bir daha anlatıyorum:

1999 yılında, depremden sonra ev kadını olmaya karar verdim. O sıra işyerimde de huzur yoktu zaten ve kilo almaya başlamıştım. Yani doğum sonrası 56 kiloya kadar inmişken (ki doğum öncesi kilomun 52- 54 olduğunu hatırlatmak isterim) o sıralar 63 e kadar çıkmıştım. Evde oturmaya başlayınca annemle ev gezmelerine, özlem duyduğum şekilde misafirleri davet etmeye, çeşit çeşit tatlılar, börekler yapmaya, oğluşla gezip tozup bol bol kilo almaya başladım. Sonuçta 70 kiloyu geçmiştim.

Bu halim hiç hoş değildi. Ayrıca spor da yapmadığım için şu anki gibi kiloyu saklar durumda da değildim, resmen selülitlerim vardı. İşte bu kendimi saldığım dönemde tanıdıklarım ben gördüklerinde: Ne hale gelmişsin, ne kilo almışsın, sen ne olmuşsun, aaa ne güzeldin halbuki gibi gıcık gıcık konuşuyordu. Gizli gizli mutlu oluyordu bunlar... Kilo aldığımı zati biliyordum, neden insanlar bunu yüzüme vurma konusunda bu kadar çabalıyorlardı ki! Resmen obez muamelesi yapıyorlardı ki 1.67 boyuma 70 kilo ile kiloluydum ama o kadar da değil artık. Yüzüm kilo alınca hep hoşlaşır ama bunun bile önemi yoktu, ben bir şişkoydum insanların gözünde. Bu dönemde annem beni üzmemek adına ! "üzülme kızım çok çirkin değilsin!!!" diyecek kadar ince ve kibar bir kadındı!!!!!

Bu tür konuşmalar beni daha da YEDİRİYORDU. Bir gün sinemaya gittik, bir pazar günü hiç unutmuyorum. Pis pis kötü besinleri yemişim! Üzerimden pek çıkarmadığım, beni sözde zayıf gösteren gri bir pantolon var, o bile sıkmaya başlamış. Dibe vurmuşum anlayacağınız. O sıra bir çift gördüm. Obezdiler cidden! Ve ikisinin de elinde extra large mısır patlağı ile filme giriyorlardı. Bu sahne beni çok etkiledi ve aslında içimi acıttı. Onların kilolu olması değil, o kiloda bile sağlıklarını hiçe sayarak yemeye devam etmeleri... O yolda gitmek istemiyorum dedim. Daha 28 yaşındaydım. Giyilecek bir sürü güzel kıyafeti, ince olmanın verdiği güveni, güzelliği özlemiştim.

Ertesi gün pazartesiydi ve ben kafamda diyet işini bitirmiştim. Sıkı bir diyete başladım. Yağlı, abur cubur, tatlı herşeyi bıraktım, dışarıda bile diyetime devam ettim. Herkes zevk içinde yemek yerken ben açtım ama mutluydum. Hergün saatlerce yüzdüm, yürüdüm... O sıra part time işe de başladım, kendime geldim.

3 ayda 14 kilo verdim, 56 kiloya kar indim. Zayıflamama herkes şaşırıd. İlk zamanlar belli olmuyordu ve insanların anlamamalarına kızıyordum. Ama sonra o kadar bariz oldu ki! Neyse bu sefer insanlar zayıfladın ama dikkat et, hemen alırsın demeye başladılar, daha çok başındasın, kesin kilo alırsın diyenler bile oldu. Ve en acısı benim iyuiliğimi cidden isteyen insanlar dışındaki bazı insanların kilo vermemden çok üzüldüklerini, çok mutsuz olduklarını hissettim.

Geçen sene tekrar kilo aldım ve bir dejavu gibi aynı şeyleri yaşıyorum. Zayıflamak, insanları mutsuz etmek istiyorum. Benzer durumları diyet bloglarında çok okuduğum için bu hikayeyi anlattım.

Hadi kötü olalım, insanları mutsuz edelim:-) Fıstık gibi olalım arkadaşlar. Yeter bu işkence artık... 14 kiloyu veren kimdi? Ben değil miydim? O halde yeniden yapabilirim:-) Yapabiliriz...

Tuesday, February 20, 2007

Hayatın sıkıntıları ve rejimleri:-)

Yine geldik işe! Bugün cidden sürünerek kalktım. Oysa ki dün saat on buçukta yattık. Kaç gündür geç yatıyorduk, dün sabah da kötü bir gece geçiren hasta oğluşum için erkenden ayaktaydık... Neyse ki bu gece rahat uyudu ve sabah kalktığında daha iyiydi. Sanırım bir iki gündür uykusuz ve yorgun olduğum için bu sabah da o kadar uyumama rağmen uykumu alamamış kalktım. Yine de düne göre iyiyim. Hiç olmazsa makyaj yüzümü şekillendirdi. Bugün fondoten de sürdüm uzun zamandır ilk kez... Cildim ışıldadı valla. Dün çok paspal geldim gözüme canım:-) Bugün o nedenle biraz trendi giyindim. İş kıyafeti değil, toplantı yok, gelen giden yok çünkü...

İki gündür halet-i ruhiyem aynı şu yandaki halet-i ruhiye ikonundaki gibi. İşler sorunlar (ki bana bağlı değil, bağlı olsa çözeceğim, en azından çabalayacaım) bitmiyor, bekliyoruz bakalım. Ben de yandaki tip gibi boğulmuş, sıkılmış, işin içinden çıkmaya çalışıyorum:-)

Neyse dün akşam kuru fasulye pilav ikilisi vardı ve bu ikisi de pek rejime uygun yemekler değildi. 6 kaşık pilav ve 3 kaşık fasulye yedim. Tüm gün aşırı yemediğim için çok gelmedi. Aslında 4 kaşık pilav ve 2 kaşık fasulye ile başladım. 4 kaşık pilav iki ince dilim ekmeğe tekabül ediyormuş arkadaşlar. Bu çok kötü değildi. Ama ev ahalisi ikinci dolu tabaklarını doldururken ben hiç doymamış şekilde onlara bakıyordum. O nedenle annemin de izniyle (ilginç ki izin verdi) birazcık daha aldım. Şimdi o eklentiyi almasaydım biliyorum ki yemek sonrası ona buna saldıracağım. Evde tatlı filan da vardı. O nedenle onu yiyerek doydum (ama karnım şişmedi) ve sonrasında hiçbirşey yemedim. Yemekten sonra eşim bir yerde sızmış, oğluş test çözmekteydi. Ben de oğluşun odasına gidip asteriks çizgi romanlarından birini alıp okudum. Çocukken ne severdim. İlginçtir ki aynı tadı aldım:-) Ben çocukken asteriksi hep bir şeyler atıştırarak okurdum. Bu genelde güzel bir sandviç olurdu. O kitap belki de oburiksin obur yemelerinden dolayı iştahımı açardı:-) Hey gidi günler hey...

Bugünkü diyetimsi listem:

Sabah: 1 bardak süt içtim
Öğlen: 1 küçük kepekli sandwiç ekmeğine beyaz peynir, domates, biber koyduracağım ve 200 ml ayran içeceğim.
Akşam: Zeytinyağlı kabak yemeği+ çavdar ekmeği (ama dünden kalan pilav beni korkutuyor arkadaşlar, onu yememeliyim)

Sizce çok mu yiyorum, ne diyorsunuz?

Göbek aynı göbek, pantolonlar aynı sıklıkta, kilo veremiyormuyum nedir. Neyse yılmak yok:-)

Kimse yılmasın. Yaz geliyor!

Monday, February 19, 2007

Hayat işte...

Rejimde ikinci haftaya başladım. Haftasonum nasıl mı geçti? Bir kere rejim yaptım diyemem. Fakat aşırı da abartmadım. Diyebilirim ki normal iştahta, normal kiloda bir kişinin yediği şekilde yedim. Cumartesi gündüz Galeria'daydık ya tabi orada hafif yiyecek pek yok... Annemin canı Sultanahmet köftesi istedi. Bana da ızgara olması nedeni ile uydu sayılır. En azından fast food değil. Yanındaki patatesleri eşime vererek gözlerimi yaşarttım:-) Neyse eve gidince de çin eriştesi yaptım. Kabak, havuç, brüksel lahanası, mantar, taze soğan, soya sosu ve sarımsak ile güzel bir sos yaptım, az zeytinyağında. Soya filizi olsaydı süper olacaktı:-) Sonuçta makarna gibi birşey, kalorili olabilir ama haftasonlarını bilirsiniz, en az ziyanla geçiştirdim. Pazar sabahı güzel ve normal bir klahvaltı yaptığımı da itiraf etmeliyim. O gün çukulata krizinden nasibimi alıp birkaç parça fıstıklı çukulata ile mutluluk hormonu sağladım...

Pazartesi:

- Sabah: Bir bardak süt (yağlı... farketmeden diyet programında diyetisyen özellikle normal süt ve yoğurt öneriyor, yağsızı miğdemi bulandırıyor zaten)
- Öğle: 1 dilim çavdar ekmeği, ton balığı
-Akşam: Dışarıdaydık, somon ızgara, fırında orta boy patates ve sebze ızgara ile biraz kalori aldım ama sağlıklıydı ve gittiğimiz yerde yiyebileceğim en hafifif yiyecek bu oldu...

Yalnız akşam miğdem çok kötü oldu ve yediklerim afedersiniz pek durmadı. Aynı şeyleri eşim de yemişti ama ona dokunmadı. Belki miğdemi üşüttüm bilemiyorum. Ama bir müddet balık yemeyeceğim sanırım:-)

Salı:

- Sabah: Dünkü miğde bulantısı nedeni ile miğdem çok boş ve hassastı o nedenle: 1 dilim çavdar ekmeği+2 küçük dilim tost kaşar+ domates+ portakal suyu
- Öğlen: Düşündüğüm: Mercimek çorba+ kepek ekmeği+ yağsız salata(eşime uğramak istiyorum)
- İkindi: Bir bardak süt
- Akşam: Evde olan: 4 yemek kaşığı Kuru fasulye+ 4 yemek kaşığı pilav+ salata

Daha ağır bir rejim yapamam çünkü zaten psikolojim çok iyi değil. Merak etmeyin kötü birşey yok, sadece işim çok stresli. Umarım yakın zamanda rahatlarız. Bir de kaprisli müşteriler var. Dün adamın teki merhaba bile demeden bana diyor ki: Mail attım onları cevaplayın, ben de ilgili arkadaşın zaten oraya gelmek üzere olduğunu, onunla konuşursa yanıtı alabileceğini söyledim, tersledi, dinlemeyi öğren diyor, saygısız dedi bir de. Kendi daha nasıl konuşacağını bilmiyor. Ellerim titredi resmen. Yanımda Wish de vardı, ona sordum ben saygısızlık yaptım da farkında mı değilim diye. O da sen açıklamaya çalışıyorsun zaten konuşturmuyor ki diyor. Pes valla. Zaten kendi işyerindekiler de nefret ediyor adamdan, hatta patronları bile anladı onun nasıl biri olduğunu. Bir de uyduruk çözümleri bize kabul ettirmeye çalışıyor. Olmayacak bir şeye olur demediğim için de saldırıyor. Allahım sen bana sabır ver...

Neyse, hayat işte... Allah başka dert vermesin:-)

Sunday, February 18, 2007

Haftasonum...

Cuma günü evimdeydim. Ne güzeldi... Sıcak huzurlu... Evle ilgilendim, yemekler yaptım, oğluşu okuldan karşıladım, annem de geldi, birlikte birşeyler yedik, eşimi karşıladım. Güzel geldi yani... Ama kaç günden sonra dayanılmaz gelir bu durum bilmiyorum.

Cumartesi de annem için alışverişe çıktık... Galeriaya gidip seneye hazır olsun diye kaban filan aldık. Güzel bir kaban seçti annem, hani yakası kürklü ama öyle kocaman bir kürk değil, çok zarif. Ona uygun renkte bir pantolon da aldı. Ben de yılbaşında istediğim gibi bir hediye alamamıştım üzerine güzel iki kazak aldım, baharda da giyilecek türden, içli dışlı takım filan. Kendime birşey almadığımı söylesem şaşarsınız değil mi? Ama geçenlerde cilt bakım ürünleri almıştım, kız bana boş kavanoz getirirsem denemem için peeling, nem maskesi filan vereceğini söylemişti, ben de götürdüm tabi... İyi oldu:-) Oğluşa da anneannesi istediği Playstation oyununu aldı. Ben de eşime benzin ısmarladım:-P

Pazar günü ise saçımı boyattım ve biraz katlarını arttırdım. Kuğucuğum da kestirmiş geçen hafta, en son duyduğumda hoşnut değil gibiydi. Benim saçım zaten çok uzun değil, o nedenle pek bir değişiklik olmadı. Ben daha bariz olsun istemiştim halbuki! Adam istediğim gibi yapamadı, ben de çok uğraşmadım pazar pazar.

