Thursday, June 28, 2007

Gelin çiçeği...

Gelinliğim canım arkadaşlarımından birinin gelinlik de diken terzi annesi tarafından dikilmişti. O, annem ve ben kumaş, eldiven, boncular, inciler, dantelleri tek tek gezerek bulduk, içimize en çok sinenleri beğendik ve aldık. Gelinliğin modelini ben çizdim. Kafamdakini etkilememesi için çok fazla model incelemedim. Gerçekten orijinal bir model olduğunu söylemeliyim…

Neyse, insanın yıllardır tanıdığı biri ile çalışması çok güzel oluyor. Tek zorluk onun İzmit’de oturmasıydı ama çok sık gidip gelebildim o sıralar. Onun da güzel önerileri olmuştu… Fakat dedi ki, ben gelin çiçeği yapamam, onu başka bir yere yaptırman lazım. Bir de kuyruğumun asıldığı yere, belin az altı bir yere incilerle bezeli bir çiçek tasarladık, onu da benzer bir konseptte yaptırmam gerekiyordu.

Tutup çiçeği de çizecek değilim tabi, ama kafamda canlandırdım… O sırada Art Deco konusunda (30 lu yıllara ait bir sanat akımı) tez hazırlıyordum okulda… Onun bir öncesi sanat akımı da Art Nouveau. Bu daha az geometrik formlarda, çiçek figürleri ile dolu, asimetri içinde simetri oluşturulan filan bir akım. Buna göre bir şeyler hazırladım kafamda ve uzun araştırmalar sonucu bir yerde, bir kadına bunu yaptırmaya karar verdim…

Annem ile kadına gittik, ona düşündüklerimi anlattım, çiçekler nasıl olacak, asla simetrik olmayacak ama asimetri içinde bir simetri yaratılacak (yani sanki simetrikmiş gibi göz yormayacak ama tekdüze de olmayacak), boyutu şu olacak, şurası şöyle sarkacak filan. Kadın en sonunda siz mimar mısınız diye sordu! Valla pes. En kaprisli ve zor müşterilerimiz onlar demez mi! Ben mi kaprisliyim. Evet kapris yaptım çiçek konusunda biraz. Ama ne güzel oldu sonunda. Kadın bile bayıldı…

Gelinliğimi yapan canım teyzem de bana çok kaprissiz olduğumu, çok rahat çalıştığımızı, benden daha çok kapris beklediğini :-P söyledi :-)

Çiçeğimi terzimin kızı canım arkadaşıma attım, o da bir buçuk sene sonra evlendi. Çiçek hala onda…

Bu yazıyı sevgili İzmirin Kuğusu Gamzeciğime gönderiyorum. Canım, umarım evlilik hazırlıkların kolay ve zevkli geçer, her şey gönlünden geçirdiğin gibi olur. Keşke İzmir’de olsaydım da seni düğününde görseydim… Resimleri göreceğiz artık.

Aynı şekilde düğün hazırlıkları ve heyecanı içerisindeki Nagiş ve Guffy'ye öpücüklerimi yolluyorum. Kızlar, kolay gelsin... Herşey gönlünüzce olsun...

Wednesday, June 27, 2007

Kokoş olacak kız çocukken belli olur....

Çocukken çok kokoş bir kızdım tahmin edersiniz ki… Annem de o zamanlar kokoştu. Şimdi değil valla, daha sade. O zamanlar süsüne püsüne, makyajına, ayakkabısına filan çok daha düşkündü… Ne kadar yüksek topuklu giyerse o kadar iyi idi onun için… Hiç unutmam o şık ayakkabıları. En çok sevdiklerim: Rugan aşırı topuklu, hafif platform rugan siyah ayakkabı, bağcıklı, açık, rugan siyah ayakkabı, yılan derisi, yine yüksek topuk bir ayakkabı ve platformun olabilecek en yüksek haline sahip terlikler! Hepsi topuklu tabi. E bizim gül ağacı kısa olunca mecbur topuklu giyiyordu...

Çocukken ben annemin bu ayakkabılarını giymeye bayılırdım. Annem giyme, belini kırarsın diye her seferinde azarlardı fakat bu beni durdurmaya yetmezdi. Her fırsatta giyer, ortalarda kırıta kırıta dolanırdım… Zati annemin ayak numarası 35 idi, nasıl belini kıracaktım ki! Hem belini kırmak da ne?

Annemin makyaj malzemelerini kullanmak başlı başına bir zevkti… Bu konuda annem ayakkabı konusunda olduğundan daha katı olduğu için ancak O evden gittiğinde makyaj masasına oturabilirdim. Makyaj masasının koskoca bir aynası, uçuk, tatlı bir yeşil renkte pufu vardı. Masanın üzerinde parfümleri, kremleri, bir büyük, iki küçük olmak üzere yavruağzı renkte dantel takımı, bir adet içinde çiçek dolu bir vazo ve birkaç süs eşyası bulunurdu.

Annem evden çıkar çıkmaz pufa oturur asıl makyaj malzemelerinin bulunduğu çekmeceyi açardım. 70 yılların moda renklerinden oluşan parıltılı bir far seti vardı. Böyle ruj biçiminde ve katılığında renkli parçalar, iç içe giriyor, istediğin renkte sürüyorsun. Bana yeşil olan çok giderdi. Sonra pudrası vardı, yüzüme sürünce ne hoş olurdum! Ama en sevdiğim parça kırmızı rujdu. Annem kırmızı ruju çok sever ve ona yakışır. Ben ise kendime artık hiç yakıştıramıyorum. Hani sarışına al bağla, geç karşısına ağla demişler ya… En çok pembe tonlarını seviyorum… Ama o zaman kırmızı olsun, beş kuruş fazla olsun mantığındaydım…

Eğer annemin makyaj malzemelerini kullanamazsam kendimce makyaj teknikleri buluyordum. Mesela çukulatayı hefif eritip dudağıma sürerdim. Iyy, iğrençmişim. Bir de kahverengi ruj yakışsa! Ya da annemin Nivea kremini dudaklarıma sürerdim. Beyaz hali iğrençti ama zamanla o krem erir ve dudak parlatıcısı gibi parlardı. İşte o yakışırdı…

