Thursday, March 29, 2007

Hayal kurmak ve yazmak üzerine...

Dün gece değil, ama ondan önceki iki gece tam saat 4.30 da zınk diye gözlerimi açtım. Kurulmuş bir saat gibi aynı saatte... Hani arada uyanırsınız, saate bakarsınız, lavaboya gidersiniz ama çok uykulusunuzdur hemen uyursunuz huzurla. Ama bu öyle değildi. Uyanıyor ve sanki tamamen uykumu almış gibi kalkıyordum. Bu çok sevimsiz birşey. Çünkü sıkıntılarım, dertlerim aklıma geliyor ve sonrasında uyumak kolay olmuyor

Eskiden uyurken veya gece uyandığımda güzel şeyler hayal ederek uyurdum. Hayal kurmayı çok severdim. Sadece uyurken değil, bir yere yolculuk yaparken, takside, güneşlenirken... Oysa son bir iki senedir hayal kurma yetimi kaybettim. Çok zorlasam da güzel şeyler hissettirecek hayaller kuramıyorum.

O gecenin bir yarısı uyandığım gecelerde kendimi güzel şeyler düşünmeye zorladım ama olmadı. Ben de ne yaptım, ertesi gün bloğuma neler yazayım veya ileride blog ile ilgili neler yaparım onu düşündüm. İşe yaradı:-) Beş buçuğa doğru tekrar daldım huzula. Blog bayağı içime işlemiş durumda. Yazmayı seviyorum, okumayı seviyorum. İnsanların hayatlarını, anılarını, düşüncelerini öğrenmeyi seviyorum. Belki de biri bizi gözetliyor evine olan genel ilginin nedeni de bu tip birşeydir. Gerçek hayatlar ilgimi çekiyor. İyi insanların hala olduğunu, arkadaşlıkların sanal da olsa güzel olabileceğiniz biliyorum. İnsanların da benzer veya bambaşka dertleri olduğunu ve yalnız olmadığımı anlıyorum. Başkalarına minicik bir yardım etme adına dertlerine azıcık da olsa ortak olabiliyorum zaman zaman... Biryerlerde yaşayan görmediğim ama tanıdığım insanlara sanal hediye verebiliyorum ve sanal hediye alabiliyorum.


Blogger olmak güzel birşey. Yazmak da öyle... Aslında bir roman yazmak isterdim. Kafamda çok kurarım. Bir iki roman fikrim var. Tabi romanı sırf kendim için yazacağım, öyle edebi bir eser filan olamaz. Belki ona bir blog açarım kimbilir... Roman bloğu... Yazmayı çok seviyorum çünkü...

Wednesday, March 28, 2007

Çocuklar ve Doktorlar...

Oğluşumla ilgili bir anım aklıma geldi... Sizlerle de paylaşmak istedim. Oğlum 4 yaşlarında filandı, bir gün bir baktım elinin üzeri fiske fiske! Oğlum da benim gibi alerjik yapıda bir çocuk, ertesi güne de geçmeyince çocuk doktorunun yönlendirmesi ile bir cildiye uzmanına gittik. Dıktor, orta yaşın epey üzerinde tatlı bir bayandı. Muayene etti, doğrudan oğluma bakıp "sen bu sıralar çok mu cips yiyorsun" diye sordu. Oğlum suçlu suçlu, evet yiyoeum diye yanıt verdi. Gerçekten de o sıralar bir aile büyüğümüz oğlumu o pis şeylere alıştırmıştı ve her gelişinde cips getiriyordu. Bu benim hoşuma gitmese de çok müdehale edemiyordum.

Neyse, doktor sürekli oğlumla konuşuyor, tüm soruları Ona soruyordu. Sonra da yine oğluş ile konuşarak yediği besinlerden dolayı alerji olduğunu, geçmesi için neleri yememesi veya az yemesi gerektiğini anlattı. Verdiği reçete küçük bir çocuk için şeker, çukulata ve bilimum çocukların sevdiği besinleri içeren ağır bir liste içeriyordu! Oğlum dikkatle kadını dinliyor ve tamam diyordu. Sonra ilaç ve kremler verdi, kullanımlarını bize anlattı tabi:-)

O günlerin akabinde oğlum kendini bir diyete aldı ki sormayın! Yemeklerde bile doktorun uyarılarına göre seçim yapıyordu. İnsanları, şeker, çukulata, kızartma gibi önerilerine saygı ile, bana yasak, ben yemem diyordu. Cipsi bile reddetmişti! O yaşta bir çocuğun bu kadar disiplinli olmasına şaşmıştım. Fakat burada önemli nokta doktorun sert bir şekilde bizimle konuşmamış olması, çocuğun dilinden ve doğrudan onunla konuşmuş olması çok etkiliydi. O sorumluluğu ona yüklemişti. Çocuk doktorları dışındakiler pek bunu yapmaz bilirsiniz... Bu açıdan kadına hayran olmuştum.

İnatçı bir alerjiden sonra eli düzeldi. Bir müddet diyetine uydu, birkaç ay cipsi ağızına koymadı, sonra her çocuk gibi bu olanları unuttu ve eski dostlarına kavuştu.

Bir kez de Burger Kingden hepimiz zehirlenmiştik! Biz dayanabildik ama yavrucukum ağır geçirdi. Doktora gittiğimizde doktor amcasına "ben aytık böbır king yemem!" diyordu. Doktoru bile güldürmüştü ki adam diğer doktorun tersine oldukça sertti!

Sünnetini yapan doktordan da memnun kalmıştım. Ameliyattan önce kontrole götürdük. Oğluşu muayene etti, operasyonda ne yapacağını ayrıntısı ile ona anlattı. Allahtan oğlumda çok korku da yoktu. Gerçi sonrasında çok ağladı ya olacak o kadar:-) Hatta doktor kartını oğluma verdi ve bir sorun olursa beni mutlaka ara dedi. Oğlum bu hakkını sünnetten sonra dışarı çıkabilirmiyim şeklinde bir soru ile kullandı:-)

Doktorlar ne kadar önemli. Hele çocuklara bakanlar! Çünkü çocukları hastane ve doktorlardan soğutmamak lazım. Yoksa hayatları boyu benim gibi kaçarlar! Ama hep de kaçılmıyor tabi:-)

Doktordan uzak bir hayat diliyorum hepimize...

Vazgeçmem, vazgeçemem!

Dünkü çılgın yoğunluktan sonra biraz rahatladım sayılır. Gerçi yine yoğun ama en azından öğle tatilinde bilgisayar başına geçebildim. İki gündür 100 tane pafta onayladım. Almanya'dan gelen bir danışman ile saatlerce kafa patlattık, o arada müşteri ile toplantı yaptık. Toplantıları bilirsiniz uzadıkça uzar ama bu sefer kısa kestirdim...

Bu arada güzel bir haberim var: Diyetim gayet iyi gidiyor. Bloğumda daha önce açıklamışmıydım bilmiyorum ama kilom maksimum olarak 71.7 ye çıkmıştı!!! Sonra biliyorsunuz rejime başladım, 67 gibi oldu, sonra yılbaşında, bayramda yedik yedik yine epey çıktı. Sonra tekrar rejime başladım ve şu an 65.6 yım! Gerçi normal tartıda 65 çoktan olmuştum! Şimdiki hedefim 60 kilo. 58 olursam da orada durmak istiyorum çünkü daha azı bana gitmiyor.

KUĞUCUĞUM: Beni sobeledin, farkında dğilim sanma. Yoğunluktan ancak şimdi yazıyorum:

Vazgeçemediğim markalar:

1) Christian Dior: Tüm nemlendiricileri, bakım kremleri, gece kremi, tonik, yüz ve göz temizleme losyonlar... Tüm bakım ürünlerine bayılıyorum. 7 senedir kullanıyorum. Şu fransız boykotunda bırakacağım dedim ve başka markalar denedim ama kusura bakmayın bu adamlar işlerini çok iyi yapıyorlar. Diğerleri hiç yaramadı. Lancıme, Channel de iyi ama onlar da zaten fransız! İki Japon markası denedim bir alerji yaptı! Yani yiğidi öldür, hakkını yeme demişler. Adamlara helal olsun...

2) Bourjois marka allık. 95 numara Rose. Belki 15 yıldır kullanıyorum. Çok dayanıklı, kaliteli ve cildime uyumlu. O da bir fransız ne yazık ki... Bir ara getirmemeye başladılar o sıra muadili Channel kullandım, aynı fabrikada yapılıyor ve kardeş şirket gibiymiş...

3) Kıyafette marka aramam. Bana ne yakışırsa, hoş durursa onu giyerim... Ayakkabı da öyle...

4) Sütte Pınar süt. Oğluş yüzünden aslında. Çocukta öyle bir tat yeteneği var ki! Başka süt olunca anında anlıyor ve içmiyor.

5) Yoğurt: Süzme (sızma:-)) yoğurt severim. Pınar ve Sütaş çok güzel...

6) Deterjan: Ariel, anneme rağmen:-)

7) Çanta: Lui Vitton DERMİŞİM:-) Demiyorum tabi...

8) Araba: Jaguar , vazgeçemiyorum:-P Şaka şaka, kim kaybetmiş de ben bulucam... Şaka bir yana İngiliz arabalarını seviyorum. Çizgileri klas...

9) Elektronik eşyada Alman markaları... Telefon hariç!

10) Kaşar: Pınar dilimli tost kaşarı

11) Hellim peyniri: Bahçıvan

Aslında çok marka takıntım yok. Abartmaya da gerek yok diyorum...

Kimi ebeleyeceğim bilemiyorum, bu sıra sizden biraz uzak kaldım. Ebelenmediyseler Bocuruk, Butterfly, Gamzeli diyorum...

Görüşmek üzere...

Sunday, March 25, 2007

Mutlu olmak için...

Ben, aman işlerim stresli, çok yoğunum diye dövünürken Allah al sana asıl dert dedi sanırım ve daha önce yaşadığım ve tedavi olduğum bir hastalığım tekrar nüksetti. Korkmayın öyle öldürücü, kötü bir dert filan değil Allah'a şükür ama hastalık hastalıktır işte. Aralık ayında ilacı bırakmıştım hatırlarsanız..İlaca şimdi tekrar başladım. Bu ilaç aslında miğde ile ilgili yan etkilere sahip... Özellikle ilk birinci ay feci miğde bulantısı oluyor. Ama herşeye iyi yönünden bakmak lazım. Bu ilacın bir yan etkisi de feci iştahsızlık yapması... Ben hayatta iştahsızlık nedir bilmezdim. Ateşim olduğunda bile iştahım gitmez. Fakat geçen sene bu ilaca başladığım ilk gün doktorun uyarmasına rağmen feci miğdem bulandığında çok şaşırmış ve gün boyu yiyeceklere iğrenerek bakmıştım. Üstelik yine uyarılara rağmen aç karnına almıştım onu.

Dün yine ilaca başladım ve aynı miğde bulantılarını yaşadım ve aynı iştahsızlığı. Bu açıdan olumlu bakılacak bir yan buldum gibi. Geçen yaz bir ayda4-5 kilo vermiştim, üstelik rejim hiç derdim değildi. Şimdi zaten dikkat ediyorum belki bunun da bir faydası olur, hiç değilse aklım yemeklerde kalmaz.

Bu ilacın bir başka saçma ama olumlu etkisi ise kendini acayip enerjik hissetmek. Aslında böyle bir etki yazmıyor ama bana öyle geliyor. Dün belki ilaçtan, belki yazın yaklaşmasının verdiği etki ile, ya da başıma gelen şeyleri olumlu yöne yöneltme isteğimden çok sportif bir gün geçirdik eşimle... Hiç eve girmek istemedi. Bol bol yürüdük... Yürüyüş parkurunu uzun süredir görmemişti, yemyeşil olmuş etrafı, çiçekler açmış... Bu güzellikler de hoştu...

Herşeyin olumlu yanlarını görmek gerektiğini hatırladım bu hafta sonu. Şımarıklık yapmamak lazım. Küçük dertlerimizi büyütüp kendimize sorun yapıyoruz ondan sonra karşımıza daha büyük sorunlar çıkabiliyor. Her zaman hayata şükredelim. Evet, üzgünüm, biraz da mutsuzum ama ayakta kalıp küçük mutluluklar yaratacağım bundan sonra.

Kesinlikle bana nazar değdiğini düşünüyorum, hatta çoğumuza değdi gibi, çoğumuz sıkkınız... Ama mutlu olmak elimizde. Nasıl birleşip diyetlerimizi yapıyorsak, beraber mutlu olmanın yollarını da arayabiliriz değil mi?

Güzel günler hepinize, mutlu olalım hadi...

Thursday, March 22, 2007

Rejimsel durumlar:-)

Allah'a şükür Cuma geldi. Bugün mucize olsa da rahat bir gün geçirsem. Kaç gündür iş sıkıntısından rejimin nasıl gittiğini anlatmamıştım. Her sabah tartılıyorum ama o hafta kaç kilo verdiğim geleneksel cuma sabahı tartılmasında belli oluyor. Bu sabah ki tartı sonucuna göre 400 gram vermişim ki bu hiç de fena değil. Çünkü bu hafta çok dalgalı bir seyir izledi kilo durumlarım. Bir ara neredeyse kilo verişim durmuştu. Son iki günde iniş başladı Allah'a şükür.

Aslında bu sabahtan çok umutsuzdum çünkü dün akşam eve gittik, sadece ızgara et ve köfte vardı. Yanına ne yapayım derken buzlukta duran elma dilim patatesler aklıma geldi. Bilirsiniz patates kızartmasını oğluşa bile yedirmiyorum, o nedenle hazır dondurucu patateslerini arada (ayda yılda bir gibi) fırında pişiriyorum. Çok nefis oluyor. Gerçi oğluş o kadar patates kızartmasına uzak bakıyor ki alışık olmadığından, O yemiyor. Biz de eşimle çocuk gibi patates yiyoruz. Dün de eşim patatesleri hafif zeytinyağı ile yağladı ama cidden hafif, baharatlar serpti ve fırına verdi. O arada ben de salsa sos hazırladım. Hepiniz bilirsiniz ama kısaca anlatayım, 3 domates rende, az zeytinyağ, bir küçük boy kırmızı soğan (miniminnacık doğranacak) 1 diş sarımsak minicik doğranmış, 1 kesme şeker, tuz pişiriliyor. 10 dakika kadar... Elma dilimi ile çok hoş oluyor. Oğluş bile salsa sosu çok seviyor. Bir de yanında sızma yoğurt (ben Pınarın ve Sütaşın sızma yoğurtlarını seviyorum, ekşi olmuyor)

Diyeceğim o ki kızartma olmasa da patates patatestir ve ben hiç de az yemedim. Ama et çok az yedim. Neyse, o nedenle bu sabahki rakam benim için süpriz oldu... Bakalım ne olacak ilerleyen günlerde. Yarın annemle babamı ziyarete gideceğiz. Anneme sıkı sıkı tembih etmeliyim. Yemekleri çok güzel ama biraz yağlı yapıyor. Bu lezzet katıyor ama şu anda benim için çok kötü... Bu akşam da bizi annem bekliyor ki kıymalı sac böreği yapacakmış! O börek çok nefis olur. Offf. Anne, yapma dedim,O da sen karışma, senin yüzünden hepimiz aç kalıyoruz diye azarladı beni (şaka şaka o kadar katı değildi ama onu demeye getirdi) Sonuçta annemin dediği son karardır... Aslında yarım yufkadan kıymalı börek yediğim bir günün ertesinde çok kilo vermiş çıkmıştım! Başka birşey yemezsem, gün boyu da idare edersem problem olmaz kanımca:-)

İşte böyle... Dün güzel bir sabah yaşamıştım, Yağmur Damlacıkım bana hoş bir süpriz yapmıştı, anneme de anlattım bunu... O nedenle günüm iyi geçmişti. Umarım bugün de iyi geçer. Haftasonu da, ama en önemlisi de haftaya çok iyi geçer inşallah!

Renkli kalın...

Wednesday, March 21, 2007

Sabah saatleri...