Geri kalan saatlerde evle uğraşıp yemek yaptım, oğluşun dersleri ile ilgilendim... Güzel bir pazar akşamı geçirdik ailecek... Buz dansını izleyip sinirlendim. Tanrım neden herşey seviyesiz olmak zorunda ki! Zeynep Tokuşun olayı hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben iki yönden sinir oluyorum:1) Neden hep dedikodu edilir ki! Ne zaman olaylara pislik atmadan bakacağız? Bu nedenle aslında Zeynep Tokuşa üzüldüm.2) Ve fakat bir yandan da kızdım. Sonuçta belki saflıktan adamla fazla samimi görüldü. Diğer kadınlar o kadar partnerlerine sarılıp öpmüyorlar. Tuğba Ekinci bile... Bunlar ise sürekli kafa kol öpüyorlar. Yani ben aralarında birşey olduğunu hiç sanmıyorum ama kendimi eşinin yerine koyuyorum ve hoş karşılayamıyorum. Ben kadın olarak da eşimin o şekilde samimi olmasını istemem. Kocasının bu olayı söylediği gibi sakin karşıladığını hiç sanmıyorum. Bilmiyorum eski kafalı diyebilirsiniz ama ben kadın veya erkek farketmemz biraz dikkatli olunmalı diyorum. Bir de Sema Çelebinin dediği gibi oraya çıkmadan bıraksaydı da kim elendiyse (sonunu izlemedim) O kalsaydı... Siz ne düşünüyorsunuz?

İyi ve renkli bir hafta dilerim size:-)

Friday, February 16, 2007

Rejim durumları...

Beş gündür tekrar diyete başladım. Daha önceki diyetimle 65 kiloya düşmüştüm ama sonra araya yılbaşı, bayram girdi, biliyorsunuz çoğumuz bu arada tekrar kilo aldık, motivasyonumuz bozuldu filan... Şimdi bakıyorum herkes tekrar diyete başladı, hem de sıkı sıkı. Mesela ccc ciğimi çok hırslı görüyorum. Butterfly cığımı da... Hatta Sasha bile kilo almış ve aldığı bir iki kilo yer etmeden vermeye çalışıyor sıkı bir diyetle. Zaten içimizde en çok diyetine bağlı kalan odur...
Neyse, bugün evimdeyim ne güzel... Sabah tartıldım, beş günde 1.5 kiloya yakın vermişim Tartım inatla dijital olmadığı için yaklaşık verdiğim kilo bu... Aşağıdaki diyetle 1.5 kilo fena değil aslında, çok zorluk çekmedim. 65.5 kiloya düştüm. Bence fena sayılmaz. Sonuçta çok sıkı bir diyet değil aslında. Bu diyet şu mantıkta oluşturuldu: Kendime sordum, diyet yaparken beni zorlayan nedir, hangi öğünleri rahat atlatırken hangi öğünlerde zorlanıyorum. bir kere gündüz aklıma yemek gelmiyor. Yani öyle abur cubur yiyim, çok yemek yiyeyim diye bir sıkıntım yok. Kahvaltı da aynı, çok rahatım. Bu nedenle sabah ve öğle öğününü çok hafif tuttum. Akşama yüklenmedim tabi ama normal yemeğimi yedim. Kendime ayrı diyet yemek hazırlama lüksüm yok, çalışıyorum ve ancak evde çocuğumu da düşünerek mönü oluşturabiliyorum. O nedenle akşam ne varsa onu yedim ama azıcık değil normal porsiyonlarında, çok da abartmadan. Bir de çavdar ekmeğini iki dilim verdim kendime. Böylece akşam mutlu olabiliyorum ve gece yatana kadar miğdem kazınmadığı için de aklım mutfakta kalmıyor. Çümkü az yersem mutlaka gözüm dönüyor, kalan yemeklere yöneliyorum. Diyette psikolojinizi yüksek tutmalısınız...
Sabahları eşimin sıktığı portakal suyu aslında o kadar tok tutuyor ki! Saat bir buçuk ikiye kadar yemek aklıma gelmiyor. Kahvaltı olarak bildik şeyleri yeyince kabızlık sorunu çekebiliyorum o nedenle bazı sabahlar sadece meyve suyu içtim. Bu arada günde iki meyve götürdüm. Portakal ve/veya elma...
İşte böyle. Bu diyetin son iki günü sadece planladığım bir haftasonu listesi... İnşallah abartmam. Şu an diyete uyuyorum hala ma öğlen belki salata yiyebilirim, veya oğluşun gelmesini bekleyip onunla hafif bir yemek yeriz... Bakalım...
Size iyi bir haftasonu dilerim. Kızlar! Diyeti bozmak yok haftasonunda:-)
UYDURMA DİYET (Beş günde bir buçuk kilo)
1. GÜN:

Sabah: Portakal suyu
Öğle: Kepekli sandviç ekmeği+ ton balığı
Akşam: Etli yaprak dolma+ 2 dilim çavdar ekmeği+ sarımsaklı yoğurt

2. GÜN:

Sabah: 1 dilim çavdar ekmeği +2 dilim kaşar (34 kalori)+ domates (35)+ haşlama yumurta sarısı (65)+ eşimin elinden taze sıkılmış portakal suyu:-)
Öğle: Kepekli sandviç ekmeği+ domates çorbası+ yağsız salata (marul+havuç+kırmızı lahana)
Akşam: Mercimek çorba+ 2 dilim çavdar ekmeği(110)

3. GÜN (sevgililer günü)

Sabah: Portakal suyu
Öğle: 1 dilim çavdar ekmeği (55)+ton balığı(124)
Akşam: Domates soslu makarna+ 1 dilim çavdar ekmeği+ az hellim peyniri+ zeytin ezmeli ve baharatlı zeytinyağına biraz ekmek bandım:-)+ 2 kadeh kırmızı şarap (valla ne zamandır içmemiştim:-))

4. GÜN:

Sabah: Hiç birşey (biliyorum kötü ama zaman bulamadım:-(
Öğle: Kepekli beyaz peynirli, domatesli sandviç+ ayran(200 ml)
Akşam: Ispanak+ sarımsaklı yoğurt+ 2 dilim çavdar ekmeği

5.GÜN:

Sabah: Portakal suyu
Öğle: 1 dilim kepekli ekmek+ 2 kaşar dilim+ domates+ zeytin
Akşam: 3 ızgara köfte+ kabaklı mücver fırın veya sebze ızgara+ 4 yemek kaşığı pilav+ yoğurt

6. GÜN:

Sabah: 1 dilim çavdar+ 2 dilim kaşar+ domates+ zeytin+ portakal suyu
Öğle: Sebzeli çin eriştesi
Akşam: Tavuk+ pilav (4 kaşık)

7. GÜN:

Sabah: 1 dilim çavdar+ az beyaz peynir+ yumurta sarısı+ portakal suyu
Öğle: Tavuk çorbası
Akşam: Terbiyeli köfte

Wednesday, February 14, 2007

Geçip giden gün...

