Monday, April 30, 2007

Mavi Güvercinler Feministi...

Benden dokuz yaş küçük bir kuzenim var... O çocukken onu hep bir kardeş olarak gördüm, O da beni bir abla... Hatta bana abla diyen tek kişidir, adımı başa koymadan tabi... Son zamanlarda çok sık görüşemesek de arada onu anarım. Çok anılarımız vardır onunla. Geçenlerde ona ait sakladığım bir ajanda buldum. İçinde yaptığı resimler, küçük hikayeler vardı. Bir de sanırım yeni okuma yazma öğrendiği sıralarda annesi ile yapmış olduğu küçük bir yazışma buldum. Aynen şöyleydi:

- Güzel kızım biraz ders çalışsak nasıl olur?
- Neee dersmi tühhhh!
- Sen Lama mısın?
- Niye ?
- Lamalar kızınca tükürür de...
- Zavallı anne, saçmalıyoruz çünkü hep yalnızız...

Bu aslında beni hüzünlendiren bir yazı da oldu... Anne kız evdeler ve kız sıkılıyor... Aynı defterde bir sürü küçük hikaye ve senaryo çalışmaları vardı. Kuzenimin annesi edebiyatı çok güçlü, sürekli kitap okuyan ve yazısı da kuvvetli bir kadındır, kızı da ona çekmiş. Yazılarından birinin adı şu: "Mavi Güvercinler Feministi" Güvercinler niye mavi, bunlara sahip feminist kim, 7-8 yaşında bir çocuk böyle bir sürreal ismi nereden bulur bilinmez. Fakat konusu da absürt bu hikayeye kapak resmi yapan kim dersiniz? Evet bildiniz o sıralar 16-17 yaşlarında olan Renk arkadaşınız. Mavi kuşa benzer karartılar yapmışım, resim de sürreal! Çocukla çocuk olmak mıydı, yoksa yaptığım o resimlerden zevk alıyormuydum hatırlamıyorum ama o resimleri yaptığımız gün dün gibi aklımda. Suluboya ile yapmıştuık. Kuzenim özgün hikayelerini yazıveriyor, ben de onlara uygun kapak resmi yapıyordum. Hikayeler genelde isimleri ile alakasız abuk yazılar oluyordu ama resimler isimle çok alakalıydı da anlayana... Bir başka hikaye olan "Martı ve mantı" isimli çalışmamızdaki mantı ailenin mantıya olan düşkünlüğünü gösteriyordu da bu martı, güvercin gibi bilumum kuş sevdası da neydi:-)

Bir yılbaşı akşamını ki üniversiteye başladığım seneydi kuzenim ile Barbie oynamakla geçirdiğimizi söylemeliyim. Hatta daha da ileri gidip maket malzemelerimde Barbie evi yapmıştım ona. Koltuklar, masa, dolaplar, perdeler... O 3-4 yaşındayken de onunla saatlerce, sabırla lego oynayan yine bendim.

Yine aynı sene yazın kuzenle karşılıklı koltuklara uzanmış, Ahu Tuğbanın bir filmini izliyorduk ki neden diye sormayın. Bu Ahu Tuğba bir rolde de iyi çıkmaz ki be kardeşim, sonunda iyi olmuşken eski kötülüğünün cezasını çekti ve sevgilisinin kollarında öldü. Ben bir başladım ağlamaya! Ama ne ağlama, kimse durduramıyor. Bizimki de başladı ağlamaya. Bir de cidden ağlıyor muyum diye kolaçan ediyor beni. Annem geldi, hangimizle ilgileneceğini şaşırdı. Duramadık anlayacağınız! K

uzenim biraz büyüdüğünde beraber daha çok eğlenmeye başladık. Bir kez onu da almak zorunda kalarak bir bara gittik ki 15 yaşında! Ben bir bira ve Onu kastederek bir meyva kokteyli istedim. Garson birayı ona, kokteyli bana verince pek havalara girmiştik ikimiz de. Ben genç görünmekten, O da büyük. Benim en minik kuzenim olduğu için hep şımartılmış, ayrıca yaptığı komiklikler de her tanışılana anlatılmıştır. Yani masada o varsa onun yaptıkları konuşulur, gülüşülür. Bu bir gelenektir ki kendisi bu durumdan çok zevk alır ve mutluluğunu belirtecek söz bulamaz!!!

Şimdi bebek bakıyor evde. Yine annesiyle, yine tüm gün evde üçü yalnız... Yeteneği olan yazmayı bırakması yazık oldu bence. Oysa iyi bir gazeteci veya yazar olabilirdi ve bunun okulunu da okumuştu. Yazık oldu... Mavi güvercinlerin feministi olamadı:-)

Penceremin önünde düşündüklerim...

Cumalar geliyor, haftasonu geliyor, mutlu oluyoruz, bilmiyoruz ki hayat geçip gidiyor. Sonra hemencecik pazartesi oluyor, kendimizi sanki hiç ayrılmamış gibi işyerimizde buluyoruz. Bu sabah da sendrom başlangıcı ile ve arabada uyuklayarak geldim. Nedense pazartesi sabahları hep uyuyorum yolda... Halbuki haftasonları dinlenmiş olmam gerekmez mi? Hayır! Öünkü koşturmaca yaşanıyor her haftasonu hayatımda: Ev temizliği, yemek yapma, oğluşun dersleri, annem ile buluşma, arkadaşlar ve komşular ile görüşme, çamaşır, ütü, kuaföre gitme vs. vs. vs. Sonuçta pazartesi sabahı yorgun bir Renk! Yine de ben o yorgun geçen haftasonlarına kurban olayım! Önümüzdeki hafta haftasonu diye bir kavram olmayacakne yazık ki. Bizim yılda bir yapılan ama her ay yapılıyormuş gibi çabucak geliveren sinir Yapı Fuarı var çünkü!!! Iğğğ, eskiden bizim şirkette adamsızlıktan dolayı her şeyi ile sorumlu olduğum ama artık uğraşmadığım şu fuar hala tüylerimi ürpertiyor.

Düşünün 5 gün sürüyor ama haftasonu da dahi ve standdan yemek için ayrılmamız bile yasak. Evet yanlış okumadınız. Sağolsun mum gibi ayakta olacağız. Topuklu ayakkabı giymeyi seven ben spor ayakkabı ile geleyim de görsünler! Ne o yaa, artık ben yaşlı bir kadınım (işime gelince orta yaşı nasıl kabul ediyorum:-)) ne o bütün gün ayakta...

Neyse katlanacağız artık... Fuara gelirseniz belki bana rastlarsınız, ayakta durmaktan bedbaht olmuş bir hatun görürseniz o benim:-)

Dün haftasonu huzuru ile mutfakta börek yaparken camdan dışarı baktım... Güneş olanca güzelliği ile batmaya hazırlanıyordu. Oğluşun da dahil olduğu bir çocuk güruhu ülkemizde olan biten tüm olayların dışında, huzurlu, mutlu ve gürültülü bir şekilde, ne zamandır kesilmeyen ve kurumaya başlayan (bakınız site yönetimi konulu yazım) çimlerin üzerinde oyun oynuyorlardı. Şen çocuk kahkahaları açık penceremden içeri giriyordu. İçeride güzel bir müzik eşiliğinde koltukta uzanmış eşimin varlığını hissediyordum. Çocuk sesleri ile bozulan bir sessizlik hakimdi ortama... Ne huzurlu diye düşünürken birden paniğe kapıldım. Sahip olduğum güzellikleri kaybetme korkusu içimi sardı. Size de olur mu bu? Huzur nasıl olur da birden korkuya dönüşür! Börek yapmayı bırakmış bir şekilde penceremden çocukları izlerken hissettiğim panik atak pazar gününe yakışır bir karamsarlık verdi akşamıma... O çocuklara nasıl bir hayat vereceğimizi, ülkenin durumunu, yarın ne olacağını asla bilemeyeceğimizi düşündüm. Umarım herşey iyi olur. Umarım boşuna korkmuşumdur. Umarım çocuklar hep aynı huzur ile yaşarlar, oynarlar, gülerler...

Thursday, April 26, 2007

Hadi beş on dakika konken oynayalım!

Özellikle kağıt oyunlarına çok meraklı bir sülalem vardır benim. Annem küçükken, tabi televizyon filan yok, insanların en büyük eğlencesi konu komşu, çoluk çocuk akşamları bir evde toplanmakmış. Tabi anneanne ve dedem arkadaşları ile kağıt oyunları oynarmış soğuk kış gecelerinde. Annemler de çoluk çocuk oynaşır, geç saatlerde her biri bir yerde sızarmış. Sonra kalkıp eve gitmek çok zor olurmuş! Hepimiz çocukken benzer durumlarda kalmışızdır. Gerçi rahmetli babam bir yere gitmek yerine evde misafir ağırlamayı severdi. Evimizi hep coşkulu kalabalıklar ile hatırlarım. O nedenle annemin anllattığı bu anılardaki gece gezmelerine hep özenirdim.

Neyse, diyeceğim o ki anneanne ve özellikle dede, kağıt oyunlarını seviyor, eğlencesine 51, 66 filan oynamayı, belki de başka oyunlar... Teyzeme, anneme baktığımda durum daha da fanatik. Teyzemin rahmetli eşi ve çocukları da hırsla oyun oynayan, korkunç mızıkçı tipler olmuşlardır. Ama içlerinde en mızıkçısı hiç kuşkusuz annemdir. Annem en küçük çocuk olduğu için biraz şımarmıştır, hala abla ve abisinin yanında şımarır! İnanın! Onlar da buna hala küçük bir kız gibi davranıp şımartırlar nasıl bir psikoloji ise... Neyse, annem öğretmen okulunu bitirdiği sene , yani koca bir kızken abla, abisi, eniştesi ve bir iki kişi daha dondurmasına kağıt oynamışlar. Her biri hırslı ve mızıkçı olan bu grupta annem kaybetmiş. O kadar sinirlenmiş ki, abi ve eniştesi de orada olmasına rağmen "nah alırsınız" demiş. Demekle de kalmamış afedersiniz:-) (Anne bunları anlatıyorum beni affet, o zaman çocuk sayılırmışın daha. Çüşş) Annemin bu davranışı aile içerisinde hep anlatılan anılardandır.

Annem bir de hilebazdır. Hatta o kadar ki mesela oyun oynayacak birini bulamadı, fal bakıyor. Kaşla göz arası çıkmayacağı aşikar olan falda kağıtları değiştirerek hile yapıverir. Bir de kimse bakıyor mu diye etrafı kolaçan eder. Kaç kez yakaladım! Bilgisayarda fal bakmayı öğrettim ama hile yapamadığı için zevk alamadığını düşünüyorum, keza dadanmadı!

Annem evliliklerinin başında arkadaşları ile konkene alışmış. Bir, üç, beş babam eve gelip yemek bir yana, evin kadınını da bulamadığı için dellenmiş. Tüm konken arkadaşlarının kocaları ile rest çekmişler ve kadınlar da haftada bir güne, o da parasız oynamaya başlamışlar. Rahmetli babamın ise o taraklarda bezi yoktu (ya böyle mi denirdi, yoksa yine komik bir laf mı ettim)

Annem azıcık aklım yattığı yaşta bana da oyun oynamayı öğretti. Piştiyi daha öğrenmeden Konken, 51, 66 gibi oyunları tüm kuralları ile oynayabiliyordum. Okuldan geldiğimde sıkıntıdan patlamış bir şekilde, elinde iki deste iskambil kağıdı ile beni bekleyen bir annem vardı, anlayın yani. Hatta ben sınav çalışırken, hadi biraz ara ver de 5-10 dakika konken oynayalım derdi. Ben de "milletin annesi çalış der, sen de kumar oynayalım diyorsun" diye takılırdım. Şaka bir yana bunlar annemin beni biraz olsun dersten uzaklaştırmak için yaptığı şeylerdi, biraz kafamı dağıtmak, dinlenmem için. Çünkü ben hırslı ve çalışkandım... Tabi o da sınav öncesi benimle eve kapandığı için sıkılıyordu ve deşarj olmaya ihtiyacı vardı. Evde ise ve beni kandıramzsa kendisi de 5 yaşında konken öğrenmiş ve çok da meraklı olan kuzenimi esir alırdı...

Yazın teyzemlere gittiğimizde durum daha da çekilmez bir hal alırdı.Kız tavlasını hiç öğrenmeden eniştem erkek tavlası öğretmişti ki oynayacak ve daha da önemlisi yenecek bir adam olsun! Kendisi hileyi çok severdi ve zar tutardı. Beni üstüste beş kez mars eder ve mutlu olurdu. Çoluk çocuk saatlerce kağıt oynardık ve çoğu kez bu oyunlar kavgalar ile bağrış çağrış sonuçlanırdı. Ama bir saat sonra hiçbirşey olmamış gibi tekrar masaya oturulurdu. Akşamları büyükler oyunlarına bizi almazdı, biz de kendimizi dışarı atardık. Bir de monopoli tutkumuzun olduğu bir iki yaz geçirdik. Büyükler de bu neşeli oyuna katılır, onlar da eğlenirlerdi. Bu oyunlar da çok gürültülü geçerdi...

Ben ilkokul sondayken annem harika bir komşuya kavuştu: Nükhet teyze... eşi, annesi ve 4 çocuğu ile koca bir aileydiler ve çok eğlencelilerdi. Nükhet teyzenin kendi yaptığı elma şekerlerinin ve gözlemelerin tadı hala damağımda. Nükhet teyze ve annesinin anneme göre harika komşular olmasının nedeni yaptıkları lezzetli gözlemeler değildi, aynı zamanda oyunu seven ve çok tanıdıkları olan tiplerdiler ki annem gibi dışa dönük ve gezenti bir tip için ideallerdi. Nükhet teyze arabasına hepimizi koyar gezdirirdi. Bir gün eve babalardan önce dönmeye çalışırken arabanın freni bozuldu ve bizim bağrışlarımız arasında nasıl durdu bilemiyorum. Çok büyük bir tehlike atlatmıştık ama bu bizi durduramazdı değil mi? Yıllar sonra Nükhet teyze kendi gibi bakımlı ve güzel bir arkadaşıyla kasap dükkanı açtı! Hatta İzmitin yerel bir gazetesinde "manikürlü eller et kesiyor" gibi bir manşetle bunların kokoş resimlerini yayınlamıştı. Aferim valla bir müddet o işi yaptılar, sonra tekrar ev kadınlığına döndü.

Tüm bu ortamların içinde ben oyunları hiç sevemedim. Mecburiyetten de oynasam iki elden sonra sıkılan bir tip oldum: Şu an oğluşla tavla oynarken bile sıkılıyorum. Annem oğluşa da bir iki birşey öğretmiş ama benim gibi bir elden sonra sıkılıyor. Biz okey de oynayamıyoruz mesela.

Annem ne mi yapıyor? Uzun süredir pek oyun oynamıyor. Bıktı herhalde. Arada bir bizi zorlar ama yüz vermeyiz:-P Biraz okey oynarız yazları (ne alakaysa) Öbür annem de konken hastası bu arada. Bir grubu var, arada buluşuyorlar.

Öyle işte... Bu da geçmişten bir demet...

Çığlıklar...

Sevgili yan blog komşularım:-)

Dünkü dalgınlık yazıma gelen yorumlara göre hepimizi bahar çarpmış durumda. Yani yalnız değilmişim yine... Neyse, Allah sonumuzu iyi etsin diyorum.

Bizim siteden de dün biraz bahsettim. Hani kapı önüne paspas konma durumu. Birçok yasağımız var. Kartı olmayan birinin içeri alınma olasılığı olmaması bir yana kartın yoksa dışarı bile çıkamıyorsun burada... Yayaların bile çıkması zor çünkü her yerde kart geçiş kapıları var, güvenlik kartımı evde unuttum lafına gıcık oluyor ve öfleye pöfleye açıyor. Tabi tanıdık bir simaysan... Bu kural bir kez benim için bozulmuştu, Moskova dönüşü taksiden indim, elimde bagajım ve aldığım duty free torbaları ile ve sıcaktan bunalarak çıkarttığım kabanımla gerçekten acınası bir görüntü oluşturmuş olacağım ki yaya yolunu da değil, arabaların kapısını açıverdiler bana... Üstelik tek kelime etmeden. Oysa ne hayal etmiştim, elimde o yığınla benden kart isteseler, ben bir bağısam, deşarj olsam... Bu nasıl yönetim diye bir çığlık atsam. Ama adamlar çok naziklerdi ne diyeyim...

Paspas olayı bir iki hafta önceden duyuru panosuna asılan bir yazı ile duyuruldu ve komşular arasında kulaktan kulağa yayıldı. İlk başta kızan, olur mu hiç, ben kaldırmam diyenler bir bir kaldırdılar paspaslarını. Militan ruhlu olan bir iki daire dirense de yönetim paspaslarını çalmak suretiyle topladı. Paspasımı çaldını, sizi mahkemeye vereceğim diyen karşı komşum bir iki gün çirkin gazete kağıtlarını paspas yaparak kapı önüne koyduysa da yönetim onu yıldırdı. şimdi kapı önleri hep aynı...