Artık sabahları haber filan izlemiyorum. Daha önce de yazmıştım, bela habercilerini sabah sabah görmeyi miğdem kaldırmıyor artık. Şu anda huzursuz şeylerden, kötü haberlerden uzak tutuyorum kendimi. Zati stresliyim...Savaş ve kriz dönemlerinde tüvit gibi daha sarmalayan, sıcak tutan kumaşların moda olması gibi ben de hayatımda kriz yaşadığım zaman daha sıcak, daha sarmalayıcı şeyler istiyorum hayatımda... O nedenle sabahları Kanal 1 de yayınlanan Bizim evin Halleri adlı diziyi izliyorum. Belki biliyorsunuz, yıllarca TRT 1de yayınlandı, şimdi yeni bölümleri ile Kanl 1 de...

Böyle sizin benim gibi sıradan ve gerçek insanların basit hayatlarını konu alan dizilere bayılıyorum. Eskiden Mahallenin muhtarları vardı mesela... Ne bileyim Perihan abla vardı, hatırlayamadığım diziler... Sıradan ve içimizden insanların, ailelerin, komşuların sıcak yaşamlarını izlemek hoşuma gidiyor nedense. Kalabalık aile özlemi çektiğim için olabilir belki... Bizim aile biraz kopuktur birbirinden. Teyzemler kalabalıktır ama onlar da uzakta, tüm kuzenlerim bir yerlere dağıldılar, İzmir, Ankara, Tekirdağ... Yıllardır görmediğim kuzenlerim var. Oysa çocukken ne yakındık...

Eskiden kalabalık bir ailem olsun isterdim. Çok çocuğum olsun, bir sürü torun, ben de anneannem gibi, teyzem gibi, annem gibi bayramlarda onları evimde toplayayım, güzel yemekler yapayım, kalabalık bir sofraya oturalım isterdim. Çok çocuğum olmadı ama inşallah ileride oğluş ve eşimin oğlu, onlarıon ailelerini toplar, yine o hayallerimi gerçekleştiririm. Kimbilir belki bir çocuğum daha olur. Bu yaz ciddi ciddi düşünüyoruz.

Ne diyordum, belki de sıcak, içten ilişkilerin yaşandığı dizileri bu nedenle seviyorum ben. Kusura bakmayın ama o korkunç dizi furyalarından nefret ediyorum. Çoğunluğun sevdiği dizileri bile izleyemiyorum. Kendime çoğunu uzak buluyorum. Bir tek Avrupa Yakası, Umutsuz Ev kadınları ve bu diziyi takip ediyorum. Arada Retro Max kanalındaki eski dizileri izleyin nostalji yapıyordum ama o kanal kalkmış! Bu arada dün Avrupa Yakasında Gaffurun Aslının at kuyruğunu gördüğünde gösterdiği tepkiye bayıldım. Çok tatlı çekmişler:-) Ne at kuyruğuymuş öyle...

Sabahları seviyorum. Kahvaltımı ailemle yapmayı, güzel bir çay içmeyi, sevdiğim diziyi izlemeyi (eşimin çok hoşlandığını sanmıyorum, haberleri tercih eder ama şu sıra bişey demiyor) oğluşla boğuşmayı, işe öyle gelmeyi... Günün bana ayırdığım süresi daha uzun olsun diye aslında kalkmam gereken saatten daha önce kalkıyorum, keyifle TV açıyorum, güzel bir kahvaltı hazırlıyorum, çocukları uyandırıyorum (farkettiyseniz eşimi de çocuk kategorisine koyuyorum çünkü çocukları uyandırmak bile daha kolay) Basit mululuklar aslında ne kadar önemli... Allah huzurumuzu bozmasın.

Renkli sabahlar... En kötü sabahımız böyle olsun.


Bu arada bu postu yayınladıktan sonra Yağmur Damlacıkımın sitesine gittim ki ne göreyim! Bana bir süpriz var! Bu moralsiz günlerimde beni mutlu etti, çocukluğuma götürdü, yıllardır görmediğim yerleri hatta dedemin evini gösterdi. Ona teşekkür ediyorum. İyi ki var, iyiki varsınız...

Hep aynı, hep aynı...

Pazartesi akşamı ciddi bir bunalım geçirdim. Şu aptal iş yüzünden. Ne kabustur bu bitmek bilmiyor. Eve gittiğimde inanın oturup hüngür hüngür ağladım. Gece boyunca da ağladım. Oğluş, eşim, annem üzüldü ve teselli etmeye çalıştılar. Belki büyük bir birikim bende patlama yarattı. Şimdi Allah'a şükür fena değilim ama eski huzurumu o kadar arıyorum ki! İlginç olan benim gibi kimse streslenmiyor. Offf, bunalıyorum.

Sizi de kaç gündür aynı konu iel sıktığımı biliyorum, ama yazmak biraz rahatlatıyor sanırım... Ne olurdu biraz huzurlu olabilsem... Çok özledim huzuru... Önemli olan evdeki huzur, doğru ama ne yazıkki bu iş benim hayatımı engelliyor. Ne kadar yansıtmamaya çalışsam da pazartesi olduğu gibi bir patlama yaşayabiliyorum. Cidden sıkıldım.

Yine de Allah başka dert vermesin diyorum. Pazartesi ciddi ciddi işi bırakmayı düşündüm ama bu kaçmak olur! Sıkıntı hayatımızın her döneminde olacak, önemli olan bunun üstesinden gelebilmek! Kolay değil biliyorum ama başarmam ve elimden gelenin en iyisini yapmam lazım.

İyi ki bloğum var, iyi ki sizler varsınız...

Sunday, March 18, 2007

Evdeki Huzur... İşte Budur...

O stresli, korkunç, belirsiz haftadan sonra haftasonu nasıl ilaç gibi geldi anlatamam size. Cuma akşamı ev kedileri gibi mutlu mesuttum. Hafta içi o kadar gerilmişim ki ev ahalisini televizyon izlerken bırakmak suretiyle saat 10 da kendimi yatağa attım ve ertesi sabah sekize kadar mışıl mışıl uyudum. Gerçi sabaha kadar detay çizdim rüyalarımda ki bu son ayların en popüler rüyası benim için:-)

Cumartesi erken uyanınca uzun bir gün benim oldu. Kaç haftadır moral bozukluğundan, hastalıktan evle çok yakından ilgilenememiştim. Bu haftasonu bizzat ilgilendim. Perdeleri bile yıkadım diyim, siz anlayın artık. Üstelik kendime dinlenme için bile zaman ayırabildim. Cumartesim tüm gün evde ama çok güzel geçti diyebilirim. Ev temizliği dışında oğluşla ve dersleri ile ilgilendim. Aslında oğluş da acayip doluydu. Hava güzel olduğu için evde pek durmadı. Bir arkadaşı, geldi, gitti, diğeri geldi, komşunun kızı rutin haftasonu ziyaretimize geldi, bana yardım etti:-) Akşamüstü eşimle yürüyüşe çıktık ki iyi geldi. Akşam sonunda tüm aile güzel bir akşam yemeğinde buluşabildik...

Oğluş Türk kahvesi yapmayı öğrendi. Anasına çekmiş Türk kahvesini çok seviyor. Tabi ona su ile karıştırılmış, bol şekerli yapıyoruz. Yani çocujklar içmez, olmaz diyen bir anne olmadım. Haftada iki gün içiyor zaten. Haftasonu ben kahve yaparken yanıma geldi, yardım edeyim mi dedi. Ben de ona yapacaklarını anlattım, hoşuna gitti. Pazar günü ben hiç karışmadım, kahvemizi o yaptı. Aman ne lezzetliydi, düşünün oğlunuzun elinden kahve içiyorsunuz. Bayıldım:-) Canım O benim...

Pazar günü ise nasıl geçti hiç anlamadım. O kaar yorucuydu. Cumartesi gününün coşkusu da yok ki! Yine de evdeydim, ailemle beraberdim Allaha şükür. Akşam yemeğine annemi çağırdım, dışarıdan balık aldık ve aldığımız yerin restoran kısmında ızgarada pişirttik. Evde yapmayı sevmiyorum çünkü kokusuna dayanamıyorum. Aldığımız yer güvenilir ve iyi bir yer... Balık çok güzeldi. Uzun süredir o kadar lezzetlisini yememiiştim gibi geldi, özlemişim...

Pazar akşamları zaten hep aynı: Ertesi günün yemeği yapılır, ortalık toplanır, güzel bir banyo yapılır, buz dansı yerine yeni başlayan yarışma izlenir, uyunur...

Pazartesi pazartesi yine geldik bu sevimsiz yere! İki gün bayağı yoğun olacağım. Allah hepimize güç versin arkadaşlar:-)

Thursday, March 15, 2007

Ben Mutsuz muyum?

Şu alttaki yazı dün öğle saatlerinde iş hayatından, stresten ve o anki garip mutsuzluğumdan dolayı yazdığım bir yazı. Bir an ciddi bir şekilde kendimi kötü hissettim ve hayatımın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu düşündüm. Aslında bir iki saat sonra bu kötü anlar dağılmıştı. Yine çok harika ve huzurlu değildim ama o şekilde de yaşanamaz k. Eminim hepimiz bir an durup hayatı sorguluyoruzdur ve hayat bazen çok anlamsız gelebiliyordur.



"Bazen basit bir hayatım olsaydı daha mutlu mu olurdum diye düşünüyorum. Küçük bir kasabada yaşayan, üniversite filan okumamış, liseden sonra evlendirilmiş (iyi ihtimalle sevdiğiyle...), fazla beklentileri olmayan, birkaç çocuk sahibi bir ev kadını olsaydım... Hep biryerlere yetişme derdim olmasaydı, şu aptal projelerle, kulelerle, detaylarla, sorunlarla, bitmek bilmeyen didişmelerle, üç paralık insanlarla uğraşmak zorunda olmayan bir kadın olsaydım hani...

Söyleyin daha mutlu olur muydum eve gidip yemek hazırlamak, toplamak, dersler ile uğraşmak, ertesi günün yemeğini düşünmek, ütü yapmak, işin stresini üzerimden atmaya çalışmak zorunda olmasaydım. Onun yerine gün boyu evime, çocuğuma sakinlik içinde baksaydım, oğluşu okuldan karşılasaydım, akşam eşimi... Huzur bulur muydum dersiniz? Yüzüm her daim güler miydi? Ama öyle okuyup çalışmadan evde oturmak da huzur vermezdi o nedenle göz görmeyip gönül istememeliydi, yani üniversite okumayacak, iş hayatının bana hep kapalı olacağını bilecektim ve zaten çevrem de hep öyle olacağı için bir boşluk hissetmeyecektim... Söyleyin aradığım huzuru bulur muydum?

Bugünlerde iç huzurum yok. Çok belli etmek istemesem de sıkılıyorum. Allah'a şükür bunun özel hayatım ile bir ilgisi yok. Bitmek bilmeyen şu stresli iş günleri tüm dengemi bozmak üzere. Sıkılıyorum, boşuna çabalıyorum, mehter takımı gibi iki ileri bir geri gidip duruyoruz. Bir an zamanla yarışırken, bir an herşeyin başa döndüğünü öğrenip beklemeye geçiyoruz. Toplanmaktan tostoparlak olacağız yakında.

Sıkılıyorum, bunalıyorum. Bir anda kendimi mutsuz, bitkin, yorgun hissedebiliyorum, mesela şu an... Sabah sürünerek kalkıyorum, yorgunluktan yüzüm çökmüş gibi, makyajla bile toparlayamıyorum, makyaj bile yapmak istemiyorum. Bunalıma girmekten korkuyorum...

Bunu perşembe saat 13.53 de yazıyorum. Yarın sabah da aynı ruh halindeysem yayınlayacağım, değilsen sonsuza dek unutacağım ve sizlerin bu posttan haberi bile olmayacak...

Ben mutsuzum zannedersem... :-("

Aslında yukarıdaki yazıyı bugün yayımlamayacaktım, öyle de yazmıştım ama sizle de paylaşayım o dünkü burhanı, paron buhranı dedim:-) Biz başkalarına bakıp onların mutlu olduğunu düşünebiliriz ama kapalı kapılar ardında kimbilir neler yaşanıyor. Dört dörtlük hayatı olan var mı acaba? O nedenle hayatıma ve bana verdikleri için Allah'a şükrediyorum. Yukarıda düşündüklerim sadece bir beyin fırtınasıydı...

İyi bir Cuma ve iyi bir haftasonu diliyorum hepimize... Anlamlı günler...

Wednesday, March 14, 2007

Kızrartma yağı atıkları

Sabah haberleri izlerken miğdem kalkt! Aslında dün akşam da o haberi vermişlerdi ama ben o sıra mutfağı topluyordum, içeriden eşimin "dışarıda kızartma yememeli" dediğini duymuştum ama konuyu deşelemedim. Zaten kızartma yiyen tipler değiliz, dışarıda hiç yemeyiz ki diye düşünmüştüm.

Efendim konu şu: Kızartma zaten zararlı birşey bunu bilmeyenimiz yok. Yine de ayda yılda bir kere yapılan karışık kızartmaya hangimiz hayır diyebiliriz ki. Fakat dışarıda kızartma yapılan yağın kimbilir kaç kez, kaç gün kullanıldığını biliyor musunuz? İşte haber bununla ilgiliydi. Bir sürü yere baskın türü birşey yapmışla. O yağların halini görecektiniz. Hatta afiyetle midyelerini yediğiniz ünlü bir kokoreç ve midyecide yağlarında bile altta birikmiş yanmış yağlar vardı. Öğğğkk...

Bu kızartma yağ atıklarını alan ve biodizel yapımında kullanan bir kurum varmış, devlete ait sanırsam... Onlar alıyor, labratuvarda test ediyorlar... Çoğu bio dizel yapımında dahi kullanılamayacak kadar ağır atık sınıfına giriyor, düşünün... Bunlar tamamen kansorojen diyorlar! Zaten bu adamcağızlara atık yağları vermeye çok firma yanaşmıyormuş. Belki bu ortaya çıkacak diye, belki de kendileri satmak için. İlginçtir ki bu yağları mutfaktakiler biriktirip bazı yerlere tezgah altından satıyorlarmış. Düşünün artık, nasıl bir işse...

Hatta eğer bu yağlar satılmıyorsa bile doğrudan lavaboya dökülerek kanalizasyonlara atılıyormuş ki bu da çevre için bir tehlike! Aslında bu konular ile ilgili bir yasa çıkartılmalı ve çok sıkı takip ed,lmeli...

Çocuklarımızın kantinlerinde olup biteni düşünemiyorum. Oğluş kızartma sevmez, öyle patatesle filan işi yoktur ama ya alıyorsa? Hadi O almıyor, diğer çocuklar. Yemekhanesi olmayan okullar var. Ve şu Fast food çocuklar için o kadar çekici ki!

Kızartmayı evde hemen hemen hiç yapmam. Annem bana patates kızartması çok yapardı mesela, ben oğluşu hiç alıştırmadım. Annem bir ara yapmaya çalıştı ama engel oldum. Sağlıklı beslenmeyi öğrenmesi lazım. Çok mu sağlıklı besleniyor? Çocuğu ne kadar MC Donaldslardan uzak tutabiliriz? Şekerlerin, sakızların renklerinden, büyüsünden biz bile etkilenmiyor muyuz? Bunlar ayrı tartışma konuları tabi ama zararlı gıdalardan elimizden geldiğince uzak tutmalıyız. Oğluşun patates kızartması veya pasta, kek filan sevmemesi iyi özellikler tabi...

İnsan paranoyak olr bu hayatta!

Tuesday, March 13, 2007

Vazgeçilmez...

Dün bana güzel yorumlar yazan arkadaşlarıma teşekkür ederim. Yoğunluğum ve stresim devam ediyor ama bir ara bulduğumda dinlenmek adına bu postu yazıyorum. Anlıyorum ki yazmak benim için önemli...

Gamzeliciğim beni sobelemiş, o halde bu günkü yazı bununla ilgili demektir:,

Vazgeçemediklerim:

1) Oğlum: Allah beni Onsuz bırakmasın. Anne olup da vazgeçilemezlerin en başına yavrusunu getirmeyen olamaz herhalde... Canım O benim.

2) Eşim: Sadece bu dünyada değil, öbür dünyada da onunla olmak istiyorum...

3) Annem: Canım O benim. Allah uzun ve sağlıklı bir ömür versin şekerciğime...

4) İşim: Bazen kızıyorum ama Allah kimseyi işsiz güçsüz bırakmasın...

5) İyi arkadaşlarım: Başta Wish...

6) Bourjois marka, 95 numara allık: 22-23 yaşımdan beri kullanırım. Bir ara yurtdışından getirtmeyi bıraktılar. Piyasadaki tüm 95 numaraları toplamıştım. Sonra ona çok benzeyen ve aynı fabrikada üretilen, şirket kardeşler olan Channelin allığını kullandım ama aynı kalitede olmasına rağmen çok daha pahalıydı. Şükür Boyner sayesinde yine kavuştum... Hiç makyaj yapmasam da onu mutlaka sürerim... Çok dayanıklı, kırılıp ufalanmıyor, güzel kokuyor.

7) Markası değişse de deodorant: Kesinlikle kadın erkek herkes sabah duşunu alıp deodorantlanmalı. Gün boyu güzel kokmalı diyorum. Parfüm de severim ama illa süreyim demem.

8) Nemlendiriciler: Kuru bir cildim var. Dışarı çıkmadan Christian Dior nemlendirici sürerim.

9) Babaannemin yüzüğü. 1943 yılı bir kız okuluna ait altın- yakut bir yüzük. Bana uğur getirdiğine inanırım ve hiç çıkartmam. Babaannem anneme, O da bana verdi... Çok güçlü bir kadın olan babaannemden güç aldığımı hissederim bu yüzük sayesinde.

10) Bloğum ve sizler: Vazgeçmek istemiyorum. Umarım uzun yıllar beraber oluruz... Yazacaklar bitinceye kadar, yani ömür bitinceye kadar...

Valla bunun dışında çok bağımlı olduğum birşey hatırlayamadım... Bağımlılığı sevmem aslında...

Bu da vazgeçtiğim: Kilolarım:-)

Ben de : Yağmur Damlacıkımı, Damak Tadı Gülcüğümü ve CCC ciğimi sobeliyorum

Monday, March 12, 2007

Yoğun günler içinden...

Merhaba arkadaşlar, biliyorum haftanın ilk günü yazamadım. Ama bu hafta felaket yoğun olacağım. İnanın dün saat 8'e kadar bir lokma yemek bile yiyemedim. Aslında diyet için iyi oluyor ama çok sağlıksız. İşyeri hem çok yoğun hem de stresli. Benim için yine dualarınıza ihtiyacım var. Bir iki haftayı hayırlısı ile atlatırsam rahatlarım sanırım.

Çok fazla yazamayacağım, kusura bakmayın. Gamzeliciğim, beni sobelemişsin, çok hoşuma gitti, böyle ebe sobeleri seviyorum. İlk işim onu yazmak olacak...

Kendinize iyi bakın...

Thursday, March 08, 2007

Yaşasın!!!

Bugün Cuma. İşlerim feci durumda. Çok zor ve hızlı geçmesi gereken bir gün var önümde. Şimdi bir merhaba diyeyim dedim... Ve güzel bir haber vereyim: Dijital tartı ile tartılmaya başladığım Perşembe akşamından bu yana 1kilo 400 gram vermiş bulunmaktayım.(gerçi cuma sabahından itibaren 900 gram) Bir çıktı, bir indi ama bu sabah güzel bir kilo gördüm Allah'a şükür... Üstelik iki akşam kıymalı börek kaçamağı da yaptım.

Bu sabah süt ve meyva yerine kahvaltı ederek kendime bir ödül verdim. Bu hafta zaten normal diyet kahvaltısı yapmayı planlıyorum. Meyva ve sütü aralarda alıyorum zaten...

Kısaca 5 günün listesi şöyleydi:

DÖRDÜNCÜ HAFTA LİSTESİ:


1. GÜN pazartesi

Sabah: Bir bardak light süt
Öğle: 5 ızgara köfte+2 kaşık pilav+ salata
Akşam: 4 kaşık minik köfteli bezelye+ 4 kaşık pilav+ yoğurt

2. GÜN:

Sabah: Muz+süt
Öğle: 1 kase mercimek çorba+ 1 dilim kepekli ekmek
Akşam: Kıymalı semizotu+ 2 dilim çavdar ekmeği+ sarımsaklı yoğurt+ bir dilim (küçük değil)kıymalı börek!!!+ bir anneanne tatlısı!!!! (tarifini bir ara vereceğim)

3. GÜN:

Sabah: süt
Öğle: beyaz peynirli, domatesli kepekli sandviç+200 ml ayran
Ara: 100 ml ayran
Akşam: 1.5 tabak hamurlu, semizotulu, yeşil mercimekli çorba 8yemek gibidir aslında tarifini size vermiştim buna semizotu ekledim), 1 dilim(ama küçük değil) kıymalı börek!!! yatmadan 1 dilim incecik çavdar ekmeği üzerine bir incecik dilim isli peynir.

4. GÜN:

Sabah: süt+muz
Öğle: 2 kıymalı biber dolma+ yarım kase yoğurt+ 70 gram kepek ekmeği (ekmek paketinin üzerinde yazan gramaj)
Akşam: 4 kaşık barbunya+ 4 kaşık pilav+ salata+2 kaşık yoğurt

Yatmadan feci acıkmıştım, dellendim, kalkıp yarım kase çorba içtim!

5. GÜN: (bugün)

Sabah: Bir yumurta+ 1 dilim kızarmış ekmek+ 2 ince tost kaşarı+ bol domates
Öğle: İbir kase mercimek çorbası+ 1 dilim kepekli ekmek(düşünülüyor ama güzel bir sebze yemeği bulursam yoğurtla yemeyi tercih ederim)
Akşam: Zeytinyağlı kabak yemeği+2 dilim çavdar ekmeği(evde olan)

ÖNEMLİ NOT: Arkadaşlar hep arada birşey yemiyor musun diyorsunuz. Aralarda ne yediğimi hatırlayıp yazamıyorum listeye ama günde iki meyve bazen de bir bardak light süt içiyorum ama bunun dışında hiçbirşey yemiyorum. Diyet bisküvi, ıvırzıvırdan hoşlanmıyorum...Beyaz leblebi de boğazımda kalıyor gibi oluyor, kuru incir, kayısı severim aslında ama çok da ihtiyaç hissetmiyorum...

Güzel ve hayırlı bir Cuma olsun hepimiz için... Haftasonunuz da iyi geçsin. Bu hafta ödev yok, çünkü kendi verdiğim ödevi kendim yapmıyorum. Siz neler yapacağınızı bilirsiniz zaten:-)

Wednesday, March 07, 2007

Aptal kutusu aptallaşmadan önce...

Mağdem dün aptal kutusu TV den bahsettik, bugün de eski TV programlarından, yani şu kutu bu kadar şabalaklaşmadan olanlara göz atalım.

Ben kendimi bildim bileli televizyonumuz vardı... Hatırladığım en eski programlar Küçük Ev ve çizgi filmlerdi. O zamanlar televizyon yayına saat beş gibi başlardı (hafta içleri) İlk çizgi film olurdu ki bu saatler benim en mutlu olduğum saatlerdi. Heidi, Sinbad, Marco, Vikingler, Arı Maya dönüşümlü olarak verilirdi. Hatırlar mısınız aylar önce çocukluğumun çizgi filmleri diye bir post yazmıştım. Orada ayrıntı çok:-)

Bu çizgi filmlerin bitmesini takiben haberler başlardı. Çizgi filmlerin son dakikalarında babişçiğim işten eve dönerdi... Annem çoktan mükellef bir sofra hazırlamış olurdu o ana kadar... Haberler başlaması ile sofraya oturulur ve TRT 1'in sululuk görmemiş ciddi haberlerini dinlerdik. Çocuk olarak bunlar bizi çok mutlu etmese de hem sofra adabından, hem de babama haberler izlerken saygısızlık yapmama adına sessiz oturup yemek yerdik. Tabi yemek esnasında konuşulurdu da o gün neler olduğu, neler yapıldığı hakkında... O zamanlar haberler ne kadar uzunluktaydı hiç hatırlamıyorum!

Cuma akşamları haberlerden hemen sonra Küçük Ev yayınlanıyordu. Bir cuma akşamı yine sofra başındayken (yemeklerimiz uzun sürerdi, babam akşam yemeği keyfini severdi) deprem oldu. Çok büyük değildi aslında ama alışık olmadığımız bir durumdu. Hiç unutmuyorum, yemek odasında bulunan büyük koltuğa dizildik hepimiz. Çocuklar ortada, anne baba yanda. Oturup dua ettik. Bittiği halde kımıldamıyorduk. Derken aşağıdan dedemlerin hadi dışarı çıkıyoruz sesi dün gibi aklımda... Hemen tüm konu komşu toplaşıp fuar alanına, güzel bir restorana gittik. Tahmin edersiniz beyler bir güzel içtiler. Biz çocuklar depremin ürkütücülüğünü unutmuştuk bile, oynayıp durduk... Sonra sabaha kadar karşı komşunun dubleks evinde oturduk, hani kaçması kolay olur diye:-) Aslında bahane ile güzel ve keyifli bir akşam geçirilmiş oldu böylece...

Neyse, hafta içleri çok erken uyumak zorundaydık. Fakat benim aklım televizyonda kalırdı. Mc. Millan ve karısını bir türlü izleyemezdim. Oysa Rock Hudson'a ne aşıktım! Yıllar sonra cinsel tercihini öğrendiğimde ise yıklımıştım... Sırf beş dakika izlemek için yataktan kalkar, acıktım der annemden birşeyler hazırlamasını isterdim. Arada bir de susardım. Annem anlardı numaramı anlamasına da çaktırmazdı...

Cuma ya da cumartesi geceleri film olurdu. Film izlemeye bayılırdım. O akşam erken yatılmayacağı için uyanık kalma çalışmaları yapmam yeterli olurdu filmi izlemek için. Ama çocuk çocuk uykum gelirdi. Sırf uyanık kalmak için yüzüme su serperdim ara ara ama bu numara beni beş dakika idare ederdi. Sonunda filmin ilk yarısında koltukta uyuklayan iki çocuk ve onları yataklarına taşıyan anne baba kalırdı...

Cumartesi pazar televizyon yayını daha erken başlardı. O nedenle ben erkenden kalkardım:-) Cumartesi öğleden sonraları Uzay Yolu ve Uzay 1999 yayınlanırdı. Uzaya hayran ve ilgili, astronot olmayı planmlayan bir çocuk için bunlardan daha iyi diziler olamazdı...

Çocukluğumun daha ilerideki aşamalarında pazar günleri ilk yayına başlayan ve sonrasında çizgi film ve diziler yayınlanacak olan 2-3 saatlik işkence programı pazar batı klasik müzik konserine o dönemlerde ne gıcık olurdum. Babam bu tür müziği çok sevdiği için mutlaka izlenirdi. Bizim de kulağımız alışsın diye dinletilirdi! O zaman kızardım ama şimdi ne güzelmiş diyorum... Ne yazık ki bugün öyle kaliteli bir müzik programı bulmak imkansız...

Bu anılar anlatmakla bitmez. Ama ben anımsadıkça anlatırım siz. Zaman çok... Ölmez sağ kalırsak hep beraberiz dimi ama:-)

Bu arada bugün Düya Kadınlar Günü(ymüş) Herşeye rağmen kutlu olsun. Gerçi kadına hala bu kadar önem verilmezken, bir sürü kadın hala koca dayağı yerken, işyerlerinde haksızlığa bazen de cinsel istismara uğrarken, cinsel olarak işkence görmeye devam edeken, evde, işte köle gibi koşturtulurken bu günü kutlamak çok traji-komik. Düşünsenize anneler günü kutlanıyor, bir yandan da annelere kötü davranılıyor olsaydı, anneler gününü kutlamak saçma olmazmıydı?

Tuesday, March 06, 2007

Hayatın gerçekleri...

Ülkemize neler oluyor, nereye gidiyoruz? Bu soruyu kendimi bildim bileli duyarım aslında ama artık bir yetişkin olarak tamamiyle olayların içindeyim ve cidden duyduğum her habere, her olaya hayretle bakıp kalıyorum...

Şu geçenlerde annesi ile yolda yürürken açık bırakılan çukura düşen ve vefat eden çocuğu hepiniz anımsıyorsunuz. Hangimiz o haberi izlerken ağlamadık, o firmaya lanet etmedik, yada buna müsade eden, denetlemeyen birimleri yargılamadık? Çocuğun oaradan düşerken sürekli annesine seslenmesini, o anda çektiği acıları hissetmek hangimizi hırpalamadı? O sıra bunu yazmak bile içimden gelmedi o kadar üzülmüş ve şok olmuştum ki!İnsan bazen kendisini üzen şeylerin üzerini kapar, konuşmak istemez ya hani, işte öyle... Ama gerçekler ile herkesin yüzleşmesi gerekir. Bu olayın bizi kırması için anne olmaya da gerek yok. İnsan olmak, ama mecazi anlamda insan olmak yeterli. Peki buna neden olan insanların hiç mi vicdanı sızlamadı, o insanların psikolojisini gerçekten merak ediyorum. Yani şu an ne hissediyor olabilirler ki!

Her haber programını izleyişimde sinirlerim allk bullak oluyor, mutsuz oluyorum. Bir tane mi güzel haber çıkmaz diye kendi kendime soruyorum. Akşamları evime gelip sofrayı kurup oturduğumda televizyonu açasım hiç yok. Çünkü heryerde haberler var. Kötü haberlerin dışında da abuk sabuk, sılı magazin haberleri. Bunlar da miğdemi bulandırıyor. Artık komikliğe son versek olmaz mı? Yoksa şiddet haberleri ile medya maymunları arasında iyice kişilik bölünmesine girecek bu halk! O nedenle son günlerde oğlumun yemek zamanı çizgi film açması benim de işime geliyor, müdehale etmiyorum, O da şaşıyor. Bu belki kaçmak, ama belki de şu an biraz kaçmaya ihtiyacım var...

Sabah mesela, yine üzüldüm, yüne sinirlendim, yine şaşırdım... Gariban bir aile: bir adam, bir kadın- ki 32 yaşındaymış ama çok daha yaşlı duruyor ve 3-4 yaşında çok şeker bir erkek çocuğu. Bunları evden polisler almış ve polis aracına bindirmişler. Hepsi ağlıyor. Muhabir neden sizi götürüyorlar diyor, adam da hastaneye borcum var abi, ödeyemiyorum diyor. Meğerse minik çocuk erken doğmuş, hastanede de bir süre kalmış, asam borcu ödeyemediği içim çocuğu vermemekle tehdit ederek senet imzalatmışlar. Tabi faiz de yenmiş bir güzel! Şimdi cezaevine götürüyorlar çocukla beraber, çünkü çocuk küçük ve eve bırakamıyor. Evde diğer 3 çocuk birbirine bakıyor, abileri babalık yapıyor büyük bir ciddiyetle... Bir de en büyük ağabey ki 12 yaşındadır ancak, o bebek anne karnında nasıl yeşil reçeteli olsun ki, neden borç çıkardılar filan diyordu. Benim içimi en çok acıtan bu olaylar esnasında o minik oğlanın ağlayışı ve gözlerindeki korkuydu. O çocuğun psikolojisinde neler yaratacağı düşünülüyor mu bu durumun?

Sonra bir hayırsever 700 YTL borcu ödemiş de 2 gün sonra çıkmışlar. Allah O hayırsvere yardımcı olsun. Çıktıklarında Minik adam da dahil hepsi gülüyordu. Neyse tatlıya bağlandı belki ama tüm aile bireyleri o anları hayatının sonuna kadar yaşayacak.

Bir de şu You tube olayına gıcığım. Zaten sevimsiz şakalarla dolu o siteye hiç girmedim, çok ciddi birymişim gibi. Ama soğuk geliyor neden bilmem! Bir fanatik Yunanlı Atatürke hakaret eden bir video koymuş. İlkin yetkililer kaldırmış ama adamlar yine koymuş ve şimdi kaldırılmıyor. Bir devletin kurucusu ve liderine hakaret edilmesini önlemek özgürlüğü engellemek midir yani! O kadar da şikayet ve protesto olmuş Türklerden... Offf!