Sevgililer günü, sevgililer günü dedik o da bitti:-) Her bir gün ne çabuk geçiyor... Hayat çok çabuk geçiyor değil mi?

Dün akşam ev yolunda feci bir trafik vardı. Ama inanılmaz! Buraya taşındığımızdan beri böyle trafik görmedik. 20 dakikalık yolu 1,.5 saatte geldiğimizi söyleyeyim, siz halimizi anlayın... Annemi aradım ve siz yemek yiyin, gecikeceğe benziyoruz dedim. Annem de elektrikler kesik müjdesini verdi bu haberime karşı!!!

Yolun üzerinde bir de markete gitmek için durmak zorunda kaldık. Hellim peynirim yoktu, şarabın yanına çok yakıştırıyorum ben... O arada oğluş için birşeyler de aldım. Neyse tekrar yola koyulduk. Bir de bir aydır bir yol çalışması yapılıyor ama bir cm ilerleme yok! Nasıl bir çalışmaysa. İyice karışmış yollar, bir başka tarafa vermişler geçişleri, oradan sezgilerimizle, biraz da dolanarak evin yolunu bulduk.

Eve gidince ilk işim oğluşa aldığım küçük armağanı vermek oldu. Paketi verip sevgililer günün kutlu olsun dediğimde "neee bana hediye mi aldın" diyerek hayret ve sevinçle boynuma sarıldı. Hiç beklemiyordu. Fener kupası almıştım, epey orjinal birşey, çok beğendi. Zaten o objenin fenerbahçe ile ilgisi olması yeter sevinmesine:-) Işıkların henüz geldiğini söylediler... Bu arada maç başlamak üzereydi. Eşim iştahla televizyonu açtı ki bir de ne görsün! Sinyal yetersiz diye bir yazı dijitürkte! Allahın sopası yok tabi, sevgililer gününde ben romantik bir yemek hayali kurarken maç düşünülürse böyle olur işte! Ben yemeği hazırlarken dijitürkle görüşmeler yapıldı, televizyon ile oynandı ama sorun çözülemedi. Ohhhhhh, canıma değsin:-)

Annem olağanüstü anlayışıyla oğluşa hadi bugün bizde kal dedi. Oğluş ne zamandır annemde kalmadığı için bu öneriye sevindi, ona değişiklik oluyor, hem de anneannesine şımarıp biraz daha geç yatabiliyor. Muzur şey!

Sofra süslendi, çiçekler, mumlar ile... Eşime şık bir kutu içine -ki kutu salonda süs olarak kullanılmak üzere bizzat seçilmiştir:-) işyerine benim resmimi koyup götürmesi için bir çerçeve, bu akşam için kırmızı zarif bir mumluk- ki bu da beni ilgilendiriyor ve bir gül koymuştuım. Onlar da masanın aksesuarı oldular... Tam yemeğe başlayacağız, annem aradı (eşimin annesi), ne şanslıyım sevgililer günümüzü kutlayan iki annem var... Biraz konuştuk ve sonunda yemeğe başlayabildik...

Televizyon olmaması çok iyi oldu, bol bol sohbet ettik, güzel bir akşam geçirdik. Makarna yedim ama sosu az zeytinyağı konmuş domates sosuydu ve bence aşırı kalorili değildi. Bir dilim çavdar ekmeği ile biraz zeytinyağ ve peynir de yedim. Gün içinde sadece 300 kalori aldığım için dengelediğimi düşünüyorum.

Bu arada Kuğu için not: Eşim mesajımı anlamış canım. Gerçi istediğim siyah deri kalmamış bahar serisi çıkmış çünkü ve yeşil renkli cıvıl cıvıl birşey almış ki çok hoşuma gitti... Şimdi uygun ayakkabı almak lazım. Görüyorsun ben alışverişi bıraksam da o beni bırakmıyor:-)

Sizler neler yaptınız bakiim? Maç mı islediniz yoksa!

Renkli kalın...

Tuesday, February 13, 2007

Birbirini sevenlerin günü...

İnsanları tüketici manyağı yapan özel günlerden aslında çok hoşlandığımı söyleyemem. Buna anneler ve babalar günü de dahildir. Fakat sonuçta anne olduktan sonra sıcak ve içten bir kucaklamanın ne kadar güzel olduğunu ve beklendiğini farkettim. Bu nedenle anneler gününe sıcak bakabiliyorum. Sonuçta annelerimize bu gün vasıtası ile birşeyler alabiliyoruz, ihtiyaçlarını bildiğimiz için de en doğru hediyeyi canım annemize verebiliyoruz.

Sevgililer günü ise sanırım 10 yıldır filan revaçta... Bu günü çok abartılı bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim! Yani o abartılı hediye merakı, o gün için yapılan plan ve programlar bana biraz zorlama geliyor ve zorlandığımda hiç birşey yapmak istemem! Aslında alışveriş merkezlerindeki o yoğun kırmızı ve kalp teması insanı hoşnut etmiyor değil... Bugün hala izninde olan eşim öğlen yemeğe geldi ve sevgililer günü ön hediyesi olarak (yani devamı hediye olduğunu ima etti) içi tamamen kırmızı minik kalpler ile dolu bir vazo verdi! İnanın çok cici, çok şeker ve bu hediye insanı içten gülümsetecek cinsten... Yani böyle şirin bir şeye nasıl karşı olabilirim ki!