Kıyafet konusuna hiç girmeyelim. Yooo girelim. Etek veya elbise severdim. Ya da şort… 70’lerin o iğrenç bol paça pantolonlarını hiç mi hiç sevmezdim anlayacağınız. Etek ne kadar kabarık, ne kadar kat kat olursa o kadar iyiydi benim için. Hatta orasında burasında kirazlar sarkan kırmızı bir elbisem vardı, en çok onu giymek isterdim. Bir de kat kat kırmızı elbisem vardı. O katların her biri benim boy atmam ile alta dikilirdi. Bir de İspanyol eteğim vardı, şimdi sevmem o tip kıyafetleri mesela…

Kız çocukları genelde pembe sever ama benim favorim kırmızı idi… Bir de Vakko çocuk bölümünden alınmış kırmızı bir elbisem vardı, bir mendili vardı: Yeşil! Karpuz gibi gezerdim. O zamanlar alım gücü yüksekmiş sanırım, orta halli bir aile olarak Vakko’dan alışveriş yapabiliyorduk. Haa aklıma geldi. Annemin çingene pembesi üzerine siyah puantiyeli ipek bir gömleği vardı Vakkodan, hala giyer biliyor musunuz? Ne kaliteli malmış, annem de iyi kullanmış tabi…

İşte böyle, uzun lafın kısası kokoşmuşum, hala kokoşum, ama ne yalan söyleyeyim çocukluğumdaki kadar da değil…

Tuesday, June 26, 2007

Oğluştan bir macera...

Birkaç yıl önce oğluş sınıfından bir kıza aşık olmuştu (Allahım ne günlere kaldık!) Kız gerçekten de sınıfın en güzel kızıydı… Sarı uzun saçlar, mavi gözler… Pek çok kız çocuğu gibi giyime kuşama çok meraklı bir kızdı. Yalnız kız gözlük takıyordu. Kaynanalık yapıp “iyi de o gözlüklü” dediğimde oğlum, “olsun anne, lens taktırırız”demişti ve bu sorun da ortadan kalkmıştı.

Şimdi yine kaynanalık yapıyor diyeceksiniz ama bu kız biraz cırtlaktı. Hep beraber pikniğe gittiğimizde aman annesine bir bağırdı, bu iş olmaz oğlum dedim:-P Oğlum bunu duymazdan geldi tabi… Annesi de o kadar iyi bir kadındı ki!

Neyse, bunların bir telefon ile mesajlaşmaları vardı, çok şirinlerdi. Mesela:
- Annemin cebinden mesaj atıyorum
- Ne yapıyorsun
- Evdeyim, sen
- Ben de evdeyim
- Ne yapıyorsun?
- Bilgisayar oynuyorum sen?
- Cebi anneme verecem sakın başka mesaj atma

Tüm bu cümleler tek mesaj olarak gidip geliyor yalnız, dikkat edin!

Başka bir gün annem taşınacağı zaman bir veda yemeği vermişti. Çoluk çocuğa ayrı masa kurduk. O akşam yapılan mesajlaşmalar:

- Ben sana küstüm
- Neden
- Sen bugün bana bakmadın
- Asıl sen hep Kaan ile konuştun, benimle konuşmadın!
- Sen neden bakmadın?
- ……
- Cebi anneme verecem sakın başka mesaj atma

Böyle tatlı tatlı giden ilişki taşınmamızla bitiverdi! Sonra kız Kaan ile çıkmaya başlamış diye duydum! Oğlum başka bir kız buldu ama aklına çok gelir bu kız. Geçen annesini aradık hallerini hatırlarını sormak için, kız dışarıdaymış. Konuşamadı diye kahroldu bizimki. Sonra da aramadı diye kızdı. Ah oğlum kızlar böyledir işte, boşver o kızı diyerekten kaynanalığa devam ettim. Pek bir fena kayınvalide olacağım, ona göre kız anaları…

Bu arada o günlere ait bir şey aklıma geldi Ebrunun bloğunu okurken. Bu kıza aşıkken oğlum bir gün geldi: “Anne biliyor musun ben sana benzeyen bir kızla evleneceğim dedi. Ben dört köşe oldum tabi. “Nasıl benim gibi yani?” diye sordum ve özelliklerimi dinlemeye hazırladım kendimi... Cevap şuydu: “Sarışın, mavi gözlü” İyi de ben mavi gözlü değilim ki!

Monday, June 25, 2007

Bone

Bone: kemik kelimesinin İngilizcesi olarak değil

Bone: Bildiğiniz bone işte... Hani denizde, havuzda kafaya takılan şey!

Nereden çıktı diyeceksiniz... Bizim havuza bone takma zorunluluğu gelmiş. Askeriye kamplarını iyi bilen eşime yabancı değil bu olay fakat ben sinir oldum. Çünkü o plastik iğrenç şey kadar bir kadını- ve tabi erkeği çirkin gösteren bir şey olamaz! Allien filmindeki yaratıklara dönmüş bir sürü kişi havuza giriyor şimdi!

İlk başta bundan haberim yoktu. Oğlum elinde iki bone ile eve geldi. Tanesi iki liradan zorla bone satmışlar buna. Kendine siyah almış, bir de bana almış canım. "Anne sana da sarı aldım, saçına uysun diye" dedi sağolsun:-) Hani saçım sarı ya başka renk takamazdım tabi. İçimden oğlum kırmızı, pembe, mavi alsaydın ya dedim ama bozmadım, çocuk düşünmüş.

Sonra oğlum bu iğrençliğin farkena vardı, anne spido bone alalım dedi. Tabi çocuk kafasında spido bone, ayağında adidas ayakkabı, üstünde Nike eşortman ile doğduğu için yabancı maddeler bünyeyi bozmuştu. Oğlum masraf çıkartma diyince ben bunu giymem diyerekten kazan kaldırdı!

Zati etraf kafası kırmızı, pembe kız çocukları, mavi erkek çocukları, siyah erkek ve kadınlardan oluşmaktaydı! Ama zombi tipli bu kişiler ne kadar çirkin olduklarının farkında değillerdi. Sadece kural konmuştu ve ona uymak şart idi!

Neyse, bir grup da anarşist ruha sahip olaraktan o iğrenç kokulu plastiği başına geçirmeyi reddetmekteydi. Gerçi ben de onlardan biri olabilirdim ama kurallara sıkı sıkı bağlı eşim buna karşı idi! Aslında böyle olduğu halde biz de takmadık ve havuza girdik ama hiçbir görevli bizi farketmedi. Zira o anda bu konuda bir grup ile kavga ediyorlardı. Biz de kafamız açık, onları izliyorduk. Zaten havuzda görevli kızcağız bu kavgalardan bıkmış olacak ki ertesi gün işi bıraktı! Bu arada site yöneticisinin emekli albay olduğunu söylememe gerek var mı?

Durum bu şekilde kavga dövüş devam ederkene havuz karantinaya alındı. Şimdi efendim havuza miniminnacık bebeleri bile sokuyorlar. Mesela yan komşum, şimdi iyidir hoştur ama 4 yaşındaki kızını hadi sokuyor, bir buçuk yaşındakini de sokuyor! O çocuk daha anne zor diyor, çişinden ve öbüründen habersiz. Böyle bir sürü anne var. Tabi dün bir çocukumuz havuza ayıp bir şey yapmış! İğrenç!!! Ve havuz kapatılmış.

Geçen sene de aynı durum olmuştu, havuz suyu boşaltıldı, temizlendi, doldu... Kaç gün geçti. Havuzu da boşaltmaya başlamadılar. Bu demektir ki: 1) havuz boşalmayacak, klorlanarak temizlenecek 2) Bu siteye ceza olsun diye kaç gün bir işlem yapılmayacak. Bu sıcaklarda halk kafayı sıyıracak, yönetime karşı ayaklanacak (gerçi koyun olan çok olduğu için güdülmekten başka birşey yapacaklarını sanmam) yönetim istifa denecek, bişi olmayacak...

Demek ki neymiş? Boneyle kafa bozulacağına belli bir yaşın altı çocuklar sokulmamalı. Çocuk havuzu ayrı olmazsa böyle olur zaten...

Amaaaannn, bana ne! Ey site halkı! Takın kafanıza o plastikleri, girin küvetinize. Ben işyerimde kilama arkamda, serin serin işimi gücümü yapıyorum... Ohhh, sefam olsun. İşler, geliyorum, beni bekleyin...

Sunday, June 24, 2007

Tekrar pazartesi- Dejavu mu yaşıyorum ne?

cGünaydın, iyi haftalar...

Aslında post yazmam anlamsın. Şöyle diyebilirdim: Bakınız geçen hafta pazartesi günkü post. Şaka şaka... Benzer de olsa aynı değildi. Yine madde madde yazayım. Çok sevdim o şekilde yazmayı:-)

- Cuma akşamı eşim benim romanı ilk kez okuyup kritik etti. Ben de baştan aşağıya okudum. Bir sürü eleştirecek şey buldum. Birçok değişiklik yapmalıyım. Zaten eve laptop aldık. Eşimin bilgisayarını oğluşa verdik. Onun bilgisayar sorunu böyle çözüldü. Büyük oğlanın MP 3 ü de laptopun hediyesi olaraktan çözüldü ve iyi oldu... Artık yazılarımı akşam ve geceleri yazabileceğim. Sıkışık zamanlarda yazdım hep. Böyle olmuyor. İstediğim gibi değil... Birinci bölüm berbat ve çok sıkıcı olmuş mesela! Son bölüm de sıkıcı (zaten 7. bölümü bi sevemedim)

- Cumartesi eşim arabanın lastiklerini değiştirdi büyük oğlanla beraber. Dört gibi geldiklerinde deli gibi yorulmuş, sıcaktan fenalık geçirmiş ve açlardı… Ben onlar gelene kadar evi temizlemiş olmama rağmen hiç yorulmamış!!!!!!!! Sıcaktan bayılmamış!!!! olduğum için yemek neyin hazırladım, hizmet ettim, eşimi şımarttım filan…
- Gerçi onlar gelmeden ve ben temizliği bitirince oğluş ile havuza da gitmedik değil. Havuz çok serinletici geldi. Komşular ile konuşup çocuklarını sevdim biraz. O da iyi geldi. Ama şemsiye kalmamıştı ve sıcaktan pestil olunca biz de çıktık… Zaten o kadar dinlenmek çok bileydi benim için!
- Akşam yemeği, derleme, toplama, çamaşır, ütü derken Cumartesi bitti. Gece balkonda yapılan keyifli aile konuşmaları dışında hep koşturdum, iki adet de örgü yaptım.
- Pazar başlı başına harika bir gündü zaten!!!!!!!! Sabah dokuz buçukta kalktığımda büyük oğlan kız arkadaşının kahvaltıya geldiğini, şu an siteden girmekte olduğunu söyledi. O da eşim de dün bunu biliyormuş ve bana söylemeyi unutmuşlar!!! O saatte ev terelelli, yataklar bir yanda, biz pijamalıyız, kahvaltı adına hiçbir şey hazır değil. Beni düşünebiliyorsunuz. Eşimi bu konuda hakkım saklı kalmak üzere azıcık azarladım, sonra önce giyindim, sonra evi toparladım ve kahvaltıya giriştim. Neyse ki kız içten ve yardımcı olmaya çalışan bir kız, yardımcı oldu.
- Kahvaltıyı atlattıktan sonra kahveyi cebren ve hile ile eşime yaptırtıp (ayarını be yaptım, o pişmesini bekledi) anneme uğradım. Onunla bir işim vardı da… O arada kahve içip iki çift laf da ettik, son zamanlarda ne kadar yorulduğumu filan anlattım.
- Sonra eşimle evdekileri bırakıp havuza indik. Bir saat sonra ki tam kızarmaya başlamıştım balkona bir baktık, eşimin arkadaşının kızı gelmiş, büyük oğlanın da arkadaşı hadiiiii eve… Öğle yemeği yedik, çocuklar tenise gitti filan…
- Akşam biz bize kadık, yemek, toparlama, film almaya gitme, iğrenç bir film izleme ile izleyememe arasında gidip gelme(Tepenin gözleri2 – önermiyorum) Akşam balkonda bir bira içtik, o yorgunluk üzerine çok iyi geldi…

Sonuç: Yorgunum ama Allah’a şükür mutluyum. Haftaya bir hafta evdeyim inşallah… Dinlenmek ve yazmak istiyorum… Ama ne olur bilinemz. En iyisi plan yapmamak ve günü yaşamak.

Thursday, June 21, 2007

Ondan, şundan, bundan...

Bazen kısa kısa değişik konulu notlar ile post yazıyorlar ya, ben de deneyeyim ve kısaca hayatımın gidişatından bahsedeyim istedim:

- Şu sıralar dantel battaniye örüyorum. Şu hani kare kare yapılıp birleştirilenlerden. Salonumda kullanılan reklerin aynılarını buldum: Uçuk kavuniçi (çiğ bir renk değil yani), koyu kahve, beyaz, bejden koyuca açık kahve, kırmızı. Bunların tümü az veya çok salonumda mevcut. O kadar yoğunum ki günde ancak bir kare parçası yapabiliyorum. Bu durumda ne zaman biter, ne işe yarar, nereye nasıl örterim hiç fikrim yok, sadece yapıyorum. Fikri olan varsa lütfen söylesin...

- Arabada eşimle işe gider ve gelirken Secret (sır) kitabını okuyorum. Yorumlarımı bir post ile bileare(böyle mi yazılır?) yazacağım

-İki haftasonu da yorgunluktan bayıldım, dinlenmeye ihtiyacım var!!!! iMDATTTTT...

- Oğluş okul tatil olduğundan beri sürekli dışarıda. Saat onda artık gelllll diye sesleniyorum nafile! Büyük oğlan da aynı öyle. Bir de gece geç yatıyorlar!

- Büyük oğlanın odasına sabah giren eşim gülerek çıktı. Küçükken başparmağı ağızında uyurmuş, yine öyle uyuyor dedi. 18 yaşında:-) Onu o şekilde hayal edemiyorum.

- Küçüğe yeni bilgisayar (eskisi o kadar demode oldu ki yeni oyunları oynuyamıyor ve isyan ediyor), büyüğe MP3 mü ne, ne işe yararsa işte ondan almamız gerek, en en büyük olana, yani eşime de yazlık lastikler taktırmalıyız (arabasına tabi, kendine değil. Ne cümle oldu!)

- Dışarı çıkıp 10 çift ayakkabı alasım var, şeytana şimdilik uymuyorum. Ama çok istiyorum. Tutmayın beni!!!!

- Kilo aldım, İMDAATTTT...

- Üstüne üstük Wish ile eşime gittik, nefis tortelliniler yedik kremalı kremalı (iki gün üstüste)

- Teniste istediğim seviyeye gelemiyorum, yeterli oynayamıyorum zaman yokluğundan. Bazen de amaaaannnn, yeter bana diyorum. Hırs basmıyo, basmayınca geliştiremiyorum.

- Wish tekrardan okula başlayacakmış. Üniversite sınavına girdi.

- Güneşlenmek istiyorum ama güneş alerji yapıyor. Bronz olmak istiyorum ama çok da değil. Yoksa sarışın zenci gibi oluyorum, yakışmıyor. Gerçi sadece bir sene o kadar yanabildim. Havuç jeli ile. Daha sonra aynısından bulamadım, çok da aramadım ne yalan söyleyeyim... Hani hoş bir bronzluk vardır ya dozajında, öyle olayım istiyorum, Paris Hilton gibin değil.

- İlhamı gören olursa yanıma yollayın. 7. bölüme hiç konsantre olamıyorum. Oysa 8. bölümü yazdım bile. Garip ama gerçek! 7. bölüm ilhamı başka oluyor demek ki!

- Bu sabah sürünerek uyandım. Kahvaltı bile hazırlamadım...

- Çok sıcak!

- Hepinizi çok öpüyorum...

Wednesday, June 20, 2007

Maviş...

Size dün bahsetmiştim… Büyük ninem talihsiz bir yaşlılık geçirdi. Yetmişli yaşlarının başında bunama belirtileri gösterdi. Hatta bunu bir ziyaretinde annem fark etmişti. Yemek yapacağım diye plastik bir kabı ocağın üzerine oturtunca… Annem anneannesini hemen doktora götürmüştü. Doktor incelemelerden sonra damar sertliği olduğunu ve unutkanlığın başladığını söylemiş ve ilaçlar vermiş. Ama ninem inatçıydı, ilaç içmeyi sevmezdi ve hepimiz ona yardım edemeyecek kadar uzaktaydık…

Sonra bunaması gittikçe ilerledi. Eşi de vefat edince iyice unutkanlaşmaya başladı. Sonra kızları, oğlu, torunlar birer birer ona bakmaya başladılar… Yaş seksene geldiğinde artık bir çocuk gibiydi canım benim…

Gençliğinde çok güzel bir kadın olduğunu söylerlerdi. O yaşta bile güzeldi aslında… Gür dalgalı saçlı o kadına annem ve teyzem gıpta ile bakarlardı. Zira bu iki hatun da kendimi bildim bileli saçlarının döküldüğünden şikayet ederledi… Bembeyaz saçlarını taramaya bayılırdım. Bazen acıtırdım, kızardı, bazen de ağlardı… Sanırım saç derisi çok hassaslaşmıştı.
Gözleri boncuk maviydi. Kavanoz dibi kalınlığında gözlükleri bile o güzel gözleri gölgeleyemiyordu…

Gençliğinde çok nüktedan bir kadınmış. Bu nüktedanlığı ve muzipliği yaşlanınca da tüm hızıyla devam etmişti. Hazırcevaplığı da cabasıydıJ

Ninemin en değerli eşyaları altın bilezikleri- ki hiç çıkartmazdı ve kendi ördüğü yün şalıydı… Biz çocuklar onu bu konuda kızdırmaya bayılırdık. Hain evlatlar olaraktan 5-6 çocuk birden bileziklerini ve şalını almak için hücum ederdik. Ninem feci kızar, peşimizden koşardı. O yaşta bir kadının bu kadar çevik ve hızlı olması şaşırtıcıydı… İçimizden gelende benim iki yaş küçüğüm Filiz’i yakalar ve kıstırdığı köşede mıncıklardı. O mıncıklar ne acırdı, ben de bilirdimJ Sonuç: ağlayan bir iki çocuk, gülen diğer çocuklar, kızgın ve söylenen ama altınları kurtarmış bir nine ve gülmek ve kızmak arasında kalmış ebeveynler!

Ninem çocukları hiç sevmezdi bu anlamda. Bizi gördümü gardını alır, şalını sıkı sıkı tutar, bilezikleri elbise kolunun altına saklar ve gözünü bir an bizden ayırmazdı yazık!

Onun bilezikleri ve şalı konusunda hassaslığını bilen herkes bu konuda ona takılmadan edemezdi. Bir gün bizdeyken annemin arkadaşları kahveye gelmişti. Bir tanesi çok kokoş bir hatundu… Bizimkine takıldı: Teyze, ben dulum, şu altınları bana versen de biraz rahat etsem” dedi. Ninem kötü kötü baktı, bir şey demedi ama bilezikleri elbise kolunun altına gizleyiverdi. O sıra annemin muzur bir arkadaşı ona eğilip “ teyze, sakın verme, O kötü kadın” dedi. Bizimki kadına dönüp kötü kötü bakmaya devam etti ve “ben anlamıştım zaten” dedi. Herkes kahkahayı bastırdı tabi…

Ne yazık ki bunama çok ilerledi ve artık bizim kim olduğumuzu bile bilmiyordu. Herkese büyük kızının adı ile sesleniyordu, nedense bir onu unutmuyordu. Hepimizin adı artık birdi: Fethiye… Bizde kalırdı bazen, benim kim olduğumu, ne olduğu, neyin nesi olduğumu bilmez ama Fethiye adı altında ortalarda dolanan, her an saldırmaya hazır, ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir kız olduğumu bilirdi. Hep didişirdik ama yine de beni severdi. Şöyle anladım: Bir akşam komşular ile düğüne gittik ve çok geç döndük. Ninem ben gelene kadar yatmamış: “Kız gelsin öyle yatarım” diye tutturmuş. İkide bir “kız nerede kaldı” diye sormuş durmuş. Canım benim yaa… Mavişim benim…

Ben hain velet olarak daha neler neler yapardım. Bizim oturma odası çok absürttü. Bir sürü odaya açılırdı, dolayısı ile kapısı bol bir odaydı. Salona iki kapı açılırdı. Dolayısı ile birinden girer, diğerinden çıkardın. Ben de bunu ve ninecikimin unutkanlığını kullanıp ona hain oyunlar hazırlardım. Mesela bir kapıdan çıkar, onun pardesüsünü, başörtüsünü takardım, yaşlı kadın kılığında diğer kapıdan içeri girerdim. Sonra onunla sohbet ederdim. Buna bayılır ve kişilğime uygun konuşmalar yapardı. Sonra yine çıkar, şirret kız kılığında içeri girer, onu sinir ederdim. Mini etekli, bol makyajlı filan. Bir sürü karakter yaratmıştım. En sevdiği kısacık saçlı, hanım hanımcık, ninemden yemek tarifleri isteyen Gülfidandı mesela:-)

Annem bazen bu olaylara kızar ama çok da ses etmezdi. Çünkü doktor ninemin sürekli beyninin çalışmasını, konuşmasını, hareketsiz kalmamasını, yoksa yatalak bile olabileceğini söylemişti. O nedenle büyükler onunla uğraşmamıza çok ses etmezdi. Anlayacağınız ne bizle yapabilirdi ninem, ne de bizsiz… Hem didişir, hem de ayrı yapamazdık…

Bir gün anahtarı evde unutup çıktık annemle. Sonra geldik, içeride O var. Çalıyoruz, çalıyoruz, ne var diye soruyor ama kapıyı açmayı akıl edemiyor! Hatta kızıyor, ne var diye… Biz de uğraşmanın anlamsız olduğunu anladık, üst kata çıktık. Komşunun oğlu durmadan anahtarını unuttuğu için bizim balkondan üst kata tırmanırdı! Tuttrudu ben inerim diye. Adı üstünde Deli-kanlı! Çocuk indi, açık balkon kapısından içeri girdi. Bizimki hiçbir şey dememiş. Hani sen kimsin, nereden çıktın diye. Hırsız gelse şaşmayacak!

Bir gün büyük dayım geldi bizde misafirken. Giderken ona o dönemin en büyük parasından verdi. Bana da bozukluk epey para verdi. Ninem buna çok kızdı, ona çok para verdin, bana bir tane diye. Dayım da güldü, ona da bozukluk verdi. Çocuk gibiydi dedim ya…

Ninem öğlen ne yediğini hatırlamasa da çok eskiye dair anıları taptazeydi. 15 yaşında İstanbul’da gittiği hastanede gördüğü yakışıklı doktoru unutmuyordu mesela. Sık sık Civanım Doktor adlı türküyü söylerken rastlardık ona:-)

Bazen “Ah anam, burada olsaydın” keşke diye ağlardı. Anneannem de aman anne, bir de o olsaydı 100 yaşında ne yapardık derdi:-) Bazen 80-90 yaşında vefat etmiş Generallerin ölüm haberlerini izlerken ağlardı (askerleri çok severdi) Bir de “Vah anam, çok da gençmiş” derdi. Kenan Evren’î çok beğenirdi. Annemedöner, seni isterse veririz derdi :-) Anneme de kimler yakıştırılmış ailede: Bıyıksız adam, Kenan Evren…

Daha bir sürü anım var… Aklıma geldikçe yazarım. Bizi hep gülümsetti O… Allah rahmet eylesin. Sanırım dua istedi…

Bu arada İlhamcığım geldi de yeni bölümü yazdım romana...

Monday, June 18, 2007

Şapşal blog ne olacak

Şu blogger.com beni bazen sinir ediyor. Artık nedense yazdıklarımı taslak olarak saklayamıyorum. Dün akşam anneannemin annesi ile ilgili hoş bir yazı yazdım. Neredeyse bitiriyordum. Bugün için kaydedeyim dedim ama beceremedim. Üsteli copy-paste de yapılamıyor! Word dosyasına fare ile tutarak taşıyabiliyordum daha önce, bu kez o da olmadı, durmadan hata verdi. Yani anlayacağınız tüm o yazılar gitti.

Şu anda bakmam gereken 20-30 pafta ve düzeltmem gereken protokoller var. O nedenle işime dönmeliyim. Ama gün içerisinde size ninemi yazmak istiyorum. Güzel anılarım var onun için. Aslında hüzünlü bir öyküsü var yaşlılığına dair ama ben onu hep gülerek, çok gülerek anımsıyorum. Nedenini siz de anlayacaksınız...

Bu arada saat 8:30 ama başım feci ağrıyor daha şimdiden. Ağrı kesicim yok yanımda, şimdi bizim asistandan istesem surat asar! İnip eczaneden almak en iyisi.

Kendinize iyi bakın...

Yine geldik buraya...

Nerden başlasam, nasıl anlatsam? Üç gün hemencecik bitiverdi. Cuma evdeydim biliyorsunuz. Nasıl yoruldum... Evde olmak daha yorucuymuş, çünkü evde olunca bir türlü oturmuyorum. Hani şu yapılacaklar listesi vardı ya... Bir süper kadın olmamama rağmen çoğunu bitirdim. Sabah oğluşu ve eşimi yolcu ettikten sonra üşendim, kendime kahvaltı yapmadım. Meyve yiyerek sağlıklı bir güne başlangıç yaptım. Sonra kahvemi içtim tabi, TV de dedikodu programları eşliğinde. Sonra temizliğe giriştim. Toz alma, süpürge, evin derlenip toplanması, yer silme ve banyoların temizlenmesi şeklinde bir temizlikti bu...

Tam evi süpürürken aklıma o günün 15 Haziran, yani annişin doğum günü olduğu aklıma geldi... Nasıl oldu bilmiyorum, aklımdan uçmuş. Babalar günü için de aynı şey olmuştu. Blog arkadaşlarımdan birinin yazısından aklıma geldi (Huysuz ve tatlıdan...) Neden bu tarihler ile küslüğüm bu sıralar?

Neyse, tarihe çok takılmadan işe giriştim. Kolay olanı bir pasta ısmarlamaktı. Ama ben zorunu seçtim ve annemin de sevdiği tiramisu pasta yaptım. Aslında Cumartesi için yapacaktım ama cumartesi günü geleceğini tahmin ettiğim kişi haftaya gelecekmiş zaten… Temizlik arasında hazır pasta tabanı kullanarak ve yeni denediğim krema tarifi ile bir pasta yaptım. Çok güzel oldu. Krema biraz artınca evdeki kedi dilleri ile de küçük bir pasta yapıverdim.

Annem gelmeye yakın, yer silerkene aklıma bloğuma annem için yazı yazmak geldi. Aptal internet feci yavaştı! Hani acelen olunca her şey sarpa sarar ya! Aslında güzel ve uzun bir yazı yazmak isterdim tahmin edeceğiniz gibi ama zaman yoktu. Tam son cümleyi yazdım zil çaldı!

Annem süslenip püslenip bana gelmişti. Beni temizlikçi kadın kılığında görünce sen daha hazır değil misin diye azarladı. Zira oğluşun okuluna, karne törenine gidecektik. Hava leş gibi nemliydi ve ben ter içindeydim. Anneme ben hazırlanırken okuması için bloğumu açtım, okudu ve teşekkür etti. Offf, uzun anlamlı bir yazı yazamadım ya!

İki dakikalık bir duş, 30 saniyelik kıyafet seçimi, ter içinde pembe tonlarında bir makyaj, çanta ayarlama derken dışarı attık kendimizi. Oğluş karnesini almış, zıp zıp zıplamaktaydı. Hepsi pekiyi, güzel bir karne almış maşallah. Hemen arkadaşları yetiştirdiler o daha beni görmedenJ

Öğretmenimizle vedalaştık, çocukların karnelerine baktık, İngilizce hocası ile konuştuk filan… Sonra tören de olmadı, herkes gitmeye başlayınca biz de eve döndük. Eve gelince hemen çayı koydum. Pastaneden su böreği getirtmiştim, hani bir dilimi 1000 kalori olan börekten! Afiyetle yedik, sonra pastamızıkestik. Mum söndürdük güzel dileklerle, resim çektik biraz… Güzeldi işte…

Cumartesi babamıza hediye aldık. Kadıköy’e, yani şehre inmişken bir sürü şey de aldık. Eşimle ben alışverişte kendimizi kaybediyoruz. Alınanlar: Babaya güzel bir hediye, yıllardır kırmızı ayakkabı hayali kuran (fakat eşi tarafından hep sabote edilen) anneye kırmızı babet ayakkabı, oğlanlara ve eşime güzel mayolar, büyük oğlana Adidas eşortman (çok şıktı, bayıldım), minikime Ronaldo forması, pijama, anneme saç boyası, kendime hiç aklımda yokken çok tatlı bir pembe dudak parlatıcısı, eve dekoratif amaçlı yapmayı düşündüğüm battaniye için rengarenk yünler (yazlık merak etmeyin), eşimin yeğenine karne hediyesi Nike Tshirt, plaj havluları, çoraplar vs vs vs…
Pazar günü büyük oğlan da geldi, koşturma yemek telaşı, battaniyeye başlama, azıcık güneşlenme, alışverişe gitme şeklinde geçti… Oturduğumda saat ondu! Ne yoruldum bu haftasonu da! Ama tatlı yorgunluklar…

İyi haftalar diliyorum…

Friday, June 15, 2007

İYİ Kİ DOĞDUN GÜL AĞACI...

Buün 15 Haziran, Canım annemin yaşgünü... Güzel Gül Ağacımın:-)

Ona çok güzel bir ömür diliyorum. Sağlıklı, mutlu, sevdikleri ile beraber harika bir ömür...

İyi ki doğdun güzel annem... Nice Yıllara:-)

Wednesday, June 13, 2007

Yapılacaklar listesi

Yarın evimde olacağım inşallah. Hala geçen seneden 3 gün iznim var. Aslında işler azalmadı ama ben bunaldım ve bir gün de olsa bir soluk almaya ihtiyacım var. Hadi hayırlısı.

Yarın için planlarım( zamanlama sırasına göre değildir, uyarırım)

1) Güzel bir sabah kahvaltısı ve keyfi,
2) Oğluşu okula uğurlama,
3) Sabah kahvesi, muhtemelen balkonda...
4) Güzel bir temizlik (olmazsa olmaz, ne kadar erken biterse o kadar iyi)
5) Cumartesi misafirim var, mantı hazırlayacağım,
6) Havuza girip azıcık bacaklarımı bronzlaştıracağım,
7) Cuma akşamı için yemek,
8) Tiramisu yapacağım, cuma akşamı yaparım ama... (Gülcüğüm aklıma getirdiğin için sağol)
9) Oğluşun okuluna gideceğim, malum karne günü. Oğluş beşi bitiriyor maşallah...
10) Annemi beş çayına çağıracağım, belki komşumu da çağırırım,
11) Süslenip püslenip eşimi bekleyeceğimi kapıda karşılayacağım,
12) Eşimle tenis oynayacağız, dün aşırı sıcak diye oynayamadık amayarın akşam geç de çıkabiliriz.

Başka birşey kaldı mı? Ben süperwoman mıyım? Tüm bunları yapar mıyım? Yaparım belki... Ammaaaaannn yapamazsam da yapamam... Dünyanın sonu mu?

Aman içim pek bir kıpır kıpır (herkes maşallah desin)

Tuesday, June 12, 2007

Güzellik mi, zeka mı?

Temel'e sormuşlar: Güzellik mi, akıl mı. O da güzellik demiş. Neden diye sormuşlar, Temel de "e güzellik geçicidir da!" demiş. Arada bu fıkra aklıma gelir... Tıpkı dün güzellik yarışması öncesinde ünlüler ile yapılan sohbeti izlerken...

Öncelikle bu tip yarışmalara karşı değilim. Yani yok kadın meta olarak kullanılıyor falan filan safsatalarına inanmıyorum. Alan memnun satan memnunsa insanlara ne? Nasıl ses yarışmaları yapılıp güzel ses bulunmaya çalışılıyorsa insan güzelliği de sınanabilir. Hem artık erkek güzellik yarışmaları da var, eşitiz yani:-)

Neyse konu bu değil... Yarışma öncesinde bir juri üyesi ile sohbet ediliyordu. Kadın diyor ki benim için önemli olan, kültürlü olması, bir kaç dil bnilmesi, üniversite mezunu olması. Şimdi ne alaka? Kardeşim bu güzellik yarışması, kim 500.000 ytl ister yarışması değil. Tabiki de oturmasını kalkmasını bilmeli, belli bir kültürü olmalı ama 3 dil bilse ne olur, bilmese ne olur... Yani güzellik yarışmasında ne olur diyorum. Sonuçta 3 dil bilen, ama diğerlerine göredaha çirkin bir kız mı birinci olmalı. Geçin bunu. Ayrıca günümüzde üniversite okumuş olmak kültürün, entellektüelliğin bir kanıtı kesinlikle değil. Dil öğrenmek de hiç bir şeyin kıstası olamaz. (Hani eşşeklik baki diye bir laf vardır)

Sonuçta ben juri olsam kesinlikle boyuna, posuna, yüz güzelliğine ve gözlerindeki ışığa bakardım. Yani bön bön bakmayacak. Zaten o ışık zeka belirtisidir, okullar değil.Yoksa beş dil bilmiş, iki üniversite okumuş ne yazar.

Yarışmayı son on kalana kadar izledim ve yatmak zorunda kaldım. Zira hala 100 dakikadan fazla zaman kalmıştı! Kim kazandı bilmiyorum.

Yarışmadan notlar:

- Modern ve değişik bir yarışma hazırlanmış ben beğendim

- Sunucuların kadın olanı (Hande Subaşı) abartılı bir şekilde uzunken, erkek olanı ki adını bilmiyorum çok kısaydı. Hiç hoş durmuyor. Yani kadın rahatsız edici şekilde sivri duruyordu. Bence seçimlerde biraz dikkat etsinler,

- Kızların en küçükleri 18, en yaşlısı !!! 24 idi. 24 yaşındaki benim favorimdi. Kızın gözleri tam istediğim gibi ışıl ışıldı. Ve yüzünde bir anlam vardı. Aslında bence insanların yaşı ilerlediğinde yüzindeki anlam derinleşiyor, bakmasını filan öğreniyor. 18 liklerin çoğu doğal olarak daha saf bakıyorlardı.

-Kızların çekingen veya dışa dönük olup olmadıkları kreografilerdeki hareketlerde ortaya çıkıyordu. İçe kapanıklar hoş, şımarıkça yapılan hareketleri yaparken komik oluyor, diğerleri ise çok sempatik görünüyordu.

- Aradaki reklamlar bıktırıcıydı. Eş zamanlı olara başka bir kanaldaki Umutsuz Ev Kadınlarını rahatça izleyebildim, düşünün artık. Erovizyon şarkı yarışmasını hatırlayın! Arada ancak bir iki dakikalık reklam molaları veriyorlardı. İnsana saygı bu işte. Hilafsız 20 dakika süren reklamlara bir dur denmeli!

- Favorilerim, 1, 17,19,5 numara ilk ona girdi. Bir iki favorim de... Sadece 1.82 boyundaki kızı da beğenmiştim ama o giremedi


İşte böyle. .. Dua etsinler, Salı günü yaptılar yarışmayı. Salı günü yapılmamış olsa izlemezdim. Fakat izleyecek fazla birşey yoktu, eşim 9 ve ayrıca güzele bakmak sevapmış:-)

Monday, June 11, 2007

Michael Jackson ve bizim kız...

Şu benim mavi güvercinler feministi kuzenimi hatırlıyorsunuz değil mi? Hani şu evlenip, barklanıp, işinden elini çeken, yazmayı bırakan ve hatta kendini salan, bedbaht kuzenimi...

Geçenlerde onunla ilgili bir anım aklıma geldi, size de anlatayım da azıcık gülümseyelim çocukluk hallerine:

O zamanlar bizimki 5- 6 yaşlarında sanırım... Michael Jackson meşhur o dönemlerde. Bu Michael Jackson’dan nedendir bilinmez hiç hazzetmiyor, hatta korkuyor (gerçi çocuk haklı, şimdi daha da ürkünç oldu ya neyse!) Ben de onu kızdırmaya bayılıyorum o dönemde. Bunu şöyle korkutuyorum: "Duyduğuma göre Michael Jackson Türkiye’ye gelmiş, her yerde seni arıyormuş. Seni bulunca seninle evlenecekmiş!" Bu bir ağlıyor, bir korkuyor! Zamane çocuklarını böyle absürd bir bilgi ile korkutmak mümkün mü bilemiyorum ama o dönemlerde çocuklar biraz daha saf demek ki!

Ben böyle korkuttuğum zamanlarda bu kaçacak delik arardı. Hatta annesi de bu hain oyuna katılırdı arada:-) Hatta ben daha da ileri gidip telefonla Michael ile konuşur :-P aramızın iyi veya kötü olmasına göre” gel O burada”, veya “burada yok, Onu boşuna aranma” filan derdim. Telefonu kapatınca, bana ne dedi diye sorardı, ben de "gelinliğini hazırlasın geliyorum dedi" derdim, sonra ağlaşmaya başlardık :-) Hani ben de koca kızım ama zaman nasıl geçecek? Bir iki boğuşup, bir iki bağrışarak, birbirini kızdırarak geçiyor gün çocuklukta!

Sonra garip bir şey oldu! Bizim ufaklık korktuğu, nefret ettiği Michael Jackson'a aşık oldu! Hani şu Avrupa Yakasında bahsedilen "Stockholm Sendromu" (kaçırana aşık olma durumu) gibi bir şey mi yaşadı, yoksa küçük kafasında kaderine boyun mu eğdi bilinmez, biz John Taylor'a, Bon Jovi'ye filan hayran olurken O Michael Jackson'a aşıktı!

Bundan sonra biz de onun bu hayranlığı ile dalga geçmeye başlamıştık ama korkutmak kadar eğlenceli olmuyordu tabi. Ne dersen de kaderini kabul etmişti O! Bu saçma hayranlık da kısa sürmüş olmalı, zira olayın sonunu hatırlamıyorum:-)

Yine aynı dönemlerde suyun altında yaşayabilen, balık gibi yüzen bir adamla ilgili bir dizi vardı ki inanın ismini hatırlamıyorum. Ama nedendir bilinmez bizim kız ona "Bıyıksız Adam" derdi... O sıralar bir önceki sene babamı kaybetmiştik. Çocuk kafası ile bu bıyıksız adamı anneme yakıştırmıştı. Annemi onunla evlendirme işine, yani çöpçatanlığa kalkışmıştı. Tek sorun bıyıksız adamı gerçekte tanımamasıydı. Ama bu onun hayallerini engellemiyordu. Biz de aslında üzgün olan annemi eğlendirmek için seninki çıktı diye ona takılıyorduk… Hey gidi günler…

Çocuk aklı ne komik değil mi? Eminim sizin çocuklarınız da sizi bol bol güldürüyordur...

Sunday, June 10, 2007

Keyifli aile sofraları...

Daha önce de anlatmıştım, küçüklüğümden beri en büyük hayalim kalabalık bir aile kurmak, tıpkı anneannem, teyzem ve annemin yaptığı gibi yaşlandığımda çocukları, torunları evimde toplamak, güzel sofralar ve zahmetli yemekler yapmaktı...

Bu haftasonu aslında buna benzer bir tablo yaşadık bizim evde. Cuma günü haftasonu büyük oğlanın bize geleceğini söylemiştim. Cumartesi sabahı kahvaltıya gelecekti. Ben erken kalkıp değişik olsun diye katmer hazırlamaya giriştim. Hamuru yoğurdum, bir kısmını açıp rulo haline getirdim, bir ikisini pişirdim derken eşimle yan siteye acilen gitmemiz gerekti. Rulo hamurları buzdolabına koydum, apar topar çıktık, işimizi hallettik, eve döndük. Dolaptaki hamurlardan biri yapışmış, onunla uğraştım, bir kısmını pişirirken, diğerlerini açtım. Bu arada balkona sofra hazırladık, balkonu yıkadım. Yani anlayacağınız herşey son dakikaya kaldı.

Büyük oğlan annesinde kalıyor. Buraya taşındığımızdan beri çok uğrayamıyor, çünkü çok uzakta oturuyorlar. Babaannesine gittiğimizde buluşuyorduk. Üniversitede okuyor, dersleri de şu sıralar rahatlamış. Neyse, geldi, katmer de bir güzel olmuştu. Zaten özensen o kadar iyi olmaz, paldır küldür yapılınca harika olur. İki oğlan da bayıldılar.

Büyük oğlanın bir süredir görüştüğü bir kız var. Bilgisayar mühendisliğinde okuyormuş. Bize de yakın oturuyor, hadi çağır da tanışalım dedik. Kız da kabul etti. Kızı beğendim. Aslında tesadüfen eşim de tanıyor. Çok samimi bir arkadaşı eşimin arkadaşı bir Pilotun kızı çıktı... Kız ince uzun, sarışın... İçten ve samimi görülüyor... Tabi bir görüşte anlaşılmaz.

Güzel bir haftasonu geçirdik, çocuklar havuza girdi, bir ara hep beraber tenis oynadık, bir ara oğluşla basket oynadım. Yıllardır oynamıyordum, çok zevk aldım. Oğluşun arkadaşları da şaştı bu işe... Onları eğlendirdim biraz mükemmel atışlarım ile. Ama turnike atışlarım iyiydi:-) Akşam çocukları yemeğe çağırıken gördüğüm son görüntü şöyleydi: Büyük oğlan kıza hafiften sarılmış bankta oturuyor, bizim ufaklık da münasebetsiz kardeş olaraktan yanlarında oturuyor:-) Çok güldüm. Oğluş yengeyi sevdi, çünkü kız kaç zamandır bozuk olan bilgisayarı hemencecik yaptı. Tabi bizimkinin gözüne girdi:-)

Pazar günü de yoğun bir gündü... Temizlik filan yaptım... Pazar akşamı Büyük oğlan ve kızı uğurlarken annelerimizin ve babamızın yıllardır bize yaptığı gibi balkona çıkıp el salladık. Sonra eşimle karşılıklı oturup yaşlanıyor muyuz acaba diye gülüştük:-)

Aile güzel bir olay. Allah hepimize hayırlı evlatlar, gelinler, damatlar, torunlar, mutlu sofralar nasip etsin...

Friday, June 08, 2007

Hayatımın tınıları...

Paftaları incelemeyi ancak bitirdim. Protokol yazılarını da yazdım. Bugün için azıcık ara vermeyi hakettim yani...

Sevgili İkizlerin Annesi beni sobelemiş.

Hayatımın tınıları:

1) Çocukken babam sayesinde bol bol klasik batı müziği ve opera dinlerdim. Üstelik severek... Sesim iyi olsaydı operacı olmayı isterdim... Küçük bir kızdan beklenmeyecek şekilde plağımın yanına giderek babamın caz, klasik müzik, barok müzik plaklarını dinler, opera müziklerine bed sesimle eşlik ederdim:-) " Poliveç dansları" ise favorimdi ve bale yapardım. İyi bir kareograf olabilirmişim:-)

2) Füsun Önal, Ajda Pekkan, Nilüfer ve diğerleri: 1970 ler... Küçüküm... Hangi şarkıları severdim çok hatırlamıyorum ama o dönem ne popülerse ezbere bilirdim. Bir de taklit ederekten söylerdim o şarkıları

3) Duran Duran: Gelelim 80 lere. Duran Duran hayranıydım. En yakın arkadaşım Seda Simon Le Bona aşıkken ben John Taylora bayılırdım. Çocukluk işte!

4) The Cure: Punk müzik yapan ve her şarkısına bayıldığım grup. Boys don't cry, I will always love you...

5) Metallica: Şaşırmayın metal müzik de dinlerdim. Metalci veya Rocktu değildim ama bu türün şarkılarını severdim. Bir zamanlar bateris olmayı istemiştim ki bunun en büyük sebebi bu grubun bateristiydi. Lars Ulrich miydi ne! Türkiyeye konsere gelmişlerdi de Sedacığımla gidip ne kafa sallamıştık.

6) Bülent Ortaçgil: Kendini kasmadan, rahat rahat şarkı söylemesini çok seviyorum. Şarkıları çok güzel, bazen hüzünlü...

Aklıma pek birşey de gelmiyor. Şu sıra sürekli dinlediğim biri yