Thursday, May 31, 2007

Bu yazıyı okumazsanız beş yıl zayıflayamayacaksınız! Ona göre...İster inan ister inanma :-P

Batıl inançlar ile aranız nasıldır? Her adımınızda belli batıl kurallara göre hareket edenlerden misiniz, yoksa bunlara inananlar ile dalga geçenlerden mi? Bence hemen hemen her insan az da olsa batıl inançların birkaçına inanır veya en azından etkisinde kalır.


Kafasını bu tip inançlar ile bozmuş olanlar da vardır elbet. Bu hayatı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramasa da ellerinden birşey gelmez bu neredeyse bebeklikten edinilen itikatları değiştirmek için. Ters dönmüş terliker, kazara kırılan bir ayna, günlerce seğirip duran sol göz, öten baykuş :-P, sıkıntılı rüya o kişiyi çileden çıkarabilir. Mesela benim habire tahtaya vurarak konuşan arkadaşlarım vardır, hani Allah korusun anlamına.... Ben de bu arkadaşlardan biriyim dermişim! Gerçi son günlerle eşimle habire oraya buraya vuruyoruz, o kadar olumsuz şey duyuyoruz ki. Tabi Allah korusun demek en güzeli...


Ben oğluş doğmadan nazara çok inanmazdım. Aslında inanır ama çok kafaya takmazdım. Ama oğluş doğunca sürekli orasına burasına nazar boncukları takar oldum. Nas ve Felak dualarını hala dilimden düşürmem nazara karşı... Maşallah demeden oğlumu seven baş düşmanım oluyor ve hayatımdan neredeyse afaroz ediliyordu! Nazara inanmamı sağlayan en önemli olayı anlatayım:


Oğluş tam 2 aylık ve doktor kontrolünde sıra bekliyoruz. Hamilelikten tanıdığım (aynı doktora geliyorduk, o tam bir ay öndeydi benden) bir kadın da bebeği ile orada. Benim oğulcuk tam bir tombik, zaten 4.240 kg doğmuştu. Çok da iştahlı bir bebişti, hatta annemle şaşırmış ve aman maşşallah diyerek kendi aramızda gizli bir anlaşma yapmış gibi konuyu kapatmış ve bir daha ağzımızı açmamıştık. Oğluş bir de şirin! Bembeyaz, pembecik, maviş gözlü birşey. Hani her anneye evladı muhteşem görünür ama cidden çok tatlı ve ilgi çekici bir bebekti. Oradaki herkes bunu seviyor filan... Kadının bebeği 3 aylık, yani benimkinden bir ay büyük olmasına rağmen daha zayıf ve kısa idi. Kadın ne ile besliyorsun dedi. Ben de hem anne sütü hem mama dedim. Sütüm çok besleyici olmasına rağmen yetersizdi, o nedenle doktor mamaya da başlatmıştı. Neyse bunu söyleyince kadın kocasına dönüp: "Bak görüyor musun, mama alan çocuklar ne kadar tombik oluyor, nasıl büyüyor, benim de mama vermem lazım, bizimki küçük kaldı, bak O nasıl da tombik" falan diye bağırmaya başladı. Kadın deli mi ne! Anne sütünden daha değerlisi mi var. Keşke yetseydi de hep süt verseydim. Üstelik besleyici olanın benim sütüm olduğunu düşünüyorum, öbürü takviyeydi. Hem boy pos sadece beslenme ile ilgili değil ki!


Neyse, kadın bunları derken bir maşallah demedi, tersine bir nazar değdirdi ki o anda hissettim! Hissedilmeyecek gibi değildi. İçimden okuduğum dualar bile işe yaramıyacaktı, hissediyordum. Eve gittik, o iştahlı çocuk yemin ederim o gün bugündür iştahsız. O akşam bıçak gibi iştahı gitti, boğazsız bir çocuk oldu. Gel de nazara inanma.


Hadi batıl inançlara inancımızı konuşalım. Nelere inanır, nelere fasarya dersiniz? Nelerin gerçek olduğunu gözlerinizle gördünüz, yaşadınız?


Bir de anket yapalım hadi. En çok neye inanıyorsunuz, yoksa hepsine mi? Hadi oylayın.


Bu arada geçen anket sonucu: Çocuğuna daha çok anne olarak davrananlar: %57, arkadaş olanlar:%43...






Wednesday, May 30, 2007

İşyerinde kimler kiminle yemeğe çıkar dersi!!!

Dünkü yazımı yazaken eski iş yerimde o zamanki müdürümle aramızda geçen bir diyalog (aslında monologdu sanırım) aklıma geldi...

Şimdi efendim, üniversite bitince yükseğini yapmaya karar verdim. İTÜ de mimarlık tarihi kürsüsünü tercih ettim ve sınavı kazanarak buraya başladım. Tez hazırladığım sene artık çalışmanın vakti geldiğine karar verdim çünkü dersler üniversitede olduğu gibi yoğun değildi ve ev kızı görünümüne girmiştim. Evde kalmak ne kadar tatlı da olsa hayata erken başlamanın büyük bir önemi vardı.

Neyse, bizim çevremizde o sıralar milletvekili ve üstelik mimar- milletvekili akrabalar, bol tanıdık vs olmasına rağmen onların nedense senden bir alacağı yoksa işini asla yapmayan kişiler olduklarını bildiğim için iş başa düştü dedim kendi kendime, kimseye minnet etmeden kendi işimi kendim bulayım dedim. Bunun kolay olmadığını biliyordum ama nasılsa tezimi yapıyordum o yıl, yani çok da acelem yoktu... Gazetelerdeki iş ilanlarından birinde autocad öğretilecektir, deneyimsiz, yeni mezun özellikleri ile yazılmış ama mimar aransa da mimari açıdan çok alışılmış olmayan bir sektörde tanınmış bir firmanın ilanını gördüm. O sıralarda da nişanlıyım... Hadi bir başvurayım, hiç olmazsa Autocad öğrenirim dedim.

İş ilanı için orayı aradığımda çok tatlı bir sekreter sesi bana randevu verdi. N. benim sonradan çok candan dostum da oldu. Hayatımda tanıdığım en güleryüzlü sekreterdi O... Neyse, departman bölümü müdürü bayan ile görüştük, üstelik görüşmeye annemle gitmişim! Sonradan bunun benim için olumlu bir durum olduğunu, bunun hoşlarına gittiğini öğrendim. Ters de tepebilirdi... Ama annem bilmediği yere kıymetli kızını bırakır mı! Müdüre bilgisayar programını öğrenmeyi çok istediğimi, değişik ve alışılmadık bir sektörü öğrenmeyi de çok istediğimi belirttim ki bunlar da olumlu olmuş.

İnanılmaz bir şekilde işe alındım, Allahın şanslı kuluydum... O gün bugündür aynı sektördeyim...

Şimdi aslında konumuz çok farklı, anlatacağım bu değildi ama beni bilirsiniz.

Beni işe alan müdürümüz aslında iyi sayılırdı. Aslına bakarsınız bizimle iş konusunda hiç ilgilenmezdi. Yani işleri bizler götürüyorduk, ne yaptığımızı bilmezdi bile. Bu ne kadar doğru bilmiyorum. Şu an ben de müdürüm ama ne ayrı oda istiyorum, ne de yapılanlardan uzak kalmak. Kim ne yapıyor biliyorum, problemleri takip ediyor ve hemen müdehale ediyorum. Öyle böyle işler yürüyordu sonuçta...

O işyerinde o kadar arkadaşım vardı ki, aile gibiydik. Öğle yemeklerine hep aynı kişiler ile çıkmazdım. Değişik kişi ve gruplar ile çıkardım. Bu sekreter de olabilirdi, muhasebedekiler de, şefler de ve bazen müdürler de... Fakat bir kez bile kendi müdürümle çıkmadım, çünkü o hep kendi ayarındakiler ile çıkardı. Bir gün, herhalde beni gözlemiş, yanına çağırdı. Bana: "Hep kendi ayarındaki kişiler ile yemeğe çık, yanında çalışanlar ile, sekreterler ile, stajerler ile yemeğe çıkma" diye nasihat etti!!!. Ben bişey demedim tabi, şimdi olsa derim ama o kadar genç ve çaylağım ki! Peki dediklerine uydum mu? Tabi ki de hayır:-) Ne alaka ya!

Eğer aradaki mesafeyi gerektiği gibi koruyabilirseniz herkes ile iletişim kurmakta, insanların hayatını öğrenmekte, sorunlarını bilmekte bir problem yok diye düşünüyorum... Ama benim yaklaşımımı suistimal ederlerse de anında kendimi çekerim, o kadar da sertimdir sırasında...

Türkiye'de ne yazık ki üst yönetimde hep o kadınınki gibi bir yaklaşım var! Ben öyle olamadım hiç. Bunun bana birşey kaybettirdiğine inanmıyorum, aksine Melek gibi beni hala arayan o kadar kişi var ki! Hatta bir asistanım vardı, benden sadece 8 yaş küçük olmasına rağmen ona kızım diye takılırdım. Burada çalışmaya başladığımda bana çiçek yollamış, kartta "kızınızdan..." yazıyordu...

Kibir hoş bir duygu değil... Hepimiz eşitiz. Banim için insanın iyiliği önemli. Çaycı bile insan, bana çay getirdiğinde teşekkür etmek, arada çocuklarını sormak beni küçültmez. İnsanları bazen anlamıyorum. O kadını da hiç anlamamıştım o anda. Ve sonrasında da...

Bugün benim için önemli bir gün. İnşallah iyi geçer Allahım... İnşallah yarın mutlu olarak karşınıza çıkarım arkadaşlarım...

Tuesday, May 29, 2007

Melek...

Eski şirketimde Melek isimli bir sekreterimiz vardı... Hiç bir iş tecrübesi olmadan alınmıştı. Ona yazı yazdırırken fenalık geçirebilirdiniz. Ama sonra herşeye alıştı, kendini geliştirdi. Tombik bir kızdı, şişman demek istemiyorum. Biraz kilolu diyelim.... Her biraz kilolu insanın olduğu gibi çok neşeli bir kızdı. İşe başladığı zamanlar 20 li yaşlarının başında olmalı...

Bizim bölümün sekreterliğine geçti sonra yardımcı asistanlıktan... Telefon konuşmalarında "Alo, ben Melek hanım" dediği zamanlar kopardık gülmekten:-) Arada takılırdık. Ama hep sevdiğimiz içindi... O da bizimle gülerdi, hiç alınmazdı. Bir gün ona kargoya vermesi için bir paket ve bir kartvizit verdim. Kartviziti özellikle adamın Rusça, yani kril alfabesi ile yazılmış olanını verdim. Bu ilk başta sakin sakin aldı, beş dakika kadar sonra panik içinde geldi, gık mık diyor, ne oldu dedim, bu usça yazıyor, nasıl yazacağım diye kıvrandı. Biz de kahkahayı patlattık hain hain, doğru kartviziti verdim de rahatladı…

Melek her daim rejim yapar ama hiç kilo veremezdi. Tıpkı çoğumuz gibi… Ama yüzü çok güzeldi, Sibel Cana benzetirdim onu… Saçları dalga dalga, çok hoş bir kumraldı, kendine bakardı, elinden geldiğince güzel giyinirdi…

Meleğin evi işyerine o kadar yakındı ki! Ramazanda iftarı benim koca masamda toplanır açardık. Evden dolmalar, börekler getirerek. Melek bir iftar öncesi evine bir koşu giderek porselen tabaklar, çatal kaşıklar ve sıcak çorba getirerek olaya son noktayı koymuştu! Düşünün yani:-) Güzelim bir sofrada arkadaşlar ile keyifli bir iftar... O günleri bazen özlüyorum, bir aile gibiydik orada. Buradaki aptal, soğuk, Almanvari ilişkilerden çok uzakta...

Meleğin ailesinin mali durumu çok iyi değildi. Dört kızı olan, eşi çalışmayan emekli bir işçi baba, ama ailesine çok düşkün... Birbirine bağlı, düşkün bir aile. Bu mutlulukl tablosu Meleğin babası kanser olana kadar sürdü. O maddi imkansızlıklar içerisinde bile kızlar babalarına iyi bakabilmek, onu güçlendirmek, tedavi ettirebilmek için çırpındılar. Nafile, babacıkları gitti...

Daha sonra aile üzerinde hep kara bulutlar dolaştıç. İki büyük kız evlenip ayrıldı, eve gönderildiler. Sonra ben oradaki işten ayrıldıktan sonra tüm idari kadro değişince Meleği işten çıkartmışlar, daha doğrusu ilk başta uzak bir depoya sürmüşler, sonra işten çıkartmışlar. Daha sonra tanıdıkların vasıtası ile bir yerde çalışmaya başlamıştı ve orada da yollarımız kesişti. Buraya başlamadan önce 4 ay orada çalışmıştım ben de. Elimden geldiğince kollamaya çalışırdım onu. Arada dertleşirdik, sıkıntılarımızı paylaşmaya çalışırdık. Kimseyi sekreter, çaycı vs. diye küçümsemediğim ve herkesi eşit gördüğüm için onunla vakit geçirmekten gocunan bir züppe olmadım. Herkes ile anlaşmaya çalışırdım.

Neyse, kara bulutlar başında dolaşmaya görsün, ben yine oradan ayrılıp buraya başladığımda yine onu işten çıkartmışlar. Ondan sonra bunalıma girdi. Aile skıntıları, küçük kardeşinin 3 kez nişan atması, kendi kısmetinin bir türlü açılamaması, büyük ablasının barıştığı eski eşi işe çocuğunun bir türlü olmaması, para sıkıntısı, eve kapanmak... O güzelim saçları bembeyaz olmuş... Bunları hep uzaktan duydum. Arada konuşuyorduk ama ne yalan söyleyeyim son zamanlarda hayat koşturmasında onu ihmal ettim

Dün beni aradı, sesi neşeli geliyordu ama aslında çok kötüyüm, ilaç tedavisi görüyorum dedi... Hastanelerde yatmış, psikolojisi çok kötüymüş. İlaçsız duramıyorum dedi. Elimden geldiğince onu rahatlatmaya, hayatta şükredecek şeylerin de olduğunu anlatmaya, ailesini, özellikle annesini düşünmesi gerektiğini söylemeye çalıştım. Herşeyin aslında beyinde bittiğini de söyledim. İyi olmaya karar vermeli ve buna çaba göstermelisin dedim... Umarım işe yaramıştır. Bana söz verdi çaba göstereceğine.

Üzüldüm, arkadaşları çok ihmal etmemeli. Onu daha sık arayacağım...

Monday, May 28, 2007

Misafirler, aile, kısır döngü ve diğerleri...

Sevgili dostlarım... Evet dostlarım diyorum çünkü kötü günümde yanımdasınız, benim için tanımadığınız bir çocuk için dua ediyor, üzüntümü paylaşıyorsunuz. O halde gerçek dostsunuz...


Şimdi bunu neden söylüyorum onu açıklayayım. Gerçek dostlar kötü günlerde belli olur. Şirketteki herkes hastanede olduğumu, kötü olduğumu biliyordu ama ben evdeyken bir iki kişi aradı. Gerçi şirket adına güzel bir çiçek geldi ama bu düşünceli Genel Müdür asistanının jesti tabi... Hadi belki evde beni rahatsız etmek istemeyenler olmuştur diyelim, ama Pazartesi işe başladığımda bile geçmiş olsun diyenler çoğunlukta olsa da yanımdan geçen ama hiç bir kelime söylemeyenler oldu. Bilmemeleri mümkün değil. Gerçi çok mu umursuyorum, yooo... Allah sağlık versin en önemlisi o. Ama bunun mantığını anlamam mümkün değil. En acısı ve aslında tuhafı Genel Müdürümüz bir geçmiş olsun demedi. Küçük bir toplantı yaptık, sadece nasılsın dedi o kadar. Onu da artık çüşş dememem için demiştir. Yani ben bu şirket daha sıfırken işe başladım ve o kadar ileri gitti, büyüdü ki! Benim de katkılarım yadsınamaz. Ama ne oluyor, biraz hasta olduğunda sen yoksun. Kendimi işe yaramaz biri gibi mi hissetmemi sağlamaya çalışıyor. Ne yani biraz iyi davransa şımarır mıyım? Bazı şeyler kafamda daha iyi oturuyor. Bizler aslında şirketler için birer hiçiz arkadaşlar... Hepimiz olmasak da çoğumuz diyelim, belki içinizde bu konudan müzdarip olmayanlar vardır. Boşver diyerek hayata devam ediyorum.

Çarşamba ve Perşembe acı çektikten sonra uzun bir sıcak banyo sonrasında uykuya dalıp sancısız bir şekilde uyanınca bu kadar dinlenme yeter diyerekten temizliğe başladım. Kızmayın hemen! Hareket taşın kolay düşmesini sağlayan faktörlerdenmiş, biliyorsunuz hala sol böbreğimde iki minik taş var... Taşlar o kadar hareketten sonra şoka uğramışlarıdır diye düşünüyorum. Zaten bir hafta önceki haftasonunda deli gibi temizlik yapmış ve daha önce yazdığım yapılacaklar listesini bilem aşmıştım. Bu hafta da salon ve mutfak camı (ki mutfak camım çopk zor!) silinmesi, duvarların silinmesi (oyundan gelen minik bir yaramazın minik el izleri, koridorda oynanmış futbol topunun yuvarlak izleri yokedilmesi amaçlı) yerlerin temizliği, tüm evin toparlanması, elde çamaşır yıkama, ütü derken Cuma komalık bir şekilde eşimi bekliyordum. Eşim kızdı kızmasına ama ertesi günü 12 kişilik bir yemek vereceğimden habersiz değildi. Dayımın büyük oğlu Almanyada yaşıyor ve O da mimardır, ailesini görmeye gelmiş, halasına, yani anneme de gelmek istemiş ve Pazartesi döneceği için ancak Cumartesi gelebilirdi. Bu nedenle mecburen buyur ettik. Tabi onunla beraber canım dayım, Rahibe Teresa benzeri yengem, küçük oğlu, onun eşi, 2 çocukları da geldi. Bir de ağabeyimi çağırdık, çünkü hep beraber olma olasılığı çok karşımıza çıkmıyor. Sağolsun börek harici tüm yemekleri annem yaptı, çok yoruldu ama değdi, harika bir sofra oldu... Kalabalık güzel bir yemek yedik. Çocuklara balkonda hazırladım yemeği. Onlar da bol bol azdılar. Biz bayanlar biraz yürüyüşe ve çay içmeye çıktık, çocuklar da oyun sahalarına gittiler, beyler de balkonda kaynattılar saatlerce. Çok hoş ve keyifliydi. Sonra toplu bir resim çektirdik...

Misafir olarak 8 kişi, bizle beraber 12 kişi ağırlamak hastalık sonrasında biraz fazla oldu olmasına (Perili Köşkçüğüm:-) ama ailem ile beraber olmak iyi de geldi, yalnız olmadığımı anımsattı.

Bu arada ağabeyimin yeni evime ilk kez geldiğini de belirtmeliyim! Neredeyse bir yıl olacak! Aramız biraz limoniydi. Gerçi konuşuyorduk ama ona en çok ihtiyacım olduğu anda beni yüzüstü bıraktı, sonra pişman oldu ama sonra da yardımını ben kabul etmedim. Manevi bir iyilik istemiştim oysa, maddi filan değil. Alllah kimseye muhtaç etmesin. O gün barışmış olduk, annem mutlu oldu. Yine aynı kısır döngünün devamı aslında. Ağabey kardeşini yüzüstü bırakır, sonra affedilir ama bir müddet sonra kimsenin aslında değişmediği, aynı olduğu anlaşılır, kardeş yine hayal kırıklığına uğrar. Aynı kısır döngü içerisinde dönülüp durulur. Bu hep böyledir...

Canım dayıcığım ailenin en büyüğü. Annem ile aralarında sekiz yaş var. Aslında yaşına göre gayet iyi ama bu sefer biraz çökmüş mü gördüm ne! Allah uzun ve sağlıklı ömür versin.

Pazar günü hiç birşey yapmayacağım dedim ama yemek, ütü, çocuğun derslei derken gün nasıl geçti anlamadım. İşte böyle, sağlıklı günler...

Sunday, May 27, 2007

4 mm'lik taşın başıma açtıkları...

Arkadaşlar, kaç gündür yokum ama sormayın başıma gelenleri... Önce iyi haberi veeyim. Oğluşun kaza geçiren arkadaşı iyi... Allah'a şükür dualarımız yaradı. Sizlere teşekkür ediyorum. Ne güzel bir sinerji yaratmışız böyle. O çocuğu hiç tanımadığınız halde, ondan uzakta, Onun için dua ettiniz... Teşekkürler. Geçen hafta Salı günü ameliyat geçirdi ve yoğun bakımdan çıktı. Sanırım bir ay içerisinde ayağa kalkacak. Bir arıza kalacak gibi görünmüyor şimdilik.

Salı akşamı bu güzel haberi aldım. Çarşamba size haber verecektim ama her planlanan olmuyor işte... Çarşamba sabaha doğru bir miğde sancısı ile uyandım. İlk önce malum hastalık sancısı sandım ama tuhaf da geldi çünkü yıllardır bir ağrı olmazdı... İki ağrı kesici alıp uyudum. Ama sabah altı buçukta yine başladı. Erkenden uyanıp biraz salonda uzandım. Birazdan böbreğimde de ağrı başladı. Eşim hastaneye gidelim dedi ama ben nasılsa geçer diye düşündüm. Yalnız işe biraz geç giderim dedim. Eşimi yolladım, o sıra annem de geldi. Ben yerlerde sürünmeye başlamıştım... Oğluş da şaştı bu işe. Oğlanı okula yolladıktan sonra iki ağrı kesici daha aldım ama banamısın demiyor. Hiç bir iyileşme yok! Annem böyle olmaz hastaneye gidelim dedi. Ben de eşimi çağırdım. International Hospitala gittik ama ben yolda kendimde değilim ağrıdan.

Acile yatırdılar beni. Ben ağrıyı dindirin diye yalvarıyorum... Her tür muayene yapıldı. Yumurtalık kistinden apandisite herşey düşünüldü ama birinci düşünülen böberk taşıydı. Testler ve böbrek tomografisine sedyede yatarak gittim düşünün. Neyse en sonunda sağ böbreğimde yola girmiş bir taş tespit edildi. 4 mm olduğu için ve yola girdiğinden kırmaya gerek yokmuş, bir ik güne kendiliğinden düşer diyorlar ama acıya dayanmak mümkün mü! Tanrım anlatamam, Allah düşmanıma vermesin dedirtecek türden... Bana çok çok ağır bir iğne yaptılar ki aptallaştırdı. O bile tam geçremedi. Eve gittik, bir lokma yemeden, afedersiniz kusmaktan bir hal olmuş durumda ve acılar ile sabahı buldum. Bir tek sıcak banyo iyi geliyordu, kaç kez banyo yaptım bilemiyorum.

Allah'a şükür Perşembe günü nasıl oldu anlamadan sancım bitti. Ne rahatlamaydı... Üç gün rapor aldığım için evde dinlendim. Cuma dinlenmedim ama, rahat durur muyum, evi kazıdım. Bunları ve hafta sonunu sonra anlatacağım. Bu arada sol böbrekte de minik iki taş varmış. Bol su ile biran önce düşürmeliyim. Allahım aynı acıyı yaşatmasın!

Şimdi ne iş birikmiştir değil mi... Evde internetin bağlı olduğu oğluşun bilgisayarı bozuk ve okul bitene dek yapılmayacak:-) O nedenle size de yazamadım. Beni ve çocuğu merak eden arkadaşlara teşekkür. Dualarınız için yine teşekkür ederim, Allah hepinizden razı olsun...

Monday, May 21, 2007

Aynı...

Güzel haberler vermek isterdim, ama ne yazıkki oğlumun arkadaşının durumunda hiçbir değişiklik yok. Hala yoğun bakımda. Hayati tehlikesi var mı diye sordum hastanedeki ilgiliye, yoğun bakımda olduğu sürece vardır diye gayet tıbbi ve gerçekçi bir biçimde olayı açıkladı! Ameliyata da hala karar verilememiş. Neden bu kadar uzun sürdü, neler oluyor anlamıyorum. Bize komşu olduğumuz için bilgi veriliyor ama çok da açıklama yapılmıyor tabiki de...

İşin üzücü tarafı inşaat sahasının etrafında kapatmayı daha şimdi yaptılar, uyarı levhaları filan açtılar. Neyue yarar ki! Kamyonlar aptalca sürmeye devam ettikçe, insanlar kendini dünyanın merkezi sanıp başka insanları düşünmeden yaşamaya devam ettikçe, site yönetimleri evi temiz tutup kapısının önüne çöpünü boşaltan titiz ev kadınlarımız!!! gibi bizi ilgilendirmez diye düşündükçe, anneler, komşular, bekarlar, hiç farketmez her site sakini bu olaya kayıtsız kalıp protesto etmedikçe hiçbirşey değişmeyecek! Bakıyorum kimsenin umurunda değil! Dün hastaneyi aramadan belki onların bilgisi vardır diye önce site yönetimini aradım. Hiç bilgimiz yok diyorlar. İnanamadım. Olay siteler topluluğunun ortak alanında oluyor ve hiç bir önlem yok! İnşaat alanındakiler bile bir şekilde ders alıp bir düzenlemeye gidiyor.

Biliyorsunuz site içine giriştye kart sistemi var. Bunda o kadar titizler ki sabah çıkarken bile çıkış kapısını açık tutmayı akıl edemiyorlar. Ya da yürüyerek büfeye gidecekseniz kartsız çıkamıyorsunuz! Bu kadar hassas davranırken yine site içerisinde sayılan, ortak alanların olduğu yerlere kim girer, kim çıkar belli değil! Bu kontrol altında değil. Bir sürü işçi çalışıyor, bu kişiler güvenli mi belli değil. İnşaat sahalarını kamyon, kepçe ve bilimum aracı da cabası... Bunlara nasıl bir düzenleme getirilecek denince suratınıza bakıyorlar. Bir de dillerine dolamışlar, yönetimimiz bu konuda çok hassas davranıyor diye. Daha çocuğun durumunu bilmiyorsun!

Bugün yine yönetimi arayacağım. Bakalım bir gelişme var mı? Yoksa ben size bilgi veririm o zaman diyeceğim.

Hayat bu şekilde geçiyor arkadaşlar... Güzel şeyler anlatmayı isterdim ama içimden gelmiyor. Size daha önce anlatmıştım bir kardeşim 8 yaşında kamyon altında ezilip öldü diye... Bu nedenle de çok etkilendim sanırım. Anneme söylemedik ve oğluşu sıkı sıkı tembihledim ama Pazar gecesi Matematik çalışmak için annemde kalmıştı, o sıra içi sıkılmış herhalde, anneanne sana birşey diyeceğim ama üzülme, ağlama demiş. Annem söz vermiş. Sonra anlatmış. Annem kötü olmuş ama söz verdiği için de ağlamamış. Ama sonrasında o olaylar aklına gelip ağlamıştır eminim...

Bu arada iş yeri hala aynı. Hiç bitmeyen senfoni şeklinde devam eden projede bir değişiklik yok. Artık kabak tadı verdi. Dert eden de tek benim!

Oğluş üzgün tabi. İşten geldiğimde annem yan komşumuzla olayı konuşuyordu. Oğluş hadi anne B. yi arayalım dedi. Oğlum,i hastaneyi aradım ben, durumu aynıymış dedim. Sakat kalacakmıymış diye sordu. Offf... Çocuk işte...

Dün rejime yine başladım, akşam bozdum... Kek ve şekerpare yedim! Bir de poğaça. Pazar günü iç sıkıntımı geçirmek için yaptığım şeyler. Bir bitseler de kurtulsam...

Dünkü yorum ve içten dualarınızı için teşekkür edelim. Keşke herkes böyle duyarlı olsa... Keşke yapabileceğim birşeyler olabilse...

Sunday, May 20, 2007

Kötü bir haftasonu:-(

Haftasonum iyi başladı ama Cumartesi çok çok mopralim bozuldu arkadaşlar, korkunçtu... Oğlumun siteden arkadaşını kamyon ezmiş!!! Hemen panik olmayın ölmemiş ama şu an durumu da çok iyi değil.

Baştan anlatayım: Bizim site aslında birkaç siteden oluşuyor ve bunların aralarında yollar, ticaret merkezleri, oyun sahaları filan var. Korunaklı sitelerin içinde oyun sahaları, basket sahaları olmasına rağmen çocuklar daha büyük, daha iyi kaleleri olan ortak kullanım yerlerini tercih ediyorlar. Bunların yakınında küçük bir arazi var. İnşaat firmasına zamanında arazisini satmamış ve çok takışmışlar. Hatta gıcıklıklarından geçen sene gece 11 de sulama tankları yolluyor ve büyük bir gürültü ile boş araziyi suluyorlardı. Bu adamlar oraya ticari bir bina yapmaya karar vermişler şimdi. Anlayacağınız orada inşaat var ve bir sürü kamyon, kepçe girip çıkıyor. İşte Cumartesi günü oğlumun arkadaşı sahalardan çıkarken hızla gelen bir kamyon çocuğu eziyor!!! Bunu gören arkadaşları da var, Allahtan oğlum orada değildi. Akşamüzeri oğlumu eve çağırmak için cebinden aradım, baktım ağlıyor. Ne oldu dedim, duyduklarını anlattı. Ne hale geldiğimi düşünün. Kamyon ezdi dediğinde bayılacaktım. Kimse şu an nasıl olduğunu da bilmiyor. Oğlum eve geldi, nasıl ağlıyor!

Hemen yönetime gittik, tabi o saatte nöbetçi vardı. Çok bilgileri yoktu, sadece gönderildiği hasteneyi biliyordu. Hemen hastaneyi aradım, başka yere nakledilmiş. İyi haber değil! Orayı aradım, yoğun bakım ünitesine bağladılar. Kalçasında kırık varmış ve ameliyat olup olmayacağına karar verilecekmiş. Hayati tehlikesi var mı deyince kadın kesin birşey söylemedi, şu an ameliyat ile ilgili karar verilecek dedi. O sıra oğluş ve bir arkadaşları pür dikkat beni dinliyorlardı. Onlara daha yumuşatarak ama çok da saklamadan durumu anlattım. İyi olacağını söyledim. Biraz rahatladılar. Ama oğluş tüm gece çocukla ilgili sorular sorup durdu " anne eve dönünce ziyarete gideriz değil mi?", "anne okula ne zaman döner", anne çok ağlıyor mudur", "anne iyi midir", " onu ziyarete giderken ona birşey alalım"... Tüm gece onu düşündük

Çocuun ailesini tanımıyorum, hatta çocuğu bir gün önce, yani Cuma günü tanıdım ben. Oğluşun son zamanlarda samimi olduğu bir çocuktu. Cuma akşamı biliyorsunuz çok yağmur bastırdı. O sıra biz DVD film almaya gitmiştik ve oğluş dışarıdaydı. Biz gitmeden o çocukla gelip dışarıda biraz fazla kalmak için izin istemişlerdi. Çocuk çok sevimliydi. Ne olur teyze diyordu:-) Sonra biz dışarıdayken feci yağmur başladı. Eve gelince balkona çıktyım. Bunlar bir grup çocuksırılsıklam dışarıda yürüyorlardı. Hadi oğlum içeriye yağmur yağıyor dedim. Anne yağmur dindi dedi. Yağıyor deyince o çocuk yine tüm sevimliliği ile teyzze valla dindi bakın dedi. Ben de bu sahneye güldüm, içimden de "bozacının şahidi şıracı "dedim. Çocuklar o kadar mutluydularki... Kim derdi o çocuklardan biri hastaneye kalkacak, diğerleri de ağlayacak...

Hatta Cuma günü oğluşla yağmur yine bastırınca annemin evine sığınıp kart oynamışlar. Kumar gibi kaybeden kartını veriyor! Buna çok kızdım,i kumar oynamanı istemiyorum dedim. Üstelik çocuğun tüm kartlarını almış. Kazadan sonra o kadar üzüldü ki! İyileşsin hepsini geri vereceğim, benimkileri de dedi...

Şu an hayati tehlikeyi atlatmış çok şükür ama sakat da kalabilir. Bugün yine arayacağım. Ameliyat işi ne oldu bilmiyorum. Ne olur dua edin. Sakat kalmasın... Ne olur Allahım, Ona yardım et, iyileşsin ne olur!

Thursday, May 17, 2007

Yapılacak işler listesi!

Haftasonunu iple çekiyordum. İki haftadır haftasonu evimde beş dakika oturamadığım gibi doğru dürüst iş de yapamadım. Annem de Çarşamba günü koca evi süpürmüş, yemek yok diye yemekler yapmış filan... Akşam çok yorgun görülüyordu. Üzüldüm. Sabahları sırf o uğraşıp didinmesin diye evi topluyorum, mutfağı temizliyorum... Çünkü durmaz, iş yapar.

Dün sabah erkenden aradım telefonla. Yemin verdirdim iş yapmaması için. Kıyma çıkartmıştım kıymalı patates yapayım diye dedi. Anne, Cuma birşey yaparız birşeyler yapma dedim. Bir gün önce oğluşun canı lahmacun çekmişti. Bazen böyle lahmacun krizi gelir... Yarın alır mısın demişti. Anneme lahmacun alacağımızı, o nedenle yemek de yapmamasını rica ettim, hatta yalvarıp ikna ettiim.

Bu hafta sonu o kadar işim var ki:
1) Ev temizliği
2) Camların silinmesi
3) Balkonun çıkılmaya hazır bir hale getirilmesi
4) Balkona sardunya ve saksılar alınması, bunların balkona yerleştirilmesi- Balkon masasının mutfaktan alınıp yerleştirilmesi. Bu durumda mutfakta cam önünde kalacak boşluğun uygun ojeler ile doldurulması.
5) Yüzüme bir bakım yapılması, peeling ve nem maskemi bir aydır yapmıyorum. Yorgunluktan cildim kötüleşti sanki.
6) Muhtara gidip seçim yerini öğrenmek!!! Eşim de ta Göztepeye gidecek çünkü ikametini almak.
7) Doğru dürüst birkaç çeşit yemek yapmak. Yemek yapmayı da serdim bir haftadır. Sağolsun anneciğim yardım etti ama bu da hoşuma gitmiyor.
8) Çamaşır ütü ikilisi
9) Oğlanı sınavlarına çalıştırmak. Özellikle de İngilizce!
10) Tenis oynamak
11) Anneler gününde aramadığım teyzemi, annemin kan kardeşini, ciciannemi ve dayımın hanımını arayıp gönüllerini almak
12) İyi bir uyku çekip uykumu almak
13) Yazlıkları tümüyle çıkartıp kışlıkları kaldırmak!!!!!!!!!!!
14) Kışlık ayakkabıları yazlıklar ile değiştirmek!!!!!!!!
15) Tüm bunları yaparken, güzel, şirin, sakin, seveceh, bakımlı bir eş olabilmek!!!!!!!!!!!!!!!

Sizce bunların hepsini yapma şansım olur mu?

İşim çoookkkkkk! Sizlerin işleri neler?

Wednesday, May 16, 2007

Yeşil Gözlü Yakışıklı...

Annemden size çok bahsettim. Artık Onu tanıyor gibi olmalısınız. Oysa babamdan pek bahsetmedim değil mi? Sanırım onu kaybetmiş olmam nedeniyle üzülüyorum ve üzüldüğüm şeylerden pek bahsedebilen bir insan değilimdir. Beni üzen konuları hep görmezden gelir, arkalara atarım. Snıyorum bir anlamda kaçış. Ama babamı anlatmak da istiyoru. Yeşil gözlü yakışıklıyı:-)

Babam Sultanahmet'te doğmuş ve çocukluğu, gençliği orada geçmiş. Subay babası yüzbaşı iken, O henüz 2 yaşındayken kaybetmiş. Bir ağabeyi ve kendinden oldukça büyük bir üvey ablası var... Annecikleri, yani babaannem onları tek başına yetiştirmiş. Üvey kızı da dahil... (Süslü babaannemi bir gün size ayrıca anlatacağım.)

Neyse, babam çok zeki bir çocukmuş ve matematik zekasına sahipmiş. Fakat nedendir bilinmez Hukuğa başlamış. 4. sınıfa geçerken ki neredeyse avukat olacakmış birdenbire avukatlığın, koca kitapları hatmetmenin kendine göre olmadığını anlayıp kendisini mutsuzluğa boğan o okuu bırakıp Matematik bölümüne girmiş. Sevgili matematiğine kavuşmuş yani... Ailesi bu duruma ne demiştir, onu iknaya çalışmış mıdır bilmiyorum ama O çok mutlu hissetmiş kendini.

Sonuçta Matematik öğretmeni olmuş lisede.Eski idealist öğretmenleri bilirsiniz... İşte O da onlardan biriydi. Para ile özel ders verme çılgınlığının başladığı dönemlerde buna kızıp okuldaki fakir fakat çalışmaya istekli öğrencileri toplayıp haftasonları onlara kurs veren bir insandı kendisi.

Sadece matematiğe meraklı değildi, mesleği ile çok tezat bir şekilde sanata meraklıydı. Ahşaptan (kiraz ağacı) heykeller yapıyordu. Ünlü heykeltraş Füreyyanın eserleri ile aynı yerde heykelleri sergilenmiş gençliğinde mesela. Ama bunları çok satmadı. Daha çok zevk için yapıyordu. Hala durur heykelleri. Oğluş küçüklükte bir iki kol bacak kırdı:-( Ama tamirini yaptım. Bir ahşap vazosunu da ben kırmıştım kaza ile:-( Matematikçi bir adamın işten gelip örtüsünü serip heykelleri ile uğraşması ilginç geliyor aslında... Ağabeyim ve bana sanatı sevdiren de O olmuştur. Fransızca resim kitaplarına beraber bakardık, bana ressamları anlatırdı... Kimi en çok severdi neden hatırlayamıyorum? Belki beni sanatta etkilememek için söylememişti kimbilir?

İleride ağabeyim çok resim ile uğraştı ki kendisi de mühendistir. Ben de sözde sanatçı, mimar oldum. Mimarlar alınmasın ama çoğumuz sanatçı değiliz. Hele Türkiye'de yapılan binaları sanat olarak algılamıyorum, üzgünüm. Ben de sanatçı filan değilim. Tersine mimarlığa başlayalı, herşeyi bilgisayar ile çizeliden beri bir kedi resmi yapamaz oldum haberiniz olsun. Çocukları mimar olmak isteyenlere duyurulur:-)

Babamı hep köşesinde kitap okurken, yanında maden suyu, bardağı, meyvesi ile hatırlıyorum. Tipik bir babaydı aslında, hiç bir iş yapmazdı, hatta alışveriş bile annemin üzerindeydi. Ama bunda annemin hatası var. Şöyleki: İlk evlendiklerinde babacığım alışveriş yapıyormuş. Annem her zamanki birşey beğenmez hali ile getirdiği şeyleri sürekli eleştiriyor, babamın kafasını şişiriyormuş. Kısa bir süre sonra babam paketi annemin önüne koyup bundan sonra sen yap demiş. O gün bugündür evin alışverişini annem yapar.

Babam o kadar iş yapmaz bir babaydı ki hani annem evde yoksa ve ben ondan su istemişsem bana yanında duran maden suyundan verirdi. Ben nefret ederdim maden suyundan! Olsun, yanımdaydı ya!

Babamın en sevmediğim özelliği bana akıldan matematik problemleri çözdürmeye çalışmasıydı. Ben de bir psikoloğun muayenehanesindeymişim gibi kanepeye uzanır, babamın sorularını akıldan çözmeye çalışır ve cevap verirdim. Bir gün hiç unutmuyorum yine böyle bir azap çekiyorum. Soruların cevabını düşünmek için arada babama "bir dakika" derdim hep zaman kazanmak için. Yine bir soru için de "bir dakika" dedim. Babam "doğru, dedi. Zamanla ilgili bir problemin cevabı bir dakikaymış! Ne şans! Renk vermedim tabi:-)

Babamla aslında haftasonları çok vakit geçirirdik. Gezenti annem dışarıda ise onunla Uzayla ilgili kitapları okurduk. Sorduğum sorulara sabırla cevap verirdi. Bir sürü uzaya, aya, dünyaya ait ansiklopedilerim vardı, onlara bakardık. O zamanlar astronot olmayı planlıyordum. Babacığım hayallerimi yıkmamak için Türkiye'de bunun mümkün olmayacağını söylememişti...

Hemen her rahmetlinin ardından denir ya, çok iyi biriydi diye... Babam cidden iyi bir insandı.
Kanser illetine düşüp birden bire çöktü. Hastalığın teşhisinden sonra bir yıl kadar yaşadı. Son gününde dua edecek kadar kendinde değildi ve konuşamıyordu, buna rağmen işaret parmağını yukarı kaldırıp Allahın bir olduğunu belirtmişti.

Onu hasta, fakat kendinde olarak en son bir akşam üzeri yatak odasında koltuğunda otururken ve pencereden bakarken hatırlıyorum. Annem de koltuğun kenarına oturmuş, babamın saçlarını okşuyor. Beraber kavak ağaçlarına bakıyorlar. İkisi o an neler hissediyorlar, neler düşünüyorlar sonsuza kadar bilemeyeceğim... O ikilinin hüzünlü huzurunu bozmadan onları izliyorum. O kareyi beynime kazıyorum ve hiç unutmuyorum...

Tuesday, May 15, 2007

Anne misiniz, arkadaş mı?

Yeni bir anket konusu düşünüyorum. Konu şu: Çocuklarınızın arkadaşı mısınız, annesi mi? Yandaki anket kutumda bunu aylayabilirsiniz.

Elmax kanalında düzenlenen En Güzel Anne diye bir yarışma vardı. Aslında güzellik yarışmasından ziyade iyi annelik yarışmasıydı. Burada bir psikolog yarışmacı vardı. Orada "ben çok cuklarımın arkadaşı değil, annesiyim. Onların şu anda arkadaşa değil, anneye ihtiyacı var. 13 yaşına kadar kontrolün benim elimde olduğunu bilmeleri lazım" diye konuşmuştu.

Bu konuda ben de düşündüm. Aslında annemle hep arkadaş olduğumu size söylemiştim. Aynı zamanda tatlı sert davranışları ile bana her istediğini yaptırdığını da. Eminim hepimiz aslında çocuklarımızla iyi arkadaş ama aynı zamanda onları iyi yetiştiren anneleriz. Fakat hangisine daha yakınız? Kontrolü her daim elinde tutan anne mi, eğlenceli, sıcak bir anne mi?

Bu arada bir önceki anket sonuçlarını açıklıyorum: Cumhurbaşkanını Halk seçsin diyenler: %74, Meclis seçsin diyenler: % 26...

Sevgiler,

Monday, May 14, 2007

Vanilla Sky...


Geçen hafta Perşembe akşamı mutfakta koşuştururken eşim "dışarıya bir bak, ne güzel gün batımı var" diye bağıdı. Mutfaktan dışarı baktım, gökyüzü bir renk cümbüşü içerisindeydi. Hemen eşimin yanına, salona gittim. Balkona çıktık. Balkonun manzarası resimde gördüğünüz gibiydi... Fotograf makinasını almaya girip açana kadar biraz renkler açılmıştı bile, yine de gök toz pembe, toz mavi, mor, sarı, turuncu, gri renkler ile adeta bir ressamın elinden çıkmış gibiydi.


Bu anı sizinle de paylaşmak istedim. Göğü bu renkte görür görmez Tom Cruise'un Vanilla Sky filmi aklıma geldi. Biliyorsunuz bu filmde gök genelde ressam Monet'nin tablolarından fırlamış şekilde sevimli ve çocuksu renkler ile doludur. Filmin sonunda bu olağanüstü durumun hayal dünyası içerisinde yaşayan Tom Cruise'un sevdiği ressamın renkleri ile kendine bir dünya kurması nedeni ile olduğu anlaşılır.


Eşimle bu durumdan o kadar keyiflendik ki epey esmesine rağmen üzerimize hırkalarımızı alıp balkonda oturduk bir süre. Bu keyif apartman kapısına elini sıkıştırmış oğlumun feryatları ile sona erdi. Derhal tıbbi müdehalede bulundum, gözyaşlarını sildim... Sonra öğretmenine anneler günü için çukulata almaya çıktık hep beraber.


Bazen günün yorgunluğunu, stresini küçücük şeyler giderebiliyor. Önemli olan hayata iyimser bakabilmek. Biz istersek mutlu oluruz. Hayatta hep iki yolumuz vardır: Biri mutlu olmak, biri mutsuz... Mutlu olmak için de çaba şart... Sizin keyif aldığınız minik mutluluklarınız nedir?


Mutlu günler, vanilyalı gün batımları:-)

Sunday, May 13, 2007

Annecikler Günü





Haftasonum koşturmakla geçse de güzeldi. Malumunuz anneler günü telaşı vardı ve biz eşimle aşırı yoğun olmamız nedeni cuma akşamı itibarı ile sıfır hediye ve sıfır hediye fikri ile telaş içerisindeydik. İki anne de hediye açısından problemliydi üstelik. Şimdi iki annemi de çok severim, eşimin annesini de kendi annem gibi severim, kırılmışlığım yoktur ona Allah'a şükür ama iki annemin de ortak özelliği hediye konusunda problemli olmalarıdır. Annem çok az şeyi beğenmiştir şimdiye kadar. Zaten geçen postumda yazmıştım bunu... O nedenle anneme Pazar günü beraber çıkıp ihtiyacı olan bir şeyi alalım mı diye sorduğumuzda ayakkabıya ihtiyacı olduğunu söyleyerek bizi rahatlattı. Sonuçta bu işi o şekilde çözmüştük.

Diğer annem ise illa birşey almayın diye tutturur hep, alınca niye aldınız der. Onun da hediye beğenme konusunda sorunlu olduğunu düşünüyorum ne yazık ki. Kıyafet almak riskli çünkü üst kısmı alta göre daha geniş ve bedeni tutturmak zor. Mutfak eşyam çok var sakın lmayın der. Herkesin herşeyi var tabi ama bana ne kadar çok tabağım olsa da tabak takımı gelse sevinirim mesela... Ya da orjinal bardaklar. Ama durum böyle iken geriye çok şey de kalmıyor. Biz de bu kez çanta alalım dedik. Cumartesi sabahtan Kadıköye gittik. Eşimin bir yeri var, oradan kendisi için alışveriş yaptı. Yan tarafta çok hoş bir çantacı açılmış oraya baktık. Annem için bej şık bir çanta beğendik. Bu arada ben de kırmızı bir çantada takılı kaldım. Satıcı kız işini biliyordu, o çantayı bana sattı:-)
Bu durum bir problem ortaya koydu: Benim kırmızı ayakkabım yoktu ki! Üstelik dikkat çekici bir kırmızı ayakkabıyı bana aldırmayacak bir eşim de vardı. Fakat eşim o gün bir tuhaftı, hadi kırmızı ayakkabı bakalım sana dedi, üstelik seçtiği ayakkabılar cidden ilgi çekiciydi. Son kararın mı sorusunu sorduktan sonra çanta rengine yakın bir ayakkabı aldım kendime.

Kırmızılar...

Bu arada eşim bana sevgililer gününde yeşil bir çanta almıştı. Ona uygun bir tek tüvit bir ayakkabım vardı ki yaz olduğu için artık giyemiyorum. Şimdi ona uygun bir ayakkabı gerekmez mi? Gerektiğine karar verdik ve yeşil bir babet aldık. Ayakkabı sanki çanta için yaratılmıştı, epey uydu. Ne zamandır babet istiyordum zaten... Kırmızı diyordum ama yeşil daha hoş oldu.

Yeşiller...



Sonra alışveriş manyaklığımız beş gibi bitince annem ve babama gittik. Eşimin oğlu, kardeşi ve kardeşinin eş, de oradaydı. Büyük oğlumuz çok yakışıklı bir çocuk, 18 yalında. Bir kızla kendi aralarında sözlenmişler! Bu yaşta olması saçma geldi ama çocukluk işte, evcilik oynuyorlar şimdi... Kız onu almaya gelecekti, bu nedenle kız gelene kadar balkonda oturduk, kaynattık. Uzun zamandır bu kadar gülmemiştik. Balkona ilk çıktığımızda ayakta portakal suyu yudumluyorduk. Bu durum bana Dallas dizisindeki aileyi aklıma getirdi. Hani akşamları ailecek toplanıp viski içerler ya. Biz de kayınvalide, eltiler, çoluk çocuk o durumdaydık:-) Sonra sandalyeleri getirip yayıldık tabi.


Gelin kızımızı karanlıkta ve uzaktan gördük, güzele benziyor. Ama bu kaynanalık yapmayacağım anlamına gelmiyor tabi:-)


O akşam hoştu, annemin anneler gününü kutladık. Saat 10 gibi eve dönmüştük. Eurovisionu izledik. Bununla ilgili bir post da yazacağım....


Pazar günü oğluş bana eşimle aldıkları hediyeleri ve "annecikler gününü kutlarım, senin o güzel gözlerini yerim ben, sen dünyanın en güzel annesisin biliyorsun değil mi" şeklinde cümleler ile dolu yyazısını verdi. Bir de iki gelincik koparmış bebişkom:-) Yerim onu ben. Hediyem kot pantolon , tunik ve kemerdi. Çok da trendiydi canım... Hemen giydim. Sonra ise eşim ve oğluş beni ve annemi bruncha götürdü. Çok güzel bir kahvaltıdan sonra anneme ayakkabı aldık. Oğlana da spor ayakkabı aldık. Öğlen de güzel bir yemeğe gittik. Çok yorulduk ama güzel de bir gün geçirdik.


Hediyem...




En Güzel Hediye...

En kötü günümüz pazar günkü gibi olsun valla. Ne hoştu... Şu an çok yorgunum ve bir ton iş beni bekliyor. E hadi hepimize kolay gelsin.

Thursday, May 10, 2007

Benim annem...


Annemle anne kızdan daha çok arkadaş olmuşuzdur yıllarca. Belki babamın bizi erken bırakması, ağabeyimin üniversiteye başlayınca yanımızdan ayrılması, başbaşa kalmamız bizi daha fazla yakınlaştırdı. İkimizin başbaşa yaşaması hayatımızın daha esnek olmasını sağladı aslında. Misal o gün çok yorgunuz veya gezme tozmadan geç geldik yemek telaşı olmadan basit şeyler ile öğünleri atlatabiliyorduk. Evde erkekler olsa bu mümkün olabilir mi? Ya da kafamıza esti yazın uzun tatillere çıkabiliyorduk. İstersek gidip İzmitteki tanıdıklarımızda günlerce kalabiliyor eve erken dönme stresi yaşamıyorduk.
Onunla arkadaş gibi olmamıza rağmen tatlı sert bir otoritesi vardı ve ben nasıl olduğunu anlayamadan o istediği şeyi yaptırıverirdi. Bunun sırrını hiç çözemedim...

Annem ruhu genç bir kadın olduğu için yaşı hiç önemli değil, her insanla anlaşır. Alttan almayı bilen bir kadındır ayrıca, bu nedenle en tahammül edilmez kişilerin bile yakın dostu olarak görebilirsiniz kendisini. İyi niyetli, yardımsever ve eğlencelidir. Onunla gezmek zevklidir ama alışveriş değil! Çünkü kendisi hiçbirşeyi beğenmez ve sizin moralinizi bozar. Ama alışveriş sonrasında, güzel bir yerde, harika bir sohbet eşliğinde yemek yerken bulursunuz kendinizi... Beşiktaş'ta oturduğumuz zamanları, çarşı pazar talanı yaptığımız günleri, sonrasındaki yemek keyiflerini, konu komşı ziyaretlerimizi özlüyorum aslında...


Oğluşun önceki okulunda kendisi sınıf anneannesiydi hatırlarsınız. Sitedeki en yakın arkadaşları da velilerdi. Sağolsunlar annemi severler ve her gittikleri yere çağırırlardı.


Akraba, tanıdık, konu komşunun doğan çocuklarına mutlaka altın takar, düğünlerde bileziği unutmaz. Bu yaptıklarının dönüşümü bana yaramıştı, oğluş bol altın toplamıştı doğduğunda:-)


Kendisi İkizler burcu olup aslında dayanması zor huyları da vardır. Mesela inatçıdır ve bildiğini okur. Mesela birine birşeyi söylememesini tembihlemişsin, eve geldiğinde nasıl söylediğini anlatır bir de! Sonra da hiç birşey olmamış gibi davranır. Bu nedenle yıllar sonra anladım ki boşuna uğraşmanın bir anlamı yok. Çünkü söylediklerinize tamam dese de bildiğini yapacaktır.


Anneler kızlarını güzel bulur, her şeyi ile millete övünürler ya, bu annemin en sevmediği şeydir, zati beni güzel de bulmaz. Bir kez daha anlatayım. Bir gün ki o zamanlar 56-58 kilo arasında fıstık bir kadınım, ama biraz kilo almışım, anneme "anne, çok kilolu değilim değil mi?" diye sormuştum. O da "yok kızım o kadar çirkin değilsin" demişti sağolsun!


Harika yemek yapar. Gerçi eskiden çok daha iyi yapardı, sağlıklı yaşam hayatımıza bu kadar girmeden önce. Amerikalı arkadaşlarından öğrendiği Apple Pie'ı artık unuttupunu söylese de ben inanmıyorum. Bir de yine babamın Amerikalı arkadaşı (ki erkek) ona harika bir spagetti öğretmişti, o sıra Türkiyede herkes uzun makarnaları kırıp kırıp makarna yaparken biz nefis İtalyan spagettileri yiyorduk sayesinde. Komşu çocukları onun daha farklı yaptığını iddia ettikleri patates kızartmasını yemeğe özel olarak bize gelirlerdi. Cidden çok güzel olurdu. Şimdi oğluşa alışmasın diye yaptırmıyorum.


Kendisi kısa boylu olmasına rağmen hiç bunu kafaya takmaz, hatta Gül Ağacı da kısa der. Kendi ile barışık yani...


Kaç yıl öncesinin Türkiyesinde annesinin itirazlarına rağmen ortaokula başlarken başka bir şehirde buluna öğretmen okuluna babası ile kayıt yaptıran ve yol kesme girişiminde bile bulunan cadı anneanneme rağmen okuyan ve öğretmen olan bir kadın.


Daha ne diyeyim, O çok iyidir. Aşkı hala devam ederken babamı kaybetti, biliyorsunuz bir kardeşimi trafik kazasında kaybetti... Acılar da çekti. Ama beni büyüttü, okuttu... Sırf ben üzülmeyim diye bir daha evlenmedi. Oysa çok gençti ve ne doktorlar, mühendisler istemişti:-)


O tatlıdır, iyi bir anne ama daha da iyisi iyi bir anneannedir. Oğluş hala ona da anne diyor, düşünün yani...


Anneler günün kutlu olsun anneciğim. Pazar günü yazamayacağım için şimdiden yazıyorum ve seni çok çok öpüyorum.


Hepinizin anneler gününü kutluyorum, annelerinizin de ellerinde öpüyorum...

Wednesday, May 09, 2007

Günü yakalamak... Ve eski gıcık bir olay...

Yoğun hayatımda akşamları alabildiğim kadar nefes alıyorum. Dinlenmeye çalışıyorum. Beyinsel yorgunluk çok ilginç birşey aslında, oturup çalışsan da fiziksel yorgunluk yapıyor. Eve gidip, yorgunum dediğimde annem "bütün gün oturuyorsun, ne yorgunluğu" diyor. Bu kadının 20 yıl çalışmış olduğuna inanmak çok güç:-) Gerçi onun bu konuda savunması şöyle: Ben öğretmendim, minicik çocuklarla uğraşmak kolay mı diyor. Konunun uzamaması için susuyorum tabi. Ama bilmiyor ki ben cidden yorgunum, evde onca yapılması gereken işe rağmen benim canım sadece yatmak, ya da oğluşla kitap okumak, film izlemek, eşimle tatlı tatlı konuşmak istiyor. Yine de önemli değil, evimin işini de severek yapıyorum. İçindekileri seviyorum çünkü... Sevilmese çekilir mi? Ne dersiniz?

Neyse, sabahları günün kendime ayrılmış kısmını azıcık daha uzun yaşamak adına uykumdan fedakarlık ederek 6:30 da kalkmaya başladım. Oysa daha önce 7:15 de kalkıyordum. Aslında saati yine o saate kurup yatıyoruz ama ben hassas bir çalar saat şeklinde 6:30 da gözlerimi açıyorum. Onca yorgunluğa rağmen o saatte kalkabilmem tuhaf aslında. Ama diyorum ya, günü yakalamalıyım...

Sabahları erken kalkıp önce biraz Home TV izliyorum. Yediye on kala kahvaltıyı hazırlıyorum salona. Ben mutfakta yemeyi sevsem de eşim salonu tercih ediyor, bu sayede televizyon da izleyebiliyoruz. Saat çalınca eşimi uyandırıyorum çünkü saat işe yaramıyor. Bu çok kolay olmuyor. Perdeleri açıp her sabah onları yandaki bağlantı parçalarına (ne denir ki) takıyor, büzgülerini düzeltiyorum. O sıra giyiniyorum. Eşim kalkmayı başarrmışsa yatağı topluyor, yatak örtüsünü serip, yastıkları diziyorum. Her gün bu iş neden yapılır diye düşünen erkeklerden değil eşim ama çok da anlam verdiğini sanmıyorum. Oğluş uyandı ise odasını havalandırıp yatağını topluyorum. Bu arada akşamdan kalan dağınıklığı da topluyorum ki birazdan gelecek annem didinmesin...

Sonra güzel bir kahvaltı, çay faslı. Bu fasılda Kanal 1 de Bizim Evin Halleri diye bir dizi var, eski Ferhunde Hanımların kadrosu... Bazen beni boğsa da seviyorum sayılır. Bu dizide eşini boşamaya çalışan 25 yıllık evli bir adam var. Karısı aldatıldığını anlamıyor, adamın kendisini hala sevdiğine dair bir hayal dünyası içerisinde yaşıyor. Oysa adam hödük ve her halinden belli aldatacağı. Dünkü dizide adam karısından boş kağıda imza alıyor eşinden... Bu bana gerçekten olmuş bir olayı hatırlattı, sizlerle paylaşayım da biraz gıcık olalım:

Çok yakın olmasak da annemlerin aile dostu olan oldukça ünlü bir mimarın oğlu yine mimardır kendisi ki ünlü mimarların oğulları da nedense hep mimar olur... Konumuzun dışına çıkmayalım... Oğlunun eşi de mimardı ve aynı ofiste çalışıyordu. O sıralar ben öğrenciydim, bir iki kez onların bürosuna gidip yardım almıştım proje çalışmalarım için. Büroda herkes gelinden yaka silkiyordu. Evindeki temizlikçi kadına köpeğinin yaptığı çişi koklatıp temizlettirmesi o dönemde orada konuşulan dedikodulardandı. Kadın cidden gıcıktı ama kadındı işte... Kadın Amerika'ya bir iş için uzunca bir süre gitmeye hazırlanırken eşi, yani bizim mimar delikanlımız kadına boş kağıt imzalatıyor, O yokken işler takip olsun diye. Kadın da gelince çocuk yapmanın hayalleri içerisinde eşine güveniyor, imzalıyor. Kadın Amerikaya gidiyor. Adam kadından boşanıyor, bir iki hafta içinde hamile sevgilisi ile evleniyor. Ve eşi, pardon eski olan ama eski olduğunu bilmeyen eşi aynı günde hem boşandığını, hem de adamın tekrar evlendiğini, hemi de kadının hamile olduğunu öğreniyor.

Bürodakiler ne kadar nefret etseler de acı çeken o kadın için üzülmişler ve dedikodu kazanlarını sonuna kadar açmışlardı! İnanılmaz bir olaydı. O yaz Ortaköy'de mimar beyimizi ve yeni eşini ki karnı burnundaydı, elele gördüm. Çok mutlulardı. Ne düşüneceğimi bilememiştim. Kadın o kadar mutluydu ki...

Eski eş Amerika'dan dönmedi. Bir ressam ile evlenmiş, mutluymuş... Konu ile ilgili dedikodu zinciri bu haber ile noktalanmıştı...

Allah korusun diyorum, başka da birşey demiyorum...

Buradayım...

Merak etmeyin, iyiyim. Her gün yazan biri olarak uzun süredir yazmıyor sayılırım. Nasıl yoğunum bir bilseniz... Gerçi tahmin etmişsinizdir. Artık çalıştığım şu proje kabak tadı verdi. Milli piyangonun bana çıkmasını hiç bu kadar istememiştim:-)

Neyse bir iki dakikalığına soluklanığ kafamı dağıtmazsam kötü olacağım:-)

GÜLCÜĞÜMMMMM... Canım arkadaşım beni merak etmişsin. İyiyim birtanem. Kötü birşey yok Allah'a şükür. Allah çalışacak güç, sorun yaratmayacak çalışmalar versin de... Bu arada hediyen geldi canım. Annem bugün almış. Çok sağol canım... Canım da dün şööle güzel bir makarna çekmişti, bugün semizotu var ama yarın şarap gecesi yapacağım gibi görülüyor:-)

Umarım sizler de iyisiniz. Kendinize bakın. Ah bir zaman bulsam da yazıp deşarj olsam... Bir iki konu var aklımda. Öptümmm...

Sunday, May 06, 2007

hayatın yorgunlukları...

Çılgın bir Cuma akşamı son toplantım yedi gibi bittip çıktığımda kendimi yorgun, bitmiş ve haftasonu da dinlenemeyeceğimin bilincinde olaraktan üzgün hissediyordum. işler bitmemiş olduğundan ve pazartesi günü Alman danışmanımız geleceğinden ertesi gün fuardan çıkıp işyerine gelmeyi kararlaştırdık projeyi çalıştığım arkadaşımla...

Cumartesi saat dokuz gibi kalkıp güzelce, fakat cumartesi görkemine yakışmayacak bir kahvaltı ile güne başladım. Ortalığı çarçabuk topladım. Birazdan annem oğluşun başında durmak için gelecekti ve ev dağınık olursa koşturacağını biliyorum ve istemiyorum. Annem gelince yemek yapmaması için yemin verdirdim, dışarıdan birşey isteriz dedim.

Neyse eşim sağolsun beni ve bir arkadaşımı fuara getirdi. Fuar cumartesileri epey kalabalık oluyor. Sabahtan itibaren hiç keyfim yoktu. Ağızımı açıp konuşmak bile işkence, o nedenle gelenleri hep bizim kızlara yönlendirdim. Fuarları bilirsiniz. Sektörden tanıdıklarınız gelir, bol konuşma, dertleşme de olur. Benimse keyfim olmadığı için zar zor ve genelde de sıkılarak konuştum. Eski işyerinden Burhan bey benzeri bir tanıdık beni yarım saat tuttu!!! Cidden bunaldım, ciyak ciyak bağıracaktım. Bir insan hiç durmadan ve karşısındakine hiç fırsat vermeden, mütemadiyen nasıl konuşur? Neyse saat iki gibi işyerine gittik. Sessiz sakin çalıştık ama ben cidden kötü hissediyordum. Beş gibi çıkıp eve geldik. Oğluş arkadaşları ile havuza girmiş! Donmadın mı oğlum dedim, herkes girdi anne dedi. Herkes dediği sitenin tüm çocukları... Bir de ufak bir şenlik yapılmış bizim sitede. Ünlü bir kebapçı döner dağıtmış, çoluk çocuk yemişler, dans filan etmişler. Çocuklar yaşadı yani. Pazar günü de devamı vardı...

Haftasonu hava o kadar güzeldi ki.. Balkonu hazırlamak istedim ama hiç enerjim yoktu. Yan komşular balkonda yemek yediler, aynı arkadaşlar ben pazar işe gelirken pikniğe gidiyorlardı. Canım nasıl piknik çekti! Eşimin hiç piknik kültürü yoktur. Hatta hiç sevmez. O nedenle ancak hizmet de verilen, kendin pişir yerlerine gideriz. Belki haftaya Polenezköye filan gideriz. Yeşile ihtiyacım var...

Pazar sabahı da aynı şeyler yaşandı. Oğluşun bu hafta İngilizceden sınavı var. Hiç çalışamadık! Pazar sabahı ben yatakları toplarken sorular sordum, onları yanıtladı. Yani düşünün halimizi. Yine yemek yoktu. Anneme yine yemek yapma, sen dinlen dedim. Ama geldiğimizde mercimek çorbası, mücver ve harika bir salata bizi bekliyordu. Domates soslu güzel bir makarna da yaptım...

İşte böyle yorgun argın başladık haftaya. Sonumuz hayrola... İnanın şimdiden Cuma gününü iple çekiyorum.

Thursday, May 03, 2007

Striptiz bir dans mıdır?

1) Bir haftadır yürek hoplattığı anlatılan, haberlere konu olan, Hürriyetin web sitesinde videosu günlerce gösterilen Asuman Krausenin şovunu tam olarak izlemek dün akşam nasip oldu!!!! Bir kanalda yarışmanın tekrarı verilirken rastladık dün akşam. Tamam iyi hoş da bir dans yarışmasında, üstüne üstlük tango, samba gibi bildik dans branşlarının yanısıra striptizin bir dans kategorisi şeklinde sunulmasa bana tuhaf geldi.

Biliyorsunuz benimle dans eder misin türü yarışmalar özellikle çocukların ve gençlerin ilgisini dansa çekmişti. Benim oğluş ilk dans yarışması esnasında hip hop dansa gönül vermiş ve yerde dönüp durarak öğrendiklerini tekrar etmekteydi. Sonuç olarak bu tip yarışmaları hala çocukların ve gençlerin izlediğini düşünüyorum. Benm oğluş izlemiyor çünkü eski tadı bulmadık ama izleyenler vardır. Hele de ünlüler ve gıcık juri üyeleri varken! Bir de Cuma akşamı, yani çocukların free akşamında verilen bir programda striptiz dansı yapılmasını çok da doğru bulmuyorum. Üstelik Asumanın dansını cidden çok seksi buldum. Yani striptiz klübünde çok başarılı olabilirdi şovu. Ama bilinçli annelerin çizgi film kanallarını teklevizyonlarından kapattırdıkları bir dönemde bu dansları afiyetle ve gönüllerince izleteceklerini sanmıyorum. Ama insan bazen boş da bulunabilir.

Aslında işin sadece ahlaksal yönünü tartışmıyorum. Yani evli barkılı, çocuklu, tutucu kadın rolü oynamıyorum. Bir de şov sırasında juri üyelerinin bazı hareketleri ve sonrasında konuşulanlar çok hoşuma gitmedi. Mesela bir juri üyesi Asuman juri masasına çıkınca ellerini poposuna doğru yönlendirip hareket ediyor, sonrasında sunucu bir juri üyesine sizi kaybettik, mahvoldunuz filan diyordu. Bunun gibi bir iki şey de vardı ama ne yalan söyleyeyim çok hatırlayamadım. Bir kadın olarak bunları işitmek, üstelik ünlüyseniz çok hoiş değil ama şovun parçasıydı tabi. Yani bana hoş görünmedi. Eski feministlerimiz olsaydı şimdi kadının aşağılaması olarak bilem görürlerdi valla (Bu arada Duygu Asena'yı rahmetle anıyorum)

Diğer tür danslarn yanında çok zor figürlerin olmadığı bir dans sadece çok özel olduğu için fazlaca övüldü. Reytingleri de arttırdığı kesin. Neyse, alan memnun satan memnun ama benim hissettiklerim bunlardı. Hiç olmazsa bir renk katmış deyip olayı kapıyorum...

2) Sabah sabah beni dumur eden bir haber izledim. Hande Yener uçağa geç kalıp saz arkadaşları :-) uçağa onsuz binince Hande uçağı kaçırdı filan gibi kendi aralarında konuşurlarken bir hostes kızımız bunları hava korsanı sanmış ve tutuklattırmış!!!! Aman ha öyle kaçırmak filan demeyin uçakta, mümkünse hiç konuşmayın her an tutuklanabilirsiniz.

Yahu şaka gibi! Hani Levent Kırcanın Olacak o kadar skeçlerinde olabilecek kadar saçma, absürd ve komik!

Hayır ben en çok hostes hanım kızımızın psikolojisini merak ediyorum. Bunu havacılık sektöründen olan eşime sordum. Eşim insanlar artık paranoyak oldu dedi. Belki de haklı. O kadar çok olay oluyor ki, insanlar ruhsal çöküntü ve endişe hali taşıyor olabilirler. Bu durumdaysanız ne duymak istiyorsanız onu duyabilirsiniz.

Ne diyeyim... Allah hepimize akıl fikir verisn... En kötü günümüz böyle olsun.

Cumartesi Pazar fuardayım, yani bugün Cuma diye sevinecek değilim... Siz eğlenmenize, dinlenmenize bakın, beni düşünmeyin:-)

Wednesday, May 02, 2007

Televizyonlu günler

Kendimi bildim bileli televizyon vardır. Bugünün çocukları nasıl siyah beyaz ve tek kanallı televizyonları anlattığımızda uzaydan gelmişiz gibi bakıyorlarsa ben de televizyonsuz bir hayatı tahayyül bile edemzdim.

Annem televizyonsuz ama mutlu geçen çocukluğunu, radyolu günleri ilk evlendiği yıl İTÜ de deneme yayınlarını izlerken nasıl heyecanlandığını anlatırdı hep... Belki televizyon yoktu ama mutluydular. Üç kardeş bütün gün dışarıda tepinirler, yazları bağda ağaçtan meyve toplar ve çatlayana kadar yerler, kışın tertemiz yağan karların üzerine pekmez döküp yerlermiş mesela...

Ben her yaz anneanneme gidip bağdaki kiraz ağaçlarının tepesine çıkardım. Anneannemlerin evinin bahçesinde bir dut ağacı vardı. Annem çocukken düşmüş ve ölüp dirildiğini iddia ediyor. Ölüp dirildiği ne kadar doğru bilinmez ama ciddi bir tehlike yaşamış. Annem doğduğu zaman anneannem onu bacaksız hocaya, o zamanın ve o şehrin en popüler hocasına götürmüş. O hoca da annemin yıldız falına bakmış. Annemin çocukluğunda bir ölüm tehlikesi geçireceğini, mutlu bir evliliği olacağını, kırmızı bir taşın ona uğur getireceğini (annemin yakut yüzüğü şimdi bende, bana uğur ve güç verdiğine inanıyorum) filan söylemiş. Aynı dut ağacından ben de düşmüş fakat anneminki kadar ciddi bir tehlike yaşamamıştım. Yalnız çenem yaralanmıştı ve o yaz hep naz yaptım bizimkilere...

Neyse, anlatacaklarım bu değildi ama her zaman yaptığım gibi daldan dala atladım. Dün sabah TRT kanalında bir programa rastladım. TRT nin tarihçesini anlatıyordu. Belki kuruluş yıldönümü filandı. Kahvaltı hazırlığı sırasında bakabildiğim kadarı ile benim çocukluğumun, 1970 li yılların programları ile başladı. Bu görüntüler beni geçmişe götürdü. Geçmişe bağlılığımı , nostaljiyi sevdiğimi bilirsiniz. Hadi sizi de o günlere götüreyim biraz:

Hatırlar mısını bir Oyun Treni vardı. İsmi tam olarak o muydu hatırlamıyorum. Gencecik Levent Kırca sunuyordu programı. Bence bugünün çocuk programlarından çok daha hoştu... Gerçi hayal meyal hatırlıyorum ama heyecanla beklerdim onu... Bir de sevimli bir müziği vardı bugün bile kulaklarımda çınlayan...

En sevdiğim yerli dizi kesinlikle Kaynanalardı... İki uç ailenin dünür olması ile başlayan olaylar... Tijen, Timur ne kadar entellektüelse Nuri ve Nuriye o kadar sonradan görmeydi... Daha sonra tekrar aynı diziyi çevirdiler ama sanırım aynı tadı vermedi.

Yine hayal meyal Aşkı Memnuyu hatırlıyorum. Bu sanırım İLk ciddi anlamda dizi çalışmasıydı. Müjde Ar, Derya Baykal bu diziden sonra iyice meşhur olmuşlardı.

Daha önce bir postta geçmişimizin çizgi filmlerini anlatmıştım ve hepimiz bir nostalji yaşamıştık. Pembe gazeteye koysam mı acaba... Heidi, Marco, Sinbad, Kumkum, Arı Maya ve diğerleri, ne sıcak ne samimi, ne saftı...

Rock Hudsona bayılmamı sağlayan Mc Millan ve karısını unutmak mümkün mü? Ne yazık ki geç yayınlanırdı ve ben uyumuş olurdum. Ama nedense susar, acıkır, afedersiniz çişim gelir ve kalkardım o dizi varken. Annem de anlardı tabi. Beş dakikacık bile izlemek için neler yapmazdım...

Haa bir de haberleri sunan bir adam vardı, her haber bitiminde esen kalın derdi ya... Ben hep Esen Kadın dediğini sanır ve anlam veremezdim! Bir gün annem bu hatamı düzeltti de dumur oldum:-)

Daha neler neler vardı. Sizler neleri hatırlıyor ve özlüyorsunuz?

Esen Kadın (Pardon esen kalın:-))

Tuesday, May 01, 2007

TV programları ve biz...

Son zamanlarda haberleri izleyemediğimi söylemiştim... Fakat son zamanlarda eşim ile Haber Türk kanalının müptelası olduk. abuk magazinsel haberlerle sulanmamış haberler, haber programları, Hulki Cevizoğlunun programı, yorumlar, Cumhuriyete bağlılıkları çok çok hoş...

Hulki Cevizoğlunu zaten önceden beri çok beğenirim. Soruları doğrudan ve cesurca sorması, güzel konular bulması, uyanık geçinip soruları alakasız cevaplar ile geçiştirmeye çalışanları yakalaması ve bozması çok doğru bir kişi ve haberci olduğunu gösteriyor. Kanal Türk biliyorsunuz ki mitingleri baştan sona veren tek kanal özelliğini de taşıyor. O muhteşem günü anı anına yayınladı ve bazı kanallar "yüzbinlerin" hatta "onbinlerin" orada olduğunu söylerken aslında o çoşkuyu orada yaşayan kişilerin sayısını en gerçeğe yakın veren bu kanaldı. Dün Anayasa Mahkemesinin kararını ilk veren kanal da oydu sanırım ve yorumlar, konunun muhatapları ile yaptıkları bağlantılar çok doğruydu. Onları cesur yürekleri için tebrik ediyorum.


Avrupa Yakasını hiç kaçırmıyorum ki izlediğim tek dizi bu. Annem bana sinir oluyor, şöyle ağız tadı ile dizi muhabeti yapamadığından. Keza diğer annem de öyle! Gerçi eltim bu konuda çok donanımlı:-)

Elmax kanalını bilir misiniz? Hani diji Türkte var... Dallası ilk bölümlerinden itibaren vermeye başladılar. Arada rastlarsam ki ne günler, ne saatte bilmiyorum izliyorum ve nostalji yapıyorum. Şimdi epey ilk bölümleri. Hepsi o kadar genç ve demodeki:-)

Yine Elmax'ta en güzel anne diye saçma bir yarışma var. Madem saçma ne izliyorsun diyorsunuzdur. Ne bileyim hoşuma gidiyor. İnsanların hayatlarını öğrenmeyi, sevimli görünmek uğruna yaptıklarını izlemeyi seviyorum. Evde hep erkeklerin istediği seyrediliyor. Pazartesi akşamı olaya el koyuyorum ve kimse tek kelime etmesin, tek prıogramım var, izleyeceğim diyorum. Susmak zorunda kalıyorlar:-) Dün bana bile sıkıntı verdi gerçi. İnanın çok saçma, ama ben de tuhafım işte... Bazen insan basit şeylerden de hoşlanabilir değil mi? Mesela bir arkadaşımın annesi acayip entellektüel, edebiyatçı, her türlü konuda söyleyecek sözü olan, kendi ayakları üzerinde durarak tek başına çocuğunu yetiştirmiş bir kadındı ama Yalan Rüzgarı tiriyakisiydi aynı zamanda da. Yalan Rüzgarı başladığında bizi konuşturmazdı bile. Oğlu onunla dalga geçtiğinde de bunları izlemem benim değerimi azaltmaz ki diyor ve bizi susturuyordu...

Kanal 7 "Şoray uzun yolda" programını çok seviyorum. Adam Türkiye'nin köylerini geziyor. Oradaki insanların sıcaklığı, insancıllığı, gelenek, görenekleri, özel yemekleri, bu yemekleri yapan becerikli kadınlar çok hoşuma gidiyor ve izlerken içim ısınıyor. Benim gidecek bir köyüm de yok ki! Eşimi sıkan programlardan biri olmasına karılık arada izliyoruz. Bu köylerde bulduğu komik yaşlı kadınlar inanın bazen beni kırıp geçiriyor. Ülkemizde haberimiz bile olmayan yerlerde yaşayanların hayatı ilgimi çekiyor. İzleyin derim...

Home TV de abuk yemek programlarına da bakıyorum arada, özellikle hafta sonlarında ama genelde bu izleyişim eşimin veya oğlumun kanal değiştirmesi ile son buluyor.

Eşim tüm belgesel kanallarına bayılıyor, ben de seviyorum ama genelde iş yapmam gerektiğini hatırlayıp kalkıyorum! Bir de Euro Sport seviyoruz. Bilimum garip sporu izlemişliğim vardır! Mesela Moskovada, Otelde Eurosport izledim... Curling karşılaşmasını... Çok severim Curling'i mesela ve Türkiyede bir tek benim izlediğimden kuşkulanıyorum.

Başka da bişey izleyemiyorum. Haaaa ibret olsun diye Şarkı söylemek lazıma bakıyorum ama o kadar uzatıyorlar, o kadar geç bitiyor ki sonucu ancak ertesi hafta veya "ana haber bültenlerinde" rastlarsam öğreniyorum. Düşünün artık, haberlerden!

Siz neler izliyorsunuz bu kirlilik içerisinde?


Bu arada benim için lütfen bir kez daha dua edin arkadaşlar, sizin dualarınıza ve uğurunuza inanıyorum. (Yağmur Damlacıkımmmm!!) Bu gün karar verilecek bir konu var. Hayırlısı ile sonuçlanır inşallah... (işle ilgili değil)