Yalnız hediye konusunda şu son zamanlardaki reklamlarda vurgulanan pırlanta, altın, tek taş olayına gıcık oluyorum. Hani bir kuyumcu (evet ben kuyumcu diyorum) reklamı var, sevgilisi harika güller vermiş kadına, kadın beni şukadarcık sev yeter diyor ve sürekli vitrine bakıyor. O ne gıcık şey, o ne maddiyatçı bir ilişki! Ben çocukken anneme dahi sokakta oyuncak filan tutturamazdım, canım çılgın gibi istese bile! Evliliğimde de böyle oldu, maddi hiç bir beklentim olmamıştır. Tek taş filan zaten sevmem, takı takmam, taktığım şeylerin hep özel manevi anısı vardır ki evlilik yüzüğüm kutsaldır. Onun yanında eşimin hediyesi sade bir yüzük vardır. Diğer elimde ise babaannemden kalma antika bir yüzük, onun anısına... Ayrıca canım çok isterse de Allah'a şükür kendim alırım, tek taşımı (olsa) kendim aldım diyenlerdenim sanırım.

Gerçi şu da var, adamın canı ister(veya kadın), maddi yük de değildir alır tabi ne isterse ama öyle bu güzel günü maddiyatçılık yapmadan kutlayalım lütfen...


Aslında ben de az değilim. Aşkımdan hediye beklemiyor sayılmam:-) O biliyor zaten ne istediğimi. Hala inatla takı makı alayım dese de sakın haaaaa, ama çok istersen başka bir ihtiyacım olabilir diyorum:-) Amaaaannnn maksat ihtiyacımız olan birşey alınsın, yoksa valla istemem birşey:-) Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!


Bir de özel günlere şu anlamda gıcığım: Annesi olmayan kişiler anneler gününde üzülmezler mi? Mesela ben yıllarca babalar gününden nefret ettim. Yıllarca dedeme çiçek alıp gittim ama içim hep acıdı. Özel günlerde o özel kişiye sahip olamayanlar için hoş olmasa gerek.


Sevgilisi olmayan arkadaşlarımın kısa sürede beyaz atlı prenslerine kavuşmasını diliyorum. Aşkları yanında olanların ise sevgililer gününü kutluyorum... Özellikle de aşkıma sevgilerimi yolluyorum ve saatlerce uğraştan sonra yaptığım bu pastayı:-) (Cidden kendim yapmayı isterdim aşkım, seni seviyorum)
Bu arada sizlerin planları nedir bu gün için? Neler yapacaksınız? Hediyeler hazır mı? Biz evdeyiz, dışarı çıkasım yok zorlama olacağı için. Evde İtalyan gecesi yapmayı planlıyorum. Güzel domates soslu bir makarna, zeytinezmesi eşliğinde otlu zeytinyağı, çeşitli ekmekler, hellim peyniri ve peynir tabağı. Bir de güzel bir kırmızı şarabım var:-)

Monday, February 12, 2007

Hayata gülümseyerek bakmak...

Tüm bebeklik, çocukluk, gençlik resimlerimi barındıran albümler hala annemdedir. Arada gittiğimde albümleri karıştırır, bebekliğimi, arkadaşlarımın, akrabalarımın resimlerini eşime gösterip hikayelerini anlatırım. O da dinlemek ve bebeklik fotograflarıma bakıp çok şirinmişsin demek zorunda kalır yazık:-P





Geçenlerde yine annemin dolaplarını karıştırırken bir iki resmimi alayım bari dedim. Bu resimlerde yıl 1971! Bir resim dışında -ki beni mutlaka güldürmüşlerdir sadece gülümsüyorum. Yani şen kahkahalar atmıyorum. Mimik çizgisi oluşmaması için çok abartılı gülmemek gerektiğini o yaşta öğrenmiş olmam lazım:-) Şaka bir yana bebekliğime ait tüm resimlerde gülümserim, çok kahkaha atmam. Sonraki bir dönem ise fotoğrafçıdan korkma, ağlama dönemlerim. Nedense annem dönem dönem beni süsler püsler fotoğraf stüdyosuna götürü ve resmimi çektirirdi. 3 yaşlarına sürekli gözlerim nemli çıkardı o resimlerde çünkü öncesine fotografçıdan korkar ve ağlardım. Eğer resmi çeken tanıdık değilse basardım yaygarayı. 5-6 yaşlarımda ise fettan gülüşü ile poz vermeye başlamıştım. Bir de şarkı söylerken resim çektirmeyi çok severdim.





Yaş ilerleyip ortaokul çağıma geldiğimde burnum yüzüme göre daha büyük duruyordu ve takıntım olmuştu bu durum. O nedenle yandan asla fotoğraf çektirmediğim gibi zorda kalmadan poz vermezdim. Lisede ise bu sorun unutlumuştu ve kendimden hoşnuttum. Dolayısı ile giyinip süslenip poz verirdim. Kuzenim ile mizansenler yaratıp konulu resimler çekerdik:-) Ne eğlenirdik...



Şimdi ise resimleri daha çok ben çektiğim için özel günlere ait çok resmim olmuyor. Mesela geçen oğluşun yaşgününde benimle onun sadece bir resmi var! Ama sevdiklerimin resmini çekmeyi, özel anları dondurmayı seviyorum. Biliyorum ki bir gün o anlar benim için çok önemli olacak...


Hayata hep bu üç resmimdeki gibi gülümseyerek ve huzurla bakmayı diliyorum. Hepimiz için de diliyorum bunu...

Sunday, February 11, 2007

Sevgili Komşum...

Size bir komşumu anlatacağım. Çünkü sizin yorumlarınızı bekliyorum...

Şimdi efendim, evimize geçen yıl Temmuzda taşındık. Taşınır taşınmaz kapımızı çalıp birşeye ihtiyacımız olup olmadığını soran bir komşumuz oldu ki bu çok güzeldi. Karı koca içten insanlardı ama daha çok kadını görüyorduk. Adamın kendi işi var ve çok geç geliyor eve, bir tek pazarları var ama kadın hep yalnız gibi. Kadın çok fazla samimi davranıyordu. Ben hemen samimi olan fazla içten görünen insanlara karşı biraz koruyucu kalkanlarımla bakarım. Ama sonuçta karakteri öyle dedim... Sohbeti de iyiydi ve kafa dengiydi.

Yalnız samimiyeti sadece bana karşı değildi. Eşime karşı da aynı samimiyetle davranıyordu. Hatta havuza geldiğinde bizle konuşmak için yanımıza geldiğinde benim şezlonguma değil de eşiminkine oturuyordu. Bize geldiğinde daha dün bir bugün iki tanışıklığımız olmasına rağmen eşimi de öpüyordu filan. Ne bileyim ben eşimin erkek kardeşinin şezlonguna bile oturmam, ya da çok samimi olmadığımız bir çifttin erkek olanı ile sadece el sıkışırım. Ben çok hoşlanmasam da kötü düşünmemeye çalışıyor, uzaktan bu kadını gözlemliyordum. Aslında eşime sulanır bir tavrını hiç görmedim. Sadece çok rahattı. Küçük iki kızını da çok seviyorduk. Bize sık sık oynamaya geliyorlarsı ve oğlum onlara ağabeylik yapıyordu.