Bir de şu Atatürk fıkrası olayını şiddetle kınıyorum. Atamıza dil uzatanlar bu rahatlığı, bu özgürlüğü aslında ona sağlayan kişiye dua okumaılar, fıkra ile alay etmeyi bırakarak. Şu anda ibadetlerini gönüllerince yapıyorlarsa, özgürlüğe sahiplerse, para kazanabiliyorlarsa, kendi ülkelerinde yaşama hakları varsa bunu Atamıza borçlular. Herkes bir daha düşünsün.

Hayat her zaman lay lay lom değil. Bugün biraz ciddi konuştuğumun farkındayım ama artık baygınlık geldi. Eminim bana katılıyorsunuzdur.

Monday, March 05, 2007

Borsa ve rejim arasındaki benzerlikler :-P

Kilo alma ve verme durumlarını borsadaki iniş ve çıkışlara benzetiyorum ben. Ne alaka demeyin, şöyle oluyor: Borsada iniş ve çıkışlar öyle birdenbire, keskin hatlar ile olmaz. İniş çıkış grafiklerini incelerseniz düşüş dönemlerinin aşağı doğru kesin bir çizgi ile olmadığını görürsünüz. Yani borsada iniş ve çıkışlar dalgalıdır. İnişte olan bir dönemde bile biraz artma, akabinde daha fazla azalma olur. Sonuçta değerler iner ama dalgalı bir biçimde. Şu dijital tartıyı aldığımdan beri kilo durumum da aynen böyle. 100 gram alıyorum, 200 gram veriyorum... Hatta bazen abartıp gün başında 500 gram vermiş görülürken akşam 600 gram almış oluyorum. Ama sanırım herşeye rağmen verme dönemindeyim çünkü yavaş yavaş bir düşme oluyor. Ama gramlar bazında...

Aslında çok sıkı bir diyet yapmamama rağmen tuhaf kilo alışlarına ve veremeyişlerime anlam veremiyorum. Dijital tartı öncesinde diyet yapan arkadaşlarıma bu konuda şaşırırdım, yani neden o kadar dikkat ettiği halde kilo vermiyor, hatta alıyor diye... Ama dijital tartılar o kadar hassas ki su tutuşlarını, az da olsa kaçamakları hemen tespit ediyor sanırım... Olsun, moral bozmak yok. Vücut bu makine mi!

Neyse, yavaş da olsa verelim değil mi... Geçen Stefanelden aldığım 38 beden pantolona giremiyordum. Ama bu sabah girdim:-) Gerçi tartı giremeyeceğimi iddia ediyordu! Ona inat girdim:-)

Gelelim iki günlük listeme:

PTS:

Sabah: Bir bardak light süt
Öğle: Toplantıya gittiğimiz yerde arada ızgara köfte getirtmişler. 5 adet küçük ızgara köfte, 2 yemek kaşığı pilav, yağsız salata
Akşam: 4 yemek kaşığı bezelye, 4 yemek kaşığı pilav, 1 küçük kase yoğurt

Salı (planlanan)

Sabah: 1 bardak light süt
Öğle: 1 kase mercimek çorba, 1 dilim kepekli ekmek, salata
Akşam : Evde semizotu var... O kadar tazecikti ki, ıspanak alacaktım semizotuna karar verdim. Yanında sarımsaklı yoğurt...

Bakalım ne olacak dostlar:-)

İstanbul'u turist gibi gezmek...

Beni merak ettiniz değil mi? :-P Buradayım, yaşıyorum. Ama ne gündü! Çok kritik bir toplantım vardı bugün. Hani şu haftalardır halledilemeyen olayı bir günde hallettik ve hele şükür çalışamaya start verdik. Gerçi adam bizi çok haşladı ama sonuçta onayı vermeyen, herşeyi geciktiren onlar. Neyse çözüldü ya. Şimdi sıkı bir çalışma programı bizi bekliyor. Yoğunluktan yazamadım anlayacağınız.

Haftasonum ilginçti. Hem güzel hem kötü, hem mutlu, hem mutsuz iki gün geçirdim. Değişikti anlayacağınız. Cumartesi sabahı erkenden, kahvaltı bile etmeden karşıda bir iş halletmeye gittik. Bu arada kötü bir haber aldım, moralim çok bozuldu. Bu konuda sizden dualarınızı bekliyorum, işler iyi gitsin, sorun olmasın diye. İnsan ister istemez üzülüyor. Oysa hafta sonu ödeviniz mutlu olmak değil miydi? Ben niye mutsuzdum o zaman? Ama eşime çok teşekkür ediyorum, moralimi iyi tutmaya, beni neşelendirmeye çalıştı. Onu çok seviyorum...

Sabah işimizi halledince annem ile babama süpriz yapalım dedik. Annem gece uyuyamamış yazık, hala uyuyordu... Bizi görünce sevindiler. Annem hemen koşturmaya başladı ama çay harici birşey istemedik, zaten dışarıda tost yemiştik... Babam çok şeker biri, gelinine giderken bitter çukulata verdi, bir parça yersem mutluluk vereceğini söyledi, bir de rejim meyvası:-) Evet yolda birer parça çukulata yedik, rejime rağmen ve cidden kendimi iyi hissetmemi sağladı. Belki iyi hissettiren ailenin sıcaklığı ve arkasındaki güçlerin verdiği huzurdur...

Eşim beni neyin mutlu edeceğini bilir... Hadi Sultanahmet ve Kapalıçarşıya gidelim dedi. Sultanahmet benim babamın doğduğu, büyüdüğü yer... Kökenimize gitmek hep bana mutluluk verir. Anlayacağınız cumartesi oraları bir turist gibi gezdik. Zaten beni hep turist sandılar, koluma çanta bile takmadan mutlu mesut dolandım. Önce stresimi atmak için trafiğe kapalı bir sokakta, Kapalıçarşı girişine yakın bir yerde birer biraz içtik. Saat dört gibiydi ve o kadar iyi geldi ki! (Yazcığım: neden her bira içişimde sen aklıma geliyorsun i, bir biraz muhabetimiz olmuştu, ondan sanırım. Valla aklıma geldin...) Bir başka itirafım ise bira yanında 5-6 patates kızartması yememdi. Ama sonrasında o kadar dolaştık ki! Girmediğimiz sokak kalmıiştır elbet ama bakmadığım kuyumcu, mağaza kalmamıştır:-) Altınla, pırlanta ile işim olmaz ama özellikle 2. derece değerli taşları severim. Yakut, safir gibi. Bir de mercanlara ve antika saatlere çok baktık. Haa bir de nefis taklit Dolce Gabana çantalar vardı. Elbet taklit olayı itici ama inanın kalitesi çok iyi ve dizayn aynı. Şu Dolce Gabana'nın yapraklı modellere cidden bayılıyorum zaten. Almadım tabi. Ama o çantaya sahip olmak güzel olurdu...

Türk kahvesi içtik, yanına bir iki kahve drajesi koymuşlar, onu da yedim. Ama sabahki tost dışında başka birşey yemedim. Akşam oldu, eve geldik. Oğluşla ilgilendim, pırasa yedik... Akşam erkenden sızdık...

Pazar kalkıp ölçüldüğümde o kdara yemeye ve içmeye 600 gram vermiştim! Gerçi ilginçtir ki pazartesi sabahı biraz almıştım. Neyse kilo maceramı yarın yazarım.

Sizler mutlu oldunuz mu haftasonunda? Raporları bekliyorum:-)

Thursday, March 01, 2007

Tartıyı aldım...

Sonunda aldım dijital tartımı. Hemi de yağ oranını da ölçüyormuş... Şimdi zırt pırt tartılma sendromu yaşamam umarım. Zaten dün tartılarak ağızımın payını aldım. Şimdi efendim tartıyı alma şeklim de ilginç oldu, anlatayım:

Dün yine stres, bekleme, hızlanma, yavaşlama, kriz atlatma gibi son günlerin tipik iş burhanı, pardon buhranı yaşarken takıntımı bir kişi ile paylaşmak için arkadaşım Wish'e dönüp yaa ben kilo veremiyorum galiba dedim. O da kaç kilo oldun diye sordu. Ben de şu benim aptal tartının beni bir şişkolaşmış, bir zayıflamış çıkartmasından bahsettim. O da bende dijital var, çok memnunum dedi. Memnun olur tabi, uyku bozukluğu için gittiği klinikte ne alakaysa önce kilo vermelisiniz demişler, diyetisyen de orada hazır ve nazırmış, hemen bir liste verilmiş. Şimdi sevgili arkadaşım çok sıkı bir diyet yapıyor ve kilo veriyor. Onun adına çok mutluyum ama bence diyeti çok ağır ben yapamam. Ama kendisi mutlu ya önemli olan o. İnşallah iyi bir kilo verir de uykusuzluk tedavisine başlanır. Neyse tartısından memnun olur tabi, güzel güzel kilolar gösteriyor. O anda ben birden karar vererek, iyi o zaman ben de bir dijital tartı alayım dedim ve bir robot gibi çantamı kapıp indim aşağıdaki alışveriş kısmına... Wish de ne oluyor ya demiştir içinden.

Neyse efendim, tam bir mağazaya girdim ki arkamdan hanfendi hanfendi diye biri bağırdı. Bir kızcağız, "afedersiniz kaç gündür soracağım soramıyorum çizmelerinizi nereden aldınız diye sordu" Ben de taaa 2 sene önce aldığım yeri tarif ettim ama bulamazsınız sanırım dedim. Gerçi kalıbı varsa özel yaptırılabilir de diye ekledim. Hatta ben de yaptırmak istiyorum bir tane daha dedim. O da biz soralım size bildiririz dedi. O da bu iş merkezinde çalışıyormuş. Beni bulur herhalde. Anlamıyorum ben kimseyi tanımıyorum ama insanlar ne meraklı ki kim nerede nasıl ne zaman çalışıyor biliyorlar.

Bana bu tip durumlar çok olur. Diyelim ki bir yerde eşimi bekliyorum, bir kadın yaklaşır saçımın rengini sorar, nerede boyatıyorsunuz der, bir başkası başka birşey sorar, biraz kız kıza kaynatırız o arada... Eşim gelir kimdi o der, bilmem ki derim, erkekler anlamıyor bu muhabeti sanırım:-)

Sonra mağazaya girmeyi başardım, elimle koymuş gibi tartıları buldum zira daha önce bir tarama yapmıştım. Sonuçta Philipsin dijitalini aldım. Oradan çıktım ki kaç zamandır görmediğim bir arkadaşıma rastladım. Kız eski işyerimden, buraya taşınmışlar. Senin oğlan nasıl, senin kız nasıl şeklinde konuştuk işte... Çok severdim, bir öğlen buluşalım dedik. Orada eczaneye gittim, annemin siparişlerini aldım. Tam eczacı kız ile hastalık muhabeti yaparken bir kadın yanıma geldi, eczane aynı zamanda parfümeri ama Vichy türünde eczanelerde satılan ürünler ağırlıkta... Kadın güzellik uzmanı olarak başlamış. Size bakım yapalım mı diye sordu. Aslında cazip bir teklifti ama düşünsenize yukarıda bir sürü iş ve stres beni beklerken ben oturmuşum cilt bakımı yaptırıyorum:-P Başka zaman dedim. Aslında fena olmaz bir öğlen... Sonra bana bir sürü promasyon krem verdi:-) Bir set vardı, göz kremi, göz temizleyicisi e bilumum kremi içeriyor, fiyatı çok uygundu da aslında. Ama aldım mı hayır, alacak mıyım? Büyük ihtimalle evet.-) O sırada bizim asistanlardan biri de orada bakım ürünlerine bakıyordu. Anlayacağınız herkes tırlatmış, kendini dışarı atmış durumdaydı işyerinde. Fekat ben öğlenleri bile çalıştığım ve o diyet yemeklerimi bilgisayar karşısında kemirdiğim için bu arayı kendime hak olarak gördüm... Üstelik alışveriş yapmıştım ve kendime gelmiştim:-)

Güç bela ofise gelip boş ve anlamsız saatlere devam ettim. Bir yandan da şimdi bakım yaptırıyor olsaydım ne komik olurdu diye düşünmeden edemedim.

Sonuç olarak tartıyı iyi ki aldım diyorum. Aslında normal tartıya göre 1 kilo kadar daha fazla çıktım ama sabah tekrar tartılınca bir de ne göreyim düne göre 500 gram vermişim. İnanılmaz geldi. Ama dün akşam cidden çok az yedim... Yağ oranım da normal çıktı ki bu da iyi bir gelişme. İnternetteki hesaplarda çok abartılı sonuçlar çıkıyordu!

Güzel bir haftasonu geçirin yarın. Ödev: Mutlu olun, olmasanız bile gülümseyin... En azından sağlıklıyız, alemiz yanımızda ve iyiler... Şükredelim ve sahip olduklarımızla mutlu olalım:-)

Diyette son durum...

Madem oyuncaklardan bahsettik, dün anlatmayı unuttuğum birşeyi sizle paylaşmak istiyorum:

Ortaokula geldiğimde artık evcilik, komşuculuk oyunlarını geride bırakmıştım. Fakat bütün bebeklerim sapasağlam duruyordu. Dünkü yazımda belirttiğim saç yapmaya takma dönemim bu yıllara denk gelmekteydi. Ben de derslerden ara buldukça bebeklerimi, ama saçlı olanları kuaför salonuma toplar, sıraya girmelerini sağlardım. Kimine topuz, kimine fön (ciddi ciddi, gerçek fön makinası ile) kimine de makyaj yapardım. Bazen annemin malzemelerini aşırarak, bazen de suluboya ile ne makyajşar yapardım onlara... O zamandan kokoş olacağım belli imiş...

Bir de yine aynı dönemde anlatım derslerime şu şekilde çalışırdım: Odam sınıf olurdu, bebekler dizilirler ve öğrenci olurlardı. Ben de öğretmen:-) Her dersin öğretmeni farklı olduğu gibi bu öğretmenlerin kişilikleri de farklı olurdu. Mesela fen hocası çok tatlı, anlayışlı iyi bir öğretmenken, sosyal hocası sinirli, suratsız ve dayakçı bir hoca olurdu. Allahım yoksa kişilik bölünmesi mi yaşıyordum:-) Çocuklara soru sorulur, cevaplar anlattırılırdı. Dayakçı hoca bir cümleyi bilemezse basardı sopayı. Bir de müfettişimiz vardı: Annem... Anlayışlı, tatlı, anlatımı düzgün bir müfettişti o ve öğrencile çok severdi. Müfettişimiz dayakçı hoca ile hiç anlaşamazdı. Ama iyi hocalar ile arası güzeldi:-) Müfettiş, derslerine iyi çalışmış öğrencileri teftiş eder ve sonuç olarak sınava hazırlardı.

Şimdi düşününce halime gülüyorum ama ders çalışmama cidden yardımcı olurdu:-)

Bu arada şu rejim olayına devam. Ama kilo verdiğimi sanmıyorum. Sanırım biraz fazla yiyorum. Bu nedenle bugün biraz sıkmaya karar verdim. Pazartesiden beri listem şöyle idi:

Dün yediklerim:

Sabah: 1 dilim çavdar ekmeği, 2 dilim küçük tost kaşarı, domates, çay
Öğle: 1 parça fırın kabak mücver, üzerinde bir dilim kaşarlı, 1 küçük kutu yoğurt
Akşam: 3 ızgara köfte, 4 kaşık pilav (pilavı bırakmalıyım) 1 kase yoğurt
Gece: Portakal, kivi

Bu sabah: Dünküne ilave bir yumurta sarısı
Öğle: Yoğurt (az yemeliyim)
Akşam: Brokoli çorbası

Arkadaşlar ya, ne zaman zayıflayacağım ben? Sanki inceliyor gibiyim ama tartı öyle söylemiyor. Dijital olmadığı için bozulmuş olabilir mi, yoksa kendimi mi kandırıyorum:-)