Size dün bahsetmiştim… Büyük ninem talihsiz bir yaşlılık geçirdi. Yetmişli yaşlarının başında bunama belirtileri gösterdi. Hatta bunu bir ziyaretinde annem fark etmişti. Yemek yapacağım diye plastik bir kabı ocağın üzerine oturtunca… Annem anneannesini hemen doktora götürmüştü. Doktor incelemelerden sonra damar sertliği olduğunu ve unutkanlığın başladığını söylemiş ve ilaçlar vermiş. Ama ninem inatçıydı, ilaç içmeyi sevmezdi ve hepimiz ona yardım edemeyecek kadar uzaktaydık…
Sonra bunaması gittikçe ilerledi. Eşi de vefat edince iyice unutkanlaşmaya başladı. Sonra kızları, oğlu, torunlar birer birer ona bakmaya başladılar… Yaş seksene geldiğinde artık bir çocuk gibiydi canım benim…
Gençliğinde çok güzel bir kadın olduğunu söylerlerdi. O yaşta bile güzeldi aslında… Gür dalgalı saçlı o kadına annem ve teyzem gıpta ile bakarlardı. Zira bu iki hatun da kendimi bildim bileli saçlarının döküldüğünden şikayet ederledi… Bembeyaz saçlarını taramaya bayılırdım. Bazen acıtırdım, kızardı, bazen de ağlardı… Sanırım saç derisi çok hassaslaşmıştı.
Gözleri boncuk maviydi. Kavanoz dibi kalınlığında gözlükleri bile o güzel gözleri gölgeleyemiyordu…
Gençliğinde çok nüktedan bir kadınmış. Bu nüktedanlığı ve muzipliği yaşlanınca da tüm hızıyla devam etmişti. Hazırcevaplığı da cabasıydıJ
Ninemin en değerli eşyaları altın bilezikleri- ki hiç çıkartmazdı ve kendi ördüğü yün şalıydı… Biz çocuklar onu bu konuda kızdırmaya bayılırdık. Hain evlatlar olaraktan 5-6 çocuk birden bileziklerini ve şalını almak için hücum ederdik. Ninem feci kızar, peşimizden koşardı. O yaşta bir kadının bu kadar çevik ve hızlı olması şaşırtıcıydı… İçimizden gelende benim iki yaş küçüğüm Filiz’i yakalar ve kıstırdığı köşede mıncıklardı. O mıncıklar ne acırdı, ben de bilirdimJ Sonuç: ağlayan bir iki çocuk, gülen diğer çocuklar, kızgın ve söylenen ama altınları kurtarmış bir nine ve gülmek ve kızmak arasında kalmış ebeveynler!
Ninem çocukları hiç sevmezdi bu anlamda. Bizi gördümü gardını alır, şalını sıkı sıkı tutar, bilezikleri elbise kolunun altına saklar ve gözünü bir an bizden ayırmazdı yazık!
Onun bilezikleri ve şalı konusunda hassaslığını bilen herkes bu konuda ona takılmadan edemezdi. Bir gün bizdeyken annemin arkadaşları kahveye gelmişti. Bir tanesi çok kokoş bir hatundu… Bizimkine takıldı: Teyze, ben dulum, şu altınları bana versen de biraz rahat etsem” dedi. Ninem kötü kötü baktı, bir şey demedi ama bilezikleri elbise kolunun altına gizleyiverdi. O sıra annemin muzur bir arkadaşı ona eğilip “ teyze, sakın verme, O kötü kadın” dedi. Bizimki kadına dönüp kötü kötü bakmaya devam etti ve “ben anlamıştım zaten” dedi. Herkes kahkahayı bastırdı tabi…
Ne yazık ki bunama çok ilerledi ve artık bizim kim olduğumuzu bile bilmiyordu. Herkese büyük kızının adı ile sesleniyordu, nedense bir onu unutmuyordu. Hepimizin adı artık birdi: Fethiye… Bizde kalırdı bazen, benim kim olduğumu, ne olduğu, neyin nesi olduğumu bilmez ama Fethiye adı altında ortalarda dolanan, her an saldırmaya hazır, ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir kız olduğumu bilirdi. Hep didişirdik ama yine de beni severdi. Şöyle anladım: Bir akşam komşular ile düğüne gittik ve çok geç döndük. Ninem ben gelene kadar yatmamış: “Kız gelsin öyle yatarım” diye tutturmuş. İkide bir “kız nerede kaldı” diye sormuş durmuş. Canım benim yaa… Mavişim benim…
Ben hain velet olarak daha neler neler yapardım. Bizim oturma odası çok absürttü. Bir sürü odaya açılırdı, dolayısı ile kapısı bol bir odaydı. Salona iki kapı açılırdı. Dolayısı ile birinden girer, diğerinden çıkardın. Ben de bunu ve ninecikimin unutkanlığını kullanıp ona hain oyunlar hazırlardım. Mesela bir kapıdan çıkar, onun pardesüsünü, başörtüsünü takardım, yaşlı kadın kılığında diğer kapıdan içeri girerdim. Sonra onunla sohbet ederdim. Buna bayılır ve kişilğime uygun konuşmalar yapardı. Sonra yine çıkar, şirret kız kılığında içeri girer, onu sinir ederdim. Mini etekli, bol makyajlı filan. Bir sürü karakter yaratmıştım. En sevdiği kısacık saçlı, hanım hanımcık, ninemden yemek tarifleri isteyen Gülfidandı mesela:-)
Annem bazen bu olaylara kızar ama çok da ses etmezdi. Çünkü doktor ninemin sürekli beyninin çalışmasını, konuşmasını, hareketsiz kalmamasını, yoksa yatalak bile olabileceğini söylemişti. O nedenle büyükler onunla uğraşmamıza çok ses etmezdi. Anlayacağınız ne bizle yapabilirdi ninem, ne de bizsiz… Hem didişir, hem de ayrı yapamazdık…
Bir gün anahtarı evde unutup çıktık annemle. Sonra geldik, içeride O var. Çalıyoruz, çalıyoruz, ne var diye soruyor ama kapıyı açmayı akıl edemiyor! Hatta kızıyor, ne var diye… Biz de uğraşmanın anlamsız olduğunu anladık, üst kata çıktık. Komşunun oğlu durmadan anahtarını unuttuğu için bizim balkondan üst kata tırmanırdı! Tuttrudu ben inerim diye. Adı üstünde Deli-kanlı! Çocuk indi, açık balkon kapısından içeri girdi. Bizimki hiçbir şey dememiş. Hani sen kimsin, nereden çıktın diye. Hırsız gelse şaşmayacak!
Bir gün büyük dayım geldi bizde misafirken. Giderken ona o dönemin en büyük parasından verdi. Bana da bozukluk epey para verdi. Ninem buna çok kızdı, ona çok para verdin, bana bir tane diye. Dayım da güldü, ona da bozukluk verdi. Çocuk gibiydi dedim ya…
Ninem öğlen ne yediğini hatırlamasa da çok eskiye dair anıları taptazeydi. 15 yaşında İstanbul’da gittiği hastanede gördüğü yakışıklı doktoru unutmuyordu mesela. Sık sık Civanım Doktor adlı türküyü söylerken rastlardık ona:-)
Bazen “Ah anam, burada olsaydın” keşke diye ağlardı. Anneannem de aman anne, bir de o olsaydı 100 yaşında ne yapardık derdi:-) Bazen 80-90 yaşında vefat etmiş Generallerin ölüm haberlerini izlerken ağlardı (askerleri çok severdi) Bir de “Vah anam, çok da gençmiş” derdi. Kenan Evren’î çok beğenirdi. Annemedöner, seni isterse veririz derdi :-) Anneme de kimler yakıştırılmış ailede: Bıyıksız adam, Kenan Evren…
Daha bir sürü anım var… Aklıma geldikçe yazarım. Bizi hep gülümsetti O… Allah rahmet eylesin. Sanırım dua istedi…
Bu arada İlhamcığım geldi de yeni bölümü yazdım romana...