Bu arada bir iki kez biz onlara gittik ama daha çok kadın bize geliyordu. Hatta kadın çalışmadığı, ben çalıştığım halde tam bizim yemek saatimizde bile uğruyordu. Sonuçta eşim ve ben misafir severiz ama biraz zamanlaması iyi olmalı değil mi. Neyse bunları da çok kafama takmıyordum. Bize akşamları geldiğinde eşi aradığında benim değil de eşimin adını söyleyip işte onlardayım diyordu.

Bir akşam iki aile yemeğe çıktık, biz ısmarladık hani yaşça biraz daha büyüğüz diye. Sonra beraber bir yere de gitmedik, hani karşılığı bir yere de davet edilmedik.

Sonra ne oldu bilmiyorum bu gelmeler kesildi. Hatta geçen aşure vermek için onlara uğradım. Yardımıcısı kadın kapıya çıktı. Ben ...... yok mu evde dedim, kadıncağız salonda oturuyor dedi. Salon da sonuçta salon salomanj değil, birinin geldiği ve onu sorduğu kolayca duyulur. Hani mutfakta filan olsa, iş yapsa (ki herşeyi yardımcısı kadın yapar) hadi rahatsız olmasın diyeceğim. Kadıncağız buyurun filan dedi, ama ben boşver selam söyle dedim. Sonra kaç gün ses çıkmadı. Bir akşam zil çaldı, eşim açtı. Tabağı getirmiş içine birşeyler koyup. Saçını çok değişik bir tarzda değiştirdiği için eşim "saçını değiştirmişsin demiş" O da laubali bir şekilde "tek bakışta bildim aferim" gibi benim çok da hazzetmediğim türde birşeyler demiş. Ben salondan dinliyorum ve ben de sonuçta yanına çıkmadım! Eşim ne diyor bu böyle dedi. Sonuçta kadından kaç yaş büyük.

Neyse sonuç olarak bunlar birden tuhaflaştılar. Belki adam oha ne oluyor, sürekli onlardasın bu ne samimiyet filan demiştir... Bir anlam veremiyorum. Sizce ne ola ki!

Friday, February 09, 2007

Kilolarımın yıl yıl hesabı!

Doğduğumda:
2.5 kiloymuşum.

Üstelik 52 cm gibi fena sayılmayacak bir yeni doğan boyu ile doğmuşum. Yani pek bir cılızmışım. 4.5 kilo doğan ağabeyimden sonra beni gören babam arkadaşı da olan doktora, iyi de bu çok küçük birşey demiş. Doktor da ne bekliyordun, bebek işte demiş. Yani anlayacağınız pek bir çirkinmişim, babam bile sevmemiş. 8sonra çok sevdi tabi ama o gün beni birşeye benzetememiş sanırım)

Bana o zaman denen şey: Aaa ne minik bebek!
Anne: Bebeğimi besleyeyim, çok zayıf!


3 aydan sonra bebekken:
Yanaklar tombik tombik, kollar bacaklar tam ısırmalık olmuşum.

Cılız bir şekilde doğan beni annem öyle bir beslemiş ki! Çok cılız ve çirkin olduğum için acımış herhalde... Neyse ben bir iki aylıktan sonra kilo almaya başlamışım. Çok da tatlı birşey olmuşum resimlerden gördüğüm kadarı ile.

Bana o dönem denen şey: Aaa ne tatlı bebek. Agu bagu, ce eeee!
Annem: Bebeğimi besleyeyim, bak yedikçe kendine geldi!

Çocukken:
Hep zayıf ve iştahsız bir çocuk oldum.

Gerçi yediklerim hepfaydalı şeylerdi, pırasa, mercimek, barbunya, fasulye, taze fasulye... Ama eti sevmezdim. Babam et yedirmek için yoğurtlu kebap filan yapardı, hani pide üzerine yoğurt ve üzerine şiş filan koyarlardı. Köfte ve onun dışında et yemezdim.

Bana o dönem denen şey: Şu Renk ne iştahsız, annesini üzüyor! Kaka çocuk! (şaka şaka o kadar da değil
Annem: Kızım ye, sen zayıfsın!


Ortaokulda:

Orta ikide nedendir bilinmez biraz topladım. Hatta şişmanlamaya başladım. Ayrıca sınıfın en uzun boylu 3-4 kızından biriydim ve çocukluktan çıkmaya başladığım için, üstelik diğerlerinin ablası gibi durduğum için buna sinir oluyrdum. Oysa ne güzel uzundum işte! Sınıfın gıcık minikleri kilomla dalga geçmeye başlıyordu. Of sinir oluyordum.

Bana o dönemde denen şey: E kilolusun, bak bizler minicikiz!!!! Gırrr...
Annem: Kızım yeme , kilo alıyorsun bak! Sonra veremezsin!

Lisede:

Lise ikide zayıfladım, eski sıskalığım da yoktu, yani zayıflığım hoştu... Kermiklerim ince olduğu için kuru kemik gibi görünmüyordum. Üstelik ortaokulda bir çok genç kız gibi ben de çirkinleşmiştim şu çocukluktan çıkma sürecinde. Ama lisede gayet iyiydim. O kızlar ise hala minikti ve çirkindi. Ohhhhh!!! (hainim ama çok keyif vermişti bu o zaman, ne yalan söyleyeyim.

Bana o dönemde denen şey: Şu Renk bayağı hoşlaştı!
Annem: Kızım ye, sen zayıfsın!

Üniversiteye başladığımda:
46 kiloyum.

Ciddi hoştum, çok zayıf gelebilir boyuma göre ama cidden hoştum... Ahhh, ahhh

O dönemde: Aaaa bu kız yeni galiba
Annem: Kızım ye, sen gençsin...

Üniversite bittiğinde:
48 kiloyum, yine iyiyim...

O dönemde: Ne zaman çalışmaya başlıyorsun (off ne alaka, hem sana ne!)
Annem: kızım ye, sen gençsin

Hamileliğim başladığında:
52 kiloyum

O dönemde: Aaaa ne şeker hamile...
Annem, kızım ye, sen iki canlısın

Hamileliğimin sonlarında:
75 Kiloyu gördüm!!!

İlk 3 ayda 10 kilo aldım, doktorum peşimden kovalıyordu, eğer böyle devam edeceksen bana gelme diye! Ortadaki 3 ay rejim yaptırdı ve 3 kilo aldım ama sonra bıraktım ve 75 kilo oldum!

O dönemde: AAAA ne kilo almışsın, ben sadece 9 kilo almıştım, aaaaa çok kötü , böööğğğ. (nedense herkes hamileliğini mükemmel kilo ile geçirmiştir!!!!!!!)
Annem: Kızım ye, sen iki canlısın

Doğumdan 4 gün sonra:

11 kilo vermiştim ama önümde verilmesi gereken çok kilo vardı.

O dönemde denen şey: Aaaa ne tatlı bebek (ben ikinci planda kaldım!)
Annem: kızım ye, süt yapar

Doğumdan 4 ay sonra:

Sütüm kesildi ve sadece 14 kilo vermişim. Rejime başlayış

O dönemde: O kiloları nasıl vereceksin?
Annem, kızım yeme, kilo vermelisin!

Doğumdan 10 ay sonra:

56 kiloyum

Valla yorgunluktan, koşturmadan verdim o kadar kiloyu!

O dönemde: Aaaa sen eriyorsun! Yüzün çökmüş (Kıskançlar hiç bilem, o kilodan değil, yorgunluktan, 2 saat uyku ile işe gidiyorum!)
Annem: Kızım yeme, kilo alırsın

İki sene önce:

Önce 58, sonra 60, sonra 62, sonra 65 ve geçen yıl 71.7!!!! Ve hepinizin bildiği gibi rejim

O dönemde: Ne çok kilo almışsın, sen ne olmuşsun, hamile misin, aaaa sana ne oldu!!! Siz neeeeee?
Annem: Kızım yeme, bu ne hal! Bak ben bu yaşımda fıstık gibiyim. Bir de kendine bak (O kadar değilse de yakın)

Rejim sonrası:

65 kilo oldum

Yani verebildiğim kadar verdim ama yeterli değil

O dönemde: Kilo mu verdin sen?
Annem: Kızım yeme, bu ne hal. (Annem kilo verdiğimi bile kabul etmiyor.)

Dün akşam:

Valla tartıladım, hatta tartılmıyorum ama 70 bile olmuş olabilirim. Dün eşimle dışarıda, çok hoş bir yerde yemek yedik. Aslında evde barbunyam vardı. Bir pilav ve salata da yaparım diyordum ama sonra bu fikir hiç cazip gelmedi. O kadar stresliyim ki bu sıralar, şöyle bol kalori istedi canım. Harika bir yere götürdü eşim, atmosfer hoş, aşkım karşımda (diğer aşkım ne yazık ki babanesinde:-( lezzet bol... Ama pişman mıyım? HAYIR:-)

Güzel bir haftasonu dilerim size...

Thursday, February 08, 2007

Beş dakikalık bir nefes alma arası:-)

Şu iş hayatımın çılgın günleri devam ediyor. Hani hep söylüyorum benim buradaki işim problem çözmek, sorunlar ile boğuşmak diye... Hala öyle. Hani çok işim olsa, otursan yazsam, çizsem, detay çözsem, metraj yapsam... Ama yok, öyle değil! Uzun süredir büyük projelerin peşindeyim ve onlar ile ilgileniyorum. Ama nedense sorunları hiç bitmiyor. iki çok önemli projeyi aynı anda aldık ve aynı anda yürüttük. Ama nasıl bir kudümsüzlük varsa artık sorundan kurtulamıyoruz. Hayır çözemiyor değiliz, çok güzel çözüyoruz ama müşteriler durup durup herşeyi değiştiriyorlar. Bu durumda en başa dönüyoruz. Müşterilerin adamları değişiyor, hadiiii herşey başa dönüyor! Yine aynı sorular, yine aynı açıklamalar. Bir de bilmeyen ile uğraşmak ve dert anlatmak çok zor!

İşte bu nedenle bu birkaç gündür çılgınlar gibi koşturuyorum ve stres içindeyim. Dün o kadar stres altındaydım ki bir iki kez bayağı bir bağırdım. Kimse yanıma yaklaşamadı bir süre. Ama sinirle bu işler yürümüyor tabi, tekrar normale döndüm ama krizler bitmiyor. Mesela her an telefon çalıp neden bu böye yapılmadı ki denebilir ve ben 3 ay öncenin açıklamalarını tekar yapıp tekrar aynı ispatlara girişebilirim. Bu benden en az bir iki saat alır. Kendi konumuz olmayan ama bizi etkileyen bazı sektörleri de dün hatim ettim. Benim konum olmasa da bir çok aranacak ve bilgi alınacak yer var, o nedenle işleri çözüp müşteriye yardımcı olabildim. Sonuçta biraz araştırırsan herşey çözülebiliyor.

Perşembe cuma sözde izin alacaktım. Ama buradayım ve hatta yarın da buradayım. Canım aşkım izin alabildi, o şu an evde... Bense burada... Neyse kısmet. İnşallah haftaya ben de iki gün evdeyim. Genel müdürümüz rica etti bu iki gün dur, çok stresli diye, zaten haklı ben de bırakamam. Haftaya Allah izin verirse alırım artık.

Eşim evde olduğu için daha geç çıkıyoruz sabahları. Çünkü ona uymak için be de erken çıkıyordum. O nedenle sabahları çok keyifli geçiyor. Güzel ve uzun uzun bir kahvaltı ediyoruz, televizyon izliyoruz. En azından bunu yapabiliyorum:-)

Fazla yazamayacağım, sadece bilgi vereyim dedim... Şu an bir yere göndermek üzere dökümantasyon hazırlamalıyım, kendi bilgilerimi toparladım ama Almanyadan bilgiler bekliyorum. Birne bağlı kalmak çok zor, bekliyoruz işte. O arada size yazayım dedim. Umarım yarın yazabilirim...

Kendinize iyi bakın...

Monday, February 05, 2007

Güzel bir gün...

Dün ciddi bir şekilde hastaydım... Hiç makyaj yapmadım koca gün, artık anlayın. Zaten o halimi gören hastamısınız diye dehşetle yüzüme bakıyordu. Burnum silinmekten yara olmuş, gözlerin altı çökmüş, bitkin bir ifade. Oysa 10 gündür hastayım ama her sabah az da olsa makyajımı yapmıştım. Çok soluk benizli olduğum için mutlaka tüm yüzüme uçuk pembe bir allık sürerim. Bu sanki makyajım yok gibi gösterir ama sonuçta ciltte birşeyler vardır ve cildiniz hoş ve bakımlı görülür. İyi bir tiyodur yani ama dün o da yoktu!

Akşam eve geldiğimde koca günün bitmesinin verdiği bir hoşluk vardı. Neyseki pazardan yaptığım sulu köfteyi ısıtmak ve aşkımla ortaklaşa bir çoban salata yapmak yetti yemek için (bir de birer dilim börek ısıttım ve evettt yedimmmm). Oğluş babaannesinde. Onun yokluğu çok üzüyor beni aslında, onsuz ev o kadar sessiz ve boş ki! Allah Onu benden ayırmasın, hiçbirimizin yavrusunu, yeğenini, çocuğu saydığı kişiyi, sevdiğini ondan ayırmasın... Annem de oğluş olmayınca büyük boşlukta olacak ki telefon ile arayıp yarın akşam bana gelin dedi. Ben de yarına yemeğim olduğu için Çarşamba gelelim dedim. Çarşambayı da yırttık:-) Bu arada Perşembe Cuma inşallah eşimle evdeyiz. Dinleneceğim, ev işi filan yapmayacağım. Ne olursa olsun artık!

Dünkü yorgunluk ve bitkinliğimin aynısı aslında eşimde de vardı. Yemekten sonra film izleyelim dedik, Good Shepherd diye bir film... Valla konusunu filan hiç sormayın çünkü 8 den itibaren ikimiz de koltuklarda uyuklayıp durduk, arada bir gözümü açık tutmaya çalıştım ama olmadı. Sonra uyanıp son yarım saatini izledik. Sonra uyuyamam diye korktum ama Allah'a şükür uyumuşum. Sabah mutlu mesut, daha iyi uyandım. Ama iyiyim diyemiyorum çünkü tam iyiyim diyorum, tekrar kötüleşiyorum.

Sabah bayağı bir trafik vardı! Ben de o arada makyajımı yaptım (arabayı ben kullanmıyordum merak etmeyin:-) İnsana moral veriyor aslında makyaj. Hiç makyaj yapmam, sevmiyorum, doğallığı seviyorum demeyin lütfen. Bakın bu sene yok gibi görünen makyaj moda. Ayçiçekçiğim bu konu ile ilgili bir post yazmıştı. Bu sene ben de sıkı takipçisiyim bu akımın. Bir ara anlatırım size de. Capcanlı görünmek için bence az da olsa makyaj yapın. Hem olumlu bir elektrik verirsiniz, hem de moraliniz yerine gelir. Benden söylemesi...

Güzel bir gün diliyorum size... Öğlem eşime gitmeyi planlıyorum. Sıcak bir çorba içmeyi planlıyorum, şu sıralar çorba o kadar iyi geliyor ki...

Sunday, February 04, 2007

Güzel haftasonu, kötü hastalık...

Vallah özledim sizleri, bloğumu... Kaçağım biliyorum:-) Biliyorsunuz ki cuma evimdeydim ve ev kadınlığı oynadım. Evle hastalık nedeniyle ilgilenemediğim için biraz temizlik filan yapayım dedim. Ama daha çok da oğluş ile ilgilendim. Dama, satranç ve bilumum oyunlar ile lala paşa eğlendirdik. Arada benden de sıkılıp bilgisayar ve playstationuna ve televizyona yöneldiğinde ben de evle ilgilendim, çeşit çeşit yemek yaptım. İyi geldi...

Cumartesi ise çoook eski bir tanıdık, hani bir gün size anlattığım komşum Engin teyze geldi bize... O kadar sevindim ki çocukluğuma ait birini görünce. Belki de kalp kalbe karşıdır lafı doğrudur, ben onu burada andım, O da İstanbul'a gelince bize geldi. Önce bize geldiler tekne kazıntısı kızı ile. Kızını yolda görsem tanımam, o kadar değişmiş, o kadar güzel bir genç kız olmuş, hatta sözlenmiş bile. Küçükler ne çabuk büyüyor. Cumartesi onların geleceği haberini alır almaz ekstra temizlik saatleri başladı ki buna ben şok temizlik diyorum. Bu ev ahalisinin en sevmediği temizlik türü çünkü bir şekilde onları da dahil ediyorum. Herkes kendi döküntüsünü topluyor, kirletmiyor, aynaya el izi bırakmak, çıplak ayak parkelerde dolaşmak, ayak altında dolanmak yasak:-) O arada bir kek atıverdim, tepsi böreği de hazırdı, kek pişince onu da attım ama elektrik kesildi! Tipik misafir öncesi olayları yani. Neyse geldiler, hasret giderdik, dedikodu ettik filan... Sonra onlar anneme gittiler ve gece onda kaldılar. Pijama sohbetlerini kaçırdığım için üzüldüm ama annemden alırım havadisleri nasılsa...

Cumartesi akşamı anne ve babamızı ziyaret ettik. Eşimin yeğeni de oradaydı, keyifli bir kebap partisi yaptık:-) Annem biraz hasta olduğu için kebapçıdan bireyler aldık. Benim kebap kültürüm lahmacun ve biraz Adana kebap ile sınırlıdır ama bunları severim arada yenildiğinde. İyi geldi diyebilirim.

Pazar günü anneme gittim, misafirler ile biraz daha konuştuk, sonra gittiler, ben de eve dönüp birkaç günlük yemek yatım. Eşim illa tavuk kanat diye tutturduç. Biliyorsunuz tavuk yemem ve yapmam. Kim yapacak diye sordum, ben yaparım dedi. O zamana OK dedim, o tavuları alıp sosa yatırırken ben pilav yaptım ve bugün yiyeceğimiz sulu köfteyi hazırladım. Eşim cidden güzel bir tavuk kanat yaptı ızgarada ve hatta ben bile bir iki yedim! Sonrasında bulaşıklarını bile O halletti.

Dün gece iki günlük koşturmanın sonucu hastalığım iyice arttı! Nedense geçmedi şu illet. Evdeki herkes birer ikişer hastalanıp iyileşirken ben her daim hastayım. Burnum yara oldu, dün gece bir de miğde bulantısı çektim. Valla hamile değilim, miğdeyi üşüttüm herhal. Neyse yine buradayım, işimde yani... Kendimi çok kötü hissediyorum, ama ağrı eşiğim çok yüksek herhalde, hala ısrarla ayaktayım ve çalışıyorum çok şükür:-)

Öpüyorum hepinizi...