Bu arada yönetim ile inşaatı yapan firma arasında tuhaf bir ihtilaf var. İnşaat firması ile yapılan anlaşmaya göre firma bir kaç sene temizlik, bahçe işlerini yapmak zorundaymış. Fakat yönetim daireler satılırken verilen sözler arasında bulunan düzenlemelerin yapılmaması nedeni ile zaten firma ile mahkemelik son zamanlarda. Buna karşılık son zamanlarda temizlik, böcek ilaçlaması yapılmıyor. Çimenler bileğimi geçti. Geçen tenis topu çimlere düşünce alayım dedim ama korku filminde hissettim kendim, bastığım her çimden böcek ve sinekler uçuştu üstüme! Anlayın yani son durumu...

İşin ilginç yanı bunu yönetime söyleyince aldığımız yanıtlar! ...... firması yapmıyor ki. Biz yaparsak hep bizden beklenir. Oysa bir sürü adam çalışıyo, çimleri kesmek zor mu. Yazın sineklere karşı ne yapacağız?

Kimse de ses çıkartmıyor. Zeynepin günlüğünü okuyun. Orada çığlık atalım demiş... Ben de ona dedim ki biz hepimiz çığlık atıyoruz aslında, ama sessiz çığlıklar! Ne zaman hepimiz sesimizi çıkarırız, o zaman birşeyler düzelir. Hayatın her bölümünde bu böyledir... (Zeynepçiğim, yine yazından esinlendim, kusura bakma)

Renkli günler:-)

Tuesday, April 24, 2007

Dalgın Renk'in son macerası!

Son zamanlarda komik ve dalgın bir hatun oldum ben... Bahar çarpması mıdır, işlerin yoğunluğu mu, yan etkisi çok olan ilacım mı, hepsinin bir karışımı mı bilemiyorum ama bazen Leyla (Leylalar alınmasın) gibi geziniyorum. Komiklikler yapıp duruyorum ki bu en çok oğluşla eşimi güldürüyor, güldürürken de düşündürüyor:-)

Cumartesi susuz susuz evde otururken birden feci şekilde yüzümü yıkamak, hatta ileri gidip dişlerimi fırçalamak, sıcaktan bunalmış halde serinlemek için dayanılmaz bir istek duydum. Oğluş bu sıra bilmem kaçıncı kez dışarı çıkmıştı, eşim de uyuklamaktaydı. Hemen anahtarımı aldım, anneme kaçtım. Lavabo işlerimi hallettikten sonra annişle şöööle karşılıklı bir Türk kahvesi içip dedikodu yaptık. Kaç gündür rahmetli dedemi, Halıdere'deki yazlıklarını görüp duruyordum, eşini, cicannemi aradım, iyilermiş çok şükür. Beni torunu gibi sever, ağlaştı, mutlu musun diye sordu. Neyse tüm bunlar beş dakikada olmadı tabi ve bayağı bir vakit geçti.

Eve döndüm, 12. kata taşınanlar vardı, iki asansör de tutulmuş durumda! Resmen bekletiyorlar saygısızlar. Neyse, zaten 3 kat çıkacağım, merdivenlere yöneldim. İki tarafta iki ayrı merdiven kovası var. Ben aslında en çok yangın çıkışını kullanırım otoparka yakın diye, ama nasılsa o taraftan gelmediğim için öbür taraftakinden çıkasım tuttu.

Neyse, bizim kata geldim, kapıdan çıktım, her zamanki gibi sola döndüm ve anahtarımı çıkarttım. İyi de anahtar bir türlü girmiyor. Eyvah annemin anahtarını mı aldım dedim ama baktım değil! Kapıyı kurcalıyorum, kurcalıyorum açılmıyor. O sıra çapraz kapıdan sesler geliyor. Komşudur diye bir baktım ki eşim de eş zamanlı kapıyı açıyor! Orada durmuş, bana da ne yapıyor bu kadın dercesine bakıyor! Meğer çapraz komşunun evini açmaya çalışıyormuşum dakikalardır. Amanın ne yapıyorum ben diye kaçtım. Hep çıktığım merdivenden çıkmadığım için sağım soluma dönmüş!!! Eşime de kızdım ne diye beni uyarmıyorsun diye. Ne bileyim ne yapıyor diye bakakaldım dedi.

İyi ki komşular evde yoktu, rezil olurdum. Çok güldük bu olaya. Bir keresinde de annem asansörle 3 yerine 8. kata çıkmış ki nasıl becerdiğini kendi de bilmiyor, sonra tam anahtarla kurcalıyacağı sırada kapı görünümünde bir tuhaflık olduğunu anlamış ki o zamanlar paspaslara izin veriliyordu -ki bu evlere kişilik veren bir unsurdur. Evet, bizim sitede kapı önünde paspas kullanmak yassak! Oysa ben severim paspasları, her evin, ailenin kişiliğini yansıtır. Süslü ilginç paspasları kullanmayı severdim ama bizim gestapo yönetim yasakladı. Geçen yaz balkonda tavla oynamak yasaktı mesela... Paspasım olsaydı karıtıştırmıydım evimi! Gerçi kapımda süpürgeden kötülük kovucu asılı, onu da mı farketmedin be kadın!

Dünkü yazımda da bir komiklik yapmışım, Kuğu farketmiş: Annemin evine gittik derken yan blokta oturan diyeceğime, "yan blogda" oturan diye bahsetmişim. Düşünün yani blog nasıl kafama işlediyse... Bu durumu yan bloglarda oturan sizler anlayabiliyor musunuz acaba:-)

Neyse erenlerin sağı solu olmazmış. Böyle böyle yaşıyoruz işte:-) Hayatın tadı tuzu bunlar...

Bu arada: Ha Ali Veli, Ha Veli Ali... Anlayan anladı...

Tatil bitti!

Güzel, ilaç gibi 3 gün ışık hızıyla geldi geçti! Cuma akşamı şuradan mutluluk içerisinde çıkışım dün gibi:-) Neyse, sonuç olarak cidden iyi geldi hepimize 3 günlük ara.

Cuma gününden başlayayım: Zaten cuma günü tatil moduna girmiştik bile. Sürünerek iş yapıyordum artık. Öğlen Wishciğimle beraber Sturbucksa gidip kahve içtik. Uzun zamandır değil kahve içmeye inmek, yemeğe bile zaman ayıramıyorduk. İş stresi ve koşturması içerisinde doğru dürüst konuşamadığımızdan dertleşmek, son havadisleri konuşmak için iyi bir fırsat oldu bu... Sanırım cuma günü herkes benzer bir ruh hali içerisindeydi.

Cuma beşte işten çıkıp eşimin işyeri yakınlarındaki alışveriş merkezine gittim. Buket Uzunerin İstanbullular romanını aldım sonunda. Sanırım Zeynep önermişti o kitabı. Tatilde de okumaya başladım ve çok hoşlandığımı söylemeliyim. Neyse, orada bir iki işimi de hallettikten sonra eşim beni aldı ve Taksim'e kaçırdı. Keşke o anlara geri dönsem... Trafiğin rahatlığı şaşırtıcı ve sevindiriciydi. İlk önce Marmara Cafede bir çay içtik. Eşim açlığını bastırabilmek için biraz kurabiye etıştırdı. Ben iştahımı yemeğe saklamak istesem de dayanamayıp tuzlulardan atıverdim ağızıma. Orası tüm Taksim çılgınlığının ortasında bir yer olmasına rağmen nedense huzur verir bana... Oradan yemeğe gittik. istiklal caddesindeki bir Meksika restoran- barı Cuma Cumartesi canlı müzik de oluyor. Dekorasyonu ve ışıklandırması tam benim sevdiğim gibi bir yer ve orada da rahat hissediyorum kendimi. Aslında Meksika yemeklerini sevmem. Baharat sevsem de genelde et ve kıymaya dayalı mutfakları pek hoş gelmze bana. Ama ambiansı güzel. Önce yaramazlık yapıp elma dilim patates ve bira istedik. Kalori bombaları. Yorgun bir hafta sonunda bira ne iyi geldi! Ben içmeyi unutmuşum herhalde çarptı beni. Sonra da yemeklerimizi yedik. Sohbet çok güzeldi. Sizleri de andık. Eşim biliyorsunuz blog dünyasına kuşku ile bakıyor. Ona buradaki arkadaşlığın güzelliğinden bahsettim. Yağmur Damlacıkımın bana yaptığı jesti anlattım tekrardan. Çocukluğumun mekanlarını fotograflayan ve yayınlayan bir arkadaşım var beni mutlu etmek için dedim, sordum ona arkadaşlık bu değil midir? Yıllardır mailleştiğim ve o şehirde oturan çocukluk arkadaşlarımın hiçbirinin aklına gelmemişti bu dedim... Kötülüklerinden değil tabi, düşünememeleri normal hayatın çılgınlığı içerisinde...

Ben evden çok uzak durmayı ve gece hayatını dışarıda yaşamayı hiç sevmem. Kendimi güvende hissetmem... O nedenle çok geç olmadan, daha insanlar geceye dalmadan evimize döndük. Sonuç olarak değişiklik iyi geldi, keyifliydim...

Cumartesi ise susuz günümüzdü. Suların kesildiğini farkedip bir şok geçirdim. Bizim bloğun borularında sorun varmış, suları kesmişler yapılana kadar! Olaydan haberimiz yoktu, en kötüsü evde el yıkamaya su yoktu çünkü ve ben saf saf temizlik yapmayı düşünüyordum sabahtan. Allahın sopası yok tabi, al sana temizlik dedi :-) Kendime geldiğimde evde durmamam gerektiğini düşündüm ve ailecek kendimizi dışarıya attık, kendimizi spora verdik. Yürüyüş yaparken oğluş hava çok güzel ne olur tenis oynayalım dedi. Karar makamı olarak bana baktıklarında olur ama ben 15 dak oynarım, sizi izlerim dedim. Tam 1.5 saat tenis oynadık. Oynadık diyorum çünkü ben de dayanamadım. Oğluşla eşli olduğumuz için aşırı yorulmadım. Ama sonuçta hamlamışım, ertesi gün kollarım ağrıyordu.

Akşam ailecek yan blogda oturan ve suları akan anneme gittik. Banyomuzu yaptık bir de orada yattık. Aile sıcaklığı hissetmek, anne evinde yatmak güzel geldi. Evimiz hemen yanda ama biz orada kaldık:-) Ben annemde ne zaman kalsam 10 saat filan uyurum, o kadar huzurla uyurum yani. Yoksa evde erkenden uyanırım ama ertesi sabah 11 de kalktık. Anneciğim kahvaltıyı hazırlamış ve oğluşu üzerimize salmıştı bile:-)

Pazar ve pazartesi suların gelmesi ile çılgın gibi temizlik yaptım, elde yıkanacak şeyleri yıkadım: Sanki suyu ilk kez görür gibi. Allah susuz bırakmasın.

Sizler ne yaptınız? Umarım hepiniz iyisinizdir...

Thursday, April 19, 2007

Gözlerimiz hep Onun gibi parlasın!




Dün ne koşturmacalı bir gündü yine... Almanya'dan danışmanımız yine geldi, zaten her hafta burada bu sıralar. Yine yüzlerce pafta kontrol ettik. Projede durum aynı. Bir arpa boyu yol ilerliyemiyoruz. Her dakika bir değişiklik paniği yaşanıyor. Karışanımız çok, karar veren yok! Neyse, alıştık artık. Bir iki kriz atlattık gün boyunca.


Dün eşimin işyerine bir çiçek yollatmak istedim. Şimdiye kadar ona hiç çiçek yollamamıştım. Ben kadın erkek farketmez, çiçek herkese yollanır diyenlerdenim. Toplantı arasında bir boşluk bulup aşağıdaki çiçekçiye indim. Güzel bir vazo beğendim. Vazo tabiki de daha sonra kullanabileceğim, şöyle şık kokoş birşeydi ama erkeğe gitmeyecek bir şey de değildi hani... İçine beyaz ağırlıklı çiçekler ve aralarına kırmızı gül ve kavuniçi çiçekler attırdım. Daha doğrusu kararlaştırdık. Çiçekler yapılınca çağırın dedim. Yine toplantıya döndüm, bir iki kriz daha atlattık. O arada sekreter çiçeklerin yapıldığını söyledi, indim baktım. Fena olmamıştı. Nazar boncuğu atmalarını söyledim. Ben orada kartı yazarken bir türlü nazar boncuğu bulamadılar. Biz bulunca takarız merak etmeyin dediler. Ben de hemen çıkmak zorundaydım. Neyse, eşim alınca beni aradı ve beğendiğini söyledi. Nazar boncuğu var mı dedim, yokmuş. Adamlara bak! Hayır yoksa yok de. Ayrıca bulamasan bile başka hazır çiçeklerin üzerinde vardı, onlardan koy, sonra yeni alınca değiştirirsin. İnsanlar neden düşünemez ki! Hatta bunu söyledim de onlara...


Neyse... Akşam oldu, annem bizdeydi ve çok güzel bir sofra hazırlamış. Tabakları sen süslersin dedi. Bu arada oğluşun resim sınavı vardı! Evet evet sınav, hem de resimden. Rambrent, Monet, Michaelangelo filan gibi ressamlar hakkında. Gün içinde zaman ayırıp biraz döküman toplamıştım. Onlar da arabada kalmış! Hemen inip aldım. Eve döndüğümde zili çalıyorum, çalıyorum kimse açmıyor. Hep böyledir, zil açma görevi bana bırakılmıştır, o nedenle kimse üzerine alınmıyor! En sonunda oğluş sallana sallana açtı, aaa sen evde değilmiydin dedi. Bu arada annem bana seslenmiş seslenmiş, cevap vermeyince ders çalışıyoruz sanıp tabakları süslemiş. Sofra hazırdı yani! Güzel bir yemekten sonra oğluşa resim çalıştırdım. Ressamların hayatını veya eserlerini anlatmak yeterli olmuyor. Eserlerinin resimlerini göstererek anlattım daha iyi kavradı. Hayır 5. sınıfta bunlar biraz ağır değil mi? Gerçi oğluşun hoşuna gitti ama yazılı olması!


Sonra bizim sanat konuşmalarımız sırasında uyuklamış eşimi kaldırıp pastasını kestik. Zaten pasta süpriz olmaktan çıkmıştı çünkü oğluş ikide bir pastayı ne zaman keseceğiz diye sorup durdu. Pasta profiterollüydü ki oğluşun yediği tek pasta ve bizim pastane çok iyi yapıyor. Sipariş ile yapıldığı için de çok tazeydi. Benim diyet dün güme gitti anlayacağınız. Pişman değilim!


Sonra oğluş anneme ders çalışmaya devam etmeye gitti. Anniş bizi yalnız bırakmak istedi sanırım. Hani başbaşa olalım diye sanırım:-)


Bu akşam da cuma olduğu için dışarıda kutlama yapacağız. Taksime uzun zamandır gitmiyoruz belki orada güzel ve sevdiğimiz bir yer var, oraya gideriz. Gerçi akşam trafiği düşünemiyorum! Amaaannn, varsın olsun.


Güzel bir gün ve iyi bir haftasonu diliyorum. Pazartesi olmayacağımız için 23 Nisan hepimize ve çocuklarımıza, yeğenlerimize (KUĞUCUĞUM) kutlu olsun. Hepiniz tıpkı Atatürkün bu resmi gibi içimizdeki çocuğu kaybetmeyelim.

Wednesday, April 18, 2007

Doğum Günün Kutlu Olsun Aşkım...


















Bugün canımın, aşkımın, dünyada en sevdiğim iki erkekten büyüğünün, yani eşimin yaşgünü. Canımı ne kadar çok sevdiğimi söylememe gerek var mı? Onu ilk gördüğüm andan beri seviyorum. Hatta şu an daha da çok seviyorum diyebilirim.




Doğum günün kutlu olsun canım... Allah birbirimizden ayırmasın bizi... Yuvamızı mutluluğa boğsun... Uzun, sağlıklı ve mutlu bir ömür diliyorum sana...



Not: Sigarayı da bıraksan süper olacak:-)

Tuesday, April 17, 2007

Günler geçerken...

Günler delice bir hızla geçiyor. Yoğunluk hala tüm stresi ile devam ediyor... Hala rüyalarımda detay çözüyorum, hala beni üzen insanlar rüyalarımda beni bağırtıyor... Sorunlar geçip gitmiyor anlayacağınız. Ama ben rüzgara kendimi kaptırmış gidiyorum. Artık herşeyi çok kafama takmıyorum, bazen aşırı rahat davranıyorum. Bu dünyada bu kadar üzücü, kötü şeyler olurken, çocuklar ölürken, savaş biz görmesek de dünyanın bir sürü yerinde devam ederken kendi minik dünyamın minik sorunlarını çok kafama takmamaya ve halime şükretmeye çalışıyorum.

Bu arada bir yorgunluk, bir bitkinlik ki sormayın gitsin! Elimi kaldıracak güç bulamıyorum bazen. İş yerinde azami çaba ve hız ile çalışıp eve geldikten sonra kendimi tükenmiş hissediyorum. Ama mesai bitiyor mu? Hayır... Çocuk ilgi bekler, derslerini kontrol ve gerekiyorsa yardım etmeli, onunla oynaşmalı, üzüntün sıkıntın varsa ona belli etmemeli. Yemek, sofra kur, sofra kaldır, mutfak topla işleri var ki bu sıralar çok abartamıyorum, kimse kusura bakmasın. Oğluş akşam canı çekince kakaolu sütünü, cips için yoğurt sosunu, peynirli sandviçini kendi yapıyor artık maşallah... Eşim de sağolsun meyvemi getiriyor... Bir anne daha ne ister:-)

Eve geldiğimde annem konuşmak istiyor doğal olarak. O gün neler yapıldı, okuldan havadisler, siteden dedikodular, gelen giden komşular, akrabaların son durumları. Normalde beni mutlu eden ve olup bitenden kopmamamı sağlıyan bu konuşmalar bile bu sıralar beni yoruyor. Annem alınmasın diye onu dinliyor ve onunla konuşuyorum ama aslında sadece yatıp uyumak istiyorum... Ama iyi bir kız olarak görevimi yapmalıyım...

Haftasonu da bilirsiniz koşturmakla geçiyor. Son haftalar havalar çok güzel ya oğluşla yürüyüşe çıkıyoruz. Arada yorulunca banklara oturup sessizliğin tadını çıkartıyor, ana oğul sohbet ediyoruz. Oğluşun sohbeti beni yormuyor, annelik bu galiba... Eşim de işlerinden dolayı aşırı yorgun son zamanlarda, evde olsa bile bizle yürüyüşe çıkmıyor, zaten hastaydı da, sanırım halsizliği geçmedi...

Anlayacağınız yorgun argın, mutsuz kırgın ama mutlu olmaya gayret ederek ve umutla yaşamaya çalışıyorum. Allah bu günlerimizi aratmasın diyerek. Allah bizi korusun, ailemi korusun, sağlık ve mutluluk versin, kimseye muhtaç etmesin, bizleri birbirimizden ayırmasın, blog dünyasını da:-) Günün duası oldu bu da...

Monday, April 16, 2007

Bir yerden başlamak...

Bazen herşey çok boş geliyor. Minicik yavrular aptalca trafik kazasında ölüyor 21. yüzyılda! İleriye gideceğimize geriye gidiyoruz birçok bakımdan. Laikliğimiz, övündüğümüz laikliğimiz tehlikede belki de! Ne çok olumsuz olay var. Milyonların Ankara heyecanını, mitingin başarısını bile heyecan ve umut ile karşılıyamıyorum.

Sakarya belediyesi mi ne şehir dışına yapılan okul gezilerini yasaklamış. Çözüm bu mudur? Çocukları gezmekten, görmekten, öğrenmeden mahrum bırakmak... Bir çocuğa ders kitapları ile veremediklerinizi gezerek, görerek öğretebilirsiniz. Üstelik onlar hiç sıkmadan. Oysa o çocuklar gezmeye, görmey ve öğrenmeye giderken öldüler. Ama suçları şehir dışına çıkmaları mıydı? Suçlu onlar değildi, gezi kararı da. Suç neydi, suçlu kimdi peki?

Suç 1: 40 kişilik otobüse 65 kişi bindirmek. İki otobüs gidilmeliydi
Suçlular: Başta otobüs firması, buna izin veren okul yönetimi, ses çıkarmayan veliler. Bu canlarına maloldu. Ama herşeyi kabul etmeyelim, hakkımızı savunalım...

Suç 2: Yollar: O yol çok darmış ve bir gün önce de aynı yerde kaza olmuş
Suçlu: Sizce kim? Artık yol sorununa çare bulmanın zamanı gelmedi mi?

Suç 3: Şoför uyumuş!!! İnanamıyorum!!! Allah korusun, bir de çocuk taşıyor. Üstelik yol boyunca hızlı da gitmiş ve öğretmen uyarmış. Keşke daha sert tepki gösterilseydi. Biz artık herşeyden korkar olduk. Taksi hızlı gidince uyarmaya korkarız, çünkü adam bağırır! Nasıl bir dünyada yaşıyoruz?
Suçlu: Şöför

Suçlu cehalet aslında, vurdumduymazlık, özensizlik...

Neler Yapmalı?:

- Servis sürücüleri ve gezi otobüsü şöförleri psikolojik testlerden geçirilmeli ve eğitim verilmeli. Belli bir eğitim almış olması da gerek bence, hoş eğitimle adam olunmuyor ya... Hatta çocuk psikolojisi ile ilgili eğitim de almalılar. Bu programı geçen firma ve şöförlere sertifika verilmeli.

- Bu tip araçlara hız limiti konulmalı. Gezilerde öğretmenler bunun kontrolünden sorumlu tutulmalı ve hız geçilirse, hatalar yapılırsa hemen şikayet edilmeli, sertifikalar buna göre geri alınabilmeli. Servis araçlarının hataları ile ilgili vatandaşlar bilgilendirilmeli.

- Gezi araçlarında ayakta ve kucakta çocuk bulundurulmamalı.

- Uzun yollarda üç şoför bulundurulmalı.

- Bu işlem tüm servis araçlarına ve otobüslere yayılmalı.

Başka?

Hatalar belli, sonuç da ortada... O halde çözüme ulaşmak için kolları sıvamalı ve geç de olsa bir yerden başlamalı. Lütfen artık kötü haberler duymayalım, çocuklar ölmesin, onlar hep gülsün, oynasın...

Dedim ya, bu günlerde herşey çok boş geliyor...

Friday, April 13, 2007

Türkiye'nin simgesi LALE midir?




Geçen hafta Alman bir misafirimiz vardı Bize "Lale Türkiye'nin simgesi midir?" diye sordu. Yol boyunca dikilen milyonlarca laleyi geçtik,kaldığı otelinin duvarında lale motifli kabartmalar varmış, Türkiye turizmini simgeleyen lale işaretini sordu ayrıca... Hollanda'nın simgesi diye bilirdim dedi.

Alman misafirimize lale devrinden bahsettim keyifsizce, ta 18. yüzyıl Osmanlısında nasıl fütursuzca yaşandığını, zevkü sefa içinde yaşanıldığını değil tabi... O dönemde Hollanda'dan lale fidanlarının getirtildiğini, sonra bu çiçeğin motif olarak da sevilip sanatımıza girdiğini filan... (misal Ebru sanatı, çinilerimiz...)

Ama sonra düşündüm. Lale devri Osmanlı döneminin anlı şanlı geçmişine örnek gösterilecek bir dönem değildir. Yani gurur duyulacak bir dönem değildir. Daha çok zevk- ü sefa içinde zengin zümrenin eğlendiği, paranın bol keseden harcandığı bir dönemdir. Milyonlarca lale fidanına para harcanıp getirtilmesinin bu döneme denk gelmesi tesadüf değildir.

Sanatımızda ne çok geçer bu motif. Aslında sevimli ve kolay bir figür, kızmamak lazım. Ama bize hiç ait olmayan bir çiçeğin bu kadar özümsenmesi ilginç!

Sonuç olarak Turkuaz rengi ne kadar bizimse lale de o kadar bizim olmuş sonunda... İki senedir de tekrar hortlamış durumda. Aslında renk renk ne kadar içimi aydınlatsa da fakir bir ülkenin parasının bu kadar savuşturulması içimi acıtıyor! Mesela Almanlar ne tutumludur. Oysa bize göre çok zenginler. Etraf tertemiz, yemyeşil ama bizim gibi pahalı çiçekler ile heryer süslenmiyor.

Her taraf yemyeşil olsun, bol çimen, bol ağaç, bakımlı olsun, sulaması ihmal edilmesin, temiz olsun çevremiz... Bunu sağlamak zor da değil, pahalı da... Hem ağaç yüzyıllarca dayanır, bir mevsimlik değildir.

Kel başa şimşir tarak ne yazık ki! Bu konuda acımasız olduğumu düşünenler olabilir ama israf iyi birşey değildir.

Bu arada yukarıdaki yazıyı cuma akşam yazmıştım, cumartesi kötü bir haber beni cidden sarstı. İzmirli İlkokul öğrencilerinin gezi otobüsünün kaza yapması ve bir çok ölü olması. Hepimiz sarsıldık eminim. Allah Rahmet eylesin hepsine ve kalanlara sabır versin. O minikler melek oldu şimdi... Çocuğumu okul gezilerine hiç yalnız bırakamam ben mesela. Ama yanında olmak da çözüm değil. Çözüm cahillikle otobüslere o kadar insanın doldurulmaması, hız yapmamak, doğru dürüst araba kullanmak ve trafik kazalarını artık ciddiye almak, yolları düzeltmek... Çok iş var ama bir yerden başlamak lazım...

Bugün hayat siyah galiba...

Wednesday, April 11, 2007

Favori Filmlerim...

Butterfly'cığım beni favori beş film ile ilgili sobelemiş. Sağol canım...

Aslında beş film isteniyor ama karar vermek o kadar zor ki! ilk beşi ve yedekleri sunuyorum:



1) Arka Pencere: Alfred Hitchcock zaten favori yönetmenim, bu filmi ise en sevdiğim. Meşhur Sapık filmini ve Çok şey Bilen Adamı da çok severim ama sanırım Grace Kelly farkı ile bu film en sevdiğim olmuştur.Grace Kelly güzelliği, kıyafetleri, o güzelim saçları ile zaten izlenesi bir kadınmış! Ne zaman televizyonda rastlasam mutlaka izlerim, kaçıncı kez olduğu önemli değildir. Arşivime mutlaka koymalıyım diye düşünüyorum şimdi...












2) Dom Za Vesanje: Açılımı Asılan Ev, ama burada Çingeneler Zamanı olarak tanıdık bu filmi... Yönetmen Emir Kusturica. İlk kez İstanbul film festivalinde çok çok kalabalık bir salonun en ön sırasında, rahatsız bir yerden izlemiştim. Simultane çeviri için Sırpça tercüman bulmuşlar ama ilk gösterim olduğundan ve şapşallar daha önce filme bakmadıkları için filmin Yugoslav çingenelerinin konuştuğu dilde çevrildiğini sonradan farketmişler ve bu nedenle simultane tercüme olmadan izlemiştik. Ama bu durum salondaki hiç kimsenin filmi zevkle izlemesini ve hayran olmasını engellemedi. Alkışlar ile finale vardı. Müzikler bir harikaydı. Sonra sinemalarda gösterildi ve ben yine gittim. Hatta o sene Yugoslavyaya gitmiştik (savaş öncesi bölünme olmadan) bu filmin videosunu ve müzik kasetini aldım ama gümrükte bagajımdan filmi çalmışlar! Neyse, çok sıcak, içten ve yer yer hüzünlü bir filmdi...

3) THE DOORS: Ne yalan söyleyeyim bu filme gitmeden ne Jim Morisonu tanırdım, ne de the doors grubunu. Ama Oliver Stone'un bu filmini çok sevmiştim... Daha sonra The Doorsun müziğine de hayran oldum. Gerçi çok geçti ya!







4) ELM SOKAĞI KABUSU 1: Çok severek izlemiştim. İleride devamları çekildi, onları da kaçırmadım ama kabak tadı vermişlerdi. İlk filmin bende bıraktığı sevgi adına hepsini izledim ve ilk film arşivimdedir. Yıllar sonra izleyince çok komik geldi ama... Hatta eşime zorla izletmiştim. Yine de bir kült!







5) THE OTHERS: Sonu beni çok etkilemişti ve üzmüştü. Filmin genelindeki hava, eski kıyafetler filan da çok güzeldi. Gizli bir hüzün barındıran filmleri seviyorum...


















6) JACOB'S LADDER: Tam tercümesi Jacob'un merdiveni gibi birşey ama buradaki merdiven şu helikopterlerden atılan kurtarma merdivenleri. Vietnam savaşı dönüşünde Jacob'un yaşadığı tuhaf şeyler anlatılıyor. Sonu süprizli ve bu da
acıklı ve hüzünlü bitiyor!











7) VANILLA SKY: Yine süprizli son, yine hüzün. Ne diyebilirim, bu tip filmleri seviyorum işte... Kanımda var!
8)PLESANT VILLE: Hayatın Renkleri diye bir Türkçe ad koymuşlardı Türkiye'de ve bu ad orjinalinden çok daha yakışmıştı filme... Bu ad o kadar hoşuma gitti ki bloğuma koydum. Bu filmi bulursanız mutlaka izleyin. Bulursanız nerede bulduğunuzu bana da söyleyin ki arşiv için alayım... Konu 1990 ların sonlarında iki kardeş genç birden kendilerini 1950 lerin bir dizi filminin kahramanı olarak bulurlar. Herşeyin mükemmel olduğu bu eski Amerikan kasabasındaki sıkıcı hayatı bozmaları uzun sürmez. Ve siyah beyaz olan hayat yavaş yavaş renklenir...
Ben de kimi sobelesem! Sobelenmedilerse: KURUNANE, CEYDA ve ANNELOG...

SOBBBEEEE!

Çenebazcığım sobelemiş beni. Sağol canım:-)

1.1 Daha önce yaşadığınız 3 şehir: İzmit ve İstanbul. Başka hiçbiryerde yaşamadım. İzmit'te doğdum, çocukluğum orada geçti. Artık pek gidemesem de kalbimin bir parçası orada kaldı. İstanbul ile ise nefretle karışık hastalıklı bir aşk ilişkisi yaşıyorum:-P Ne onunla oluyor, ne onsuz...

1.2 Tatil için gittiğiniz, gördüğünüz ve önermek istediğiniz 3 yer : Venedik, Mostar (savaştan önce gitmiştim ve çok sevmiştim ama hala güzel midir bilemem) Abant (lapa lapa kar yağacak ve göl donmuş olacak, alacaksınız elinize sıcak şarabınızı... Yanınızda aileniz, dostlarınız... Hımmm...)

1.3 Yaşamak istediğiniz (görmediğiniz olur) 3 yer: Avustralyada yaşamak istiyorum. İleride olabilir.... Veya Türkiye'de yemyeşil güzel bir kasabada, Karadeniz olabilir...

2.1 Şu an ki mesleğiniz nedir? Mimarım... Dış mimar:-)

2.2 Dünyaya yeniden gelseydiniz , hangi mesleği yapmak isterdiniz? Eczacı olmak isterdim. Annem çok zorlamıştı, "kızım eczacı ol, bir dükkan açarız, ben de emekliliğimde sana yardımcı olurum" diye. Ben de "aman anne, bütün gün dükkanda pinekleyemem ben, ben sanatçı olmalıyım" demiştim. İyi halt etmişim afedersiniz. Ah annem ah!

2.3 Kesinlikle ben yapamazdım dediğiniz meslek nedir? Sanırım hostes olamazdım. Sabırla, güleryüzle hizmet edebileceğimi sanmıyorum. Evimden uzak kalmayı da sevmiyorum. Öyle kapris çekebilecek bir tip de değilim, hele sulanan olursa hiç alttan alamam. Çok zor bir meslek bence...

3.1 Yaşam felsefenizi oluşturan sözlerden biri: "Asla yaptıklarından pişman olma". Bu söz 2.2 maddesinde anlattığım olayda bozulmuş durumda. Allah başka pişman ettirecek şey yaptırmasın... Felsefe yapmak istediğim söz ise: "Sadece şimdi..." Fakat buna uymak zor!

3.2 Bir kitaptan alınan çok sevdiğiniz bir cümle veya paragraf veya bölüm: Valla ezbere hatırlamıyorum. Fakat Lermontovun Çağımızın Bir Kahramanı adlı kitabında anti kahraman Peçorin'e eski sevgilisi Vera'nın yazdığı yürek sızlatan mektubu beni çok etkilemişti, bulursanız okuyun derim ben...

3.3 Çok sevdiğiniz bir şiirin bir bölümü: Antik dönem Yunanistanında Sapho isimli kadın (ve lezbiyen ama o dönemde bu tür ilişkiler çok yaygınmış, yadırgayıp ayıplamayın) şairin bir şiirinden bulunabilmiş tek bir cümle var, o çok etkiler, sevgilisine söylemiş: "Tanrılar korusun seni, iyi yürekli bir sevgilinin kollarında uyu..." Eski sevgiliye söylenecek en acıklı şey aslında, ama gerçekten severseniz onun iyiliğini istemez misiniz? Bir başka şiirinden bulunabilen bir dize: "Belki de unutursun sen, fakat bir gün, bir takım insanlar anacaklar bizi..." İşte anıyorum:-)


Bir de 3 yemeği 3'er kişiye itaf etme işi var. Ben tarifleri öyle yemek bloğundakiler gibi veremeyeceğim, lütfen kusura bakmayın. Zaten hepimizin bildiği şeyler, şu anda bilgisayarımda çok resim yok ne yazık ki...




MANTI:


Mantıyıkim sevmez? Ben bayılırım mesela. Çocukluğumdan beri evde, konu komşuda, akrabalarda sık sık yapılır ve kendimi bildim bileli bu işte hep yardımcı olmuşumdur. Artık yalnız yapabiliyorum. Tarifi daha önce yazmıştım. Ben kişi sayısı kadar bardak un kullanıyorum. 4 bardağa kadar 1 yumurta, tuz ve su ile çok yumuşak olmayacak bir hamur yapıyorum ve iyice özdeşleşmesini sağlıyorum. Bu önemli. İnce açıyorum ama aşırı ince de değil. Ben küçücük kesmeyi seviyorum ama uzun sürüyor. Annem yardıma gelirse küçük yapıyorum ama bu sefer de O kızıyor. İçi ise kıyma, soğan, tuz ve karabiberden ibaret. Kaynar suya 1 kaşık tuz atıp pişiriyorum, üzerine mutlaka sarımsaklı yoğurt, eritilmiş kırmızı biberli tereyağ ve nane! Çok zararlı ona göre, ama lezzet müthiş. Bu tatları: DAMAK TADI GÜLCÜĞÜME, YAĞMUR DAMLACIKIMA, AYÇİÇEKÇİĞİME yolluyorum.



KREMALI VE MANTARLI TAGLIETTE:



Tagliette makarnayı bildik usül haşlıyoruz. Ama daha önce mantarları zeytinyağında suyunu çekene dek kavuruyorum. Suyunu tam çekmeden 1 tatlı kaşığı soya sosu koyuyorum ki bu çok önemli. Sonra 1 küçük kutu kremayı boşaltıyorum. Kaynayınca tagliette ile ateş üzerinde azıcık çevirip hemen alıyorum. Maydonozla süslüyorum. Bu kadar basit, ama tadı İtalyan restoranlarında yedikleriniz gibi oluyor. Permasan peyniri ile de güzel oluyor. Bu tadı: her ne kadar rejimde de olsa BUTTERFLY'a , Salıncaktaki BANU'ya ve yeni evli Nagiş'e (KENDİNİ KANDIRMA) ve eşlerine yolluyorum.



PROFİTEROL:

Amanın ne lezzettir o!!!! Yanımda tam tarifi yok ve ezbere bilmiyorum. Üç aşağı beş yukarı tarif hepimizin bildiği gibidir. Üst sosunu hazır alıyorum, hani şu DR Ötker çikolata sosu. Diğer tarafları ev yapımı. Oğluş çok sever ama ben yapmaya çok çok üşenirim. Yılda iki kez yaparım, bir er tane biz yeriz, gerisini oğluş...

Bı tatlı şeyi de : ZEYNEP çiğimin çocuklarına (onların da sevdiğiniz biliyorum), İZMİRLİ KUĞU GAMZECİĞİME ve BOCURUKÇUĞUMA yolluyorum...

Ayrıca sevgili Butterflycığım beni sobelemiş, favori filmler konusunda... Ona da yarın cevap vereceğim... Filmler aklımda ama biraz resim ile desteklemem lazım...


Öptüm sizi...

Tuesday, April 10, 2007

İlkbaharı sever misiniz?

Şu havaları hiç sevmiyorum. Yani kıştan yaza geçişteki bahar havasını. Bahar sevilmez mi diyorsunuz. Sevilir tabi, sevmediğim yeşillenen doğa, açan çiçekler, yeni meyveler, sebzeler, ılınan hava, içimizdeki yenilik kıpırtıları değil. Sevmediğim şey ara havalarda ne giyeceğime bir türlü karar verememem. Kışlıklar da giyilmez, yazlıklar da bu havada. Üstelik çok da uzun sürmediğinden bu ara havalar mevsime yönelik kıyafet alırken kendimi hep frenlerim... Derim ki bir az daha sabredeyim, daha uzun süren yaz için birşeyler alayım.

Hep idare ediyorum bu mevsimlerde anlayacağınız. Ayakkabı konusu da aynı. Çizme de giyilmiyor, açık ayakkabı da... Oysa ben ikisini severim. Kapalı ayakkabılara para harcayacağıma elimdekiler ile idare edip şahane açık ayakkabılar alırım diyorum. Hep aynı hikaye! Neyse ki geçen ay süet kapalı ve şık bir ayakkabı almıştım. Üç çift de az giyilmekten eskimeye fırsat bulamamış siyah ayakkabılarım var. Bir de bej... Şimdi havalar ısındı ya aklım açıklarda, bağcıklılarda, gözüm vitrinlerde sürekli. Aslında bu sene platformlu, yüksek topuklu çok şık kapalı ayakkabılar da var ve beni cezbetmiyor değil...

Bir de biraz kilo verdim ya, geçen senekiler biraz bol gelmeye başladı. Normal olarak beni mutlu eden bu gelişme bahar kreasyonum için tehlike çanları çaldırıyor! Yaza kadar sabır, sabır, sabır....

Aynı hisleri Sonbharda da hissediyorum ama sanırım İstanbulun sonbaharı biraz daha uzun... O nedenle şık etek ceketlere, pantolonlara verdiğim paraya acımıyorum ama onlar da İlkbahar renklerinden uzak, toprak tonlarında genelde...

Gerçi bu sene havalar o kadar sıcaktı ki hep baharlık gibi giyindik ama baharda biraz daha inceltmek lazım üsttekileri... Bir tek ben mi yaşıyorum bu kararsızlığı acaba?

Offf biran önce yaz gelse, giyinsek cıvıl cıvıl, renk renk, açık ayakkabılarıma kavuşsam, alsam 5 çift daha (Oha), hatta eşim izin verse de kırmızı bir babet de alsam, kırmızı yüksek topuklu ayakkabılar hatta ve hatta, şu moda olan geometrik motifli elbiselerden alsam! Herşey güzel olsa, herşey yolunda gitse, hayat pembe olsa, mutlu olsak, hep gülsek?????

Monday, April 09, 2007

Moskova gözlemleri

Kaderde Moskova'yı görmek de varmış... Aslında sıkıcı bir seyahat de olsa gittik, gördük birşeyler. Sizinle de paylaşayım dedim.

Moskova'ya dört kişi gittik. İndiğimizde pasaporttan biraz ürktüm. Vize de iş vizesi değilmiş, neden geldin derse ne derim onu kurdum pasaport kuyruğunda. Neyse ki soran olmadı, rahat girdim. Beraber gittiğimiz kişilerin şöförü gelmişti almaya. Sağolsunlar beni ön koltuğa oturttular da yolları inceleyebildim. Moskova nasıldı derseniz ilk hissettiğim yoğun bir eskimişlikti. Bu eski binaların çokluğuyla ilgili bir duygu değildi. Eski binalar çok hoştu, bana bu eskimişlik hissini veren şey eski binalar değil, tam tersine yeni yapıların bizzat kendisiydi! Mesela yeni binalar yapılmış yüksek yüksek, daha taşınılmamış bile, üstelik orası için lüks ve pahalı binalar, fakat duvarları kirli, doğramaları kötü, eski gibi. Hiç beğenmedim. Üstelik çok zevksizler. Bunu gördüğüm her caddede hissettim. Hatta akşam yemeğine gittiğimiz Arbat Caddesinde bile... Arbat (yeni Arbat) bizim Bağdat Caddesi gibi bir cadde. Burada çok hoş bir restorana gittik. Rusyada yiyebileceğimi hayal etmediğim lezzette yemekler yedik. Sarımsaklı ekmeği bu kadar severek yediğimi hatırlamıyorum. Somonun lezzeti burada bulamayacağımız gibiydi, çok çok hoştu... Ev yapımı şaraplarını antibiyotik aldığımdan tadamadım.

Neyse, Arbat Caddesinde bir yer gördüm, ışıl ışıl. Sanırsın ki küçük bir Las Vegas. İlk başta alışveriş merkezi sandım. Meğerse Kumarhaneymiş, namı diğer Gazino! Sonra bu tip ışıklı ve kish görünümlü yerleri gördüğümde kumarhane olduğunu şıp diye anladım:-)

Ertesi gün ise halka karıştık, metro ile gezdik. Her metro durağı birbirinden farklı, çok şık ve değişik. Son metro durağı modern işlenmiş mesela... Bir alışveriş Merkezine gittik. Bizim Tepeye benziyordu ama daha da büyüktü. Tüm ünlü mağazalar oradaydı. En üstte de fast food yerleri. Çok ilginç, bizimkinin tersine buralarda bira da satılıyor ve hemen herkes kola gibi bira içiyor. Birayı içkiden saymıyorlar sanırım:-) Burada moğol kuzinesini denedik. Bir sürü ince kesilmiş et ve sebzelerden istediğinizi bir kaseye alıyorsunuz. Bunu dev bir sac üzerinde soya sosu da ekleyip pişiriyorlar, isteğine göre makarna veya pilav ekliyorlar ve siz afiyetle yiyorsunuz. Bence başarılıydı. Burada arkadaşlar ile sohbet ederken şantiyeden bir iki tanıdık gördük. Sanki Moskovada çok tanıdığımız varmış gibi oldu:-) Sohbet güzeldi. 9.30 gibi alışveriş merkezinin 10 da kapanacağını anons ettiler, biz de ufaktan kalktık. Metro o saatte tıklım tıklımdı. Binerken itilip kakıldım ki 1970 lerin sonunda bir çocukken İstanbul belediye otobüslerinden beri böyle itilip kakılmamıştım! Metro ile otelin yolunu bulmak çok kolay olmadı. Semti bulduk bulmasına da o durakta inince beş altı çıkış ortaya çıktı. Nereden çıkacağımızı anlamadık, maluk kril alfebesi kullanılıyor ve biz Rusça bilmiyoruz. Sözde arkadaşlar beni otele bırakacaklar! Neyse en sonunda ben birilerine sordum da işaret dili ile anlaştık gayet rahat. İngilizce bilen pek yok!

Otele uğradığımda hemen eşimi aramak istedim. Kontürüm bitmişti! Rusyada kontör harcanmıyor, adeta su gibi gidiyor. O nedenle o gün kontörüm bitmişti! Otelden aramaya kalktım, bir baktım hat vermiyor. Bir gün önce de su içmek için minibarı kullanamamış ama çok önemsememiştim. Meğer kredi kartımdan biraz para çekmeleri gerekiyormuş avans olarak. Neden giriş yaparken söylemezler ki! Otel de Holiday Inn bu arada ama düşünebileceğiniz kadar sade! Neyse, pijamaları çıkartıp resepsiyona indim, kartı verdim, odaya gelip aşkımla konuştum. Bu konuşma ki 14 dakika sürdü bana 2100 Rubleye yani yaklaşık 100 YTL ye maloldu!!!! (1 Euro 35 Rubleymiş) Soyguncular ne olacak!

Ruslar ilginç tipler aslında. Kadınları ince uzun (gençleri) güzel ama kesinlikle burada gördüğümüz kızlar gibi değil. Bence en güzelleri buraya geliyor veya sokaklarda dolaşmıyorlar. Giyimleri, özellikle ayakkabıları çok demode ama montlarını, kabanlarını çok beğendim. Yaşlı kadınların bile kabanları, kaşkolları, şapkaları hoştu... Genç kızlar orta yaşa gelince kalınlaşıyor ve çirkinleşiyor bence. O güzel kızlar mutasyona mı uğruyor nedir! Erkekleri ise bence çok kötü! Çok da bakımsızlar... Tabi iki günlük kısa gözlemleri bunlar.

Neyse cuma günü de eve dönüş günüydü, mutluydum, hoştu... Bir sürü Matruşka aldım. Oğluşa lego ve Rus Kinder Supriseları, aşkıma votka ve anahtarlıklar, anneme çukulata, kendime ise hiç birşey alıp geldim:-)

Sunday, April 08, 2007

Geldimmm...

Günaydınnnn...

Şükür geldim:-) Nimetçiğim ne diye sızlanıyorsun, biryere gidemeyenler de var demiş. Aslında çok haklı. Yeni yerler görmek güzel tabi. Üstelik benim gibi değişik kültürleri görmeyi seven biri için çok ideal gibi görülüyor. Ama ne bileyim ailemden uzak olmak beni geriyor. Mesela eşim ve oğlumla çıktığım bir gezi olsaydı bu Moskova yolculuğu sanırım çok mutlu olurdum... Ama onlar o kadar uzaktaydılar ki...


Neyse gittim, gördüm, geldim. Bir iş gezisi olduğu için öyle Kızıl Meydan filan görmedim ama gezdiğim kadarı ile ilginç bir şehir gördüm... Üstelik bir akşam metrosu ile seyahat bilem ederke halka karıştım ki en hoşuma giden bu kısım oldu. Bütün bunları inşallah zaman buldukça anlatacağım.

İş için gittim biliyorsunuz, bir şantiyeye... Rusça, ingilizce ve Türkçe ile örülü iki gün içerisinde verimli geçen topu topu iki saat olmuştur. Toplantı yapılıyor sözde ama herkes bir türlü toplanamıyor. Herkes sorumluluktan kaçıyor. Amerikalı mimarlar renk seçmek dışında b,irşeye bulaşmadı, çiçek böcek ile ilgilendi. Ruslar zaten nasıl kaytarırızın peşinde. Neyse ikinci gün yarım gün boyunca sadece ve sadece oturdum! Yani bir iki saatin dışında orada ne işim vardı merak ediyorum. Hayır yoğunluğa ve işe alışmış bir kişinin boş oturması da çok acı veriyor inanın. Bir de bol bol çay içtim, keza yapacak başka birşey yoktu.

Hastalığım antibiyotik kullanmam nedeniyle kötüye gitmedi ama sesim hep kısıktı. Hava gittiğimde ve ertesi gün aşırı soğuk değildi, hatta ikinci gün güneşli idi. Üşümedim... Dönerken ise kar, hatta tipi başlamıştı. Uçak bayağı sallandı ama çok keyifliydim. Düşünün toplantılar bitmiş, evime dönüyorum, günlerden cuma, güzel bir kar yağıyor. Uçakta öyle güzel uyudum ki... Eşimi, oğluşumu ve annemi çok özlemiştim. Gidince hasret giderdik. Eve gidince ki saat beş gibiydi biraz dinlenip annem gittim. Asansörde kalmayım mı! 15 dakika görevlilerin gelmesini bekledim! Yorgun argın hoş olmadı tabi...

Haftasonu dinlendim sayılır. O kadar özlemiştim ki kalktım mantı yaptım. Rejim güme gitti ama hakettiğime inanıyorum. Moskovaya gitmeden 64.7 ye inmiştim. Şimdi tekrar 65 e çıktım ama bu sabahtan itibaren yine rejimdeyim. Mantı da nasıl güzel olmuştu, ya da biz çok özlemişiz...

Haftasonu hava ne güzeldi değil mi? Cumartesi oğluşla yürüyüşe çıktık. Yeni bir yürüyüş parkuru yapılmış, bir girdik ki çıkışı yok, git git bitmiyor. Baktık kaybolucağız geriye döndük. Bayağı iyi geldi yürümek. Herkes çoluk çocuk dışarıdaydı. Eşim hala hastalığı tam atamadığından evde mahsur kaldı ama pazar günü açık havada brunch yaptık hep beraber. Ev temizliğini abartmadım ve dinlendim.

Bu hafta yine yoğunum ama size yazmaya çalışacağım.Moskova gözlemlerimi eminim çok merak ediyorsunuzdur:-P

Öptüm...

Monday, April 02, 2007

Moskova yolcusu...

İyi haftalar...

İşteyim ama hastayım da! Üstelik eşim çok daha hasta. Evde yatıyor. Sabah hastaneye bıraktım onu ama salak işler yüzünden onunla kalamadım. Canım benim ağır anjin geçiriyormuş!

Bu hafta bir de Moskova'ya gidiyorum! Offf bir bu eksikti! Umarım Çarşambaya kadar iyileşirim. Offf Bbıktım valla. Neyse en azından orayı da görmüş olurum. Aman eksik kalmasın.

Kısaca şu sıralar ailecek bize iyice nazar değmiş bulunmakta. Hiç tadım tuzum yok. Yine de dayanmaya ve ayakta durmaya çalışıyorum. Bu hafta yazamayacağım. Cuma günü döneceğim. Ama ancak haftaya pazartesi yazabilirm. Benim için dua edin lütfen.

Kendinize iyi bakın, gözüm arkada kalmasın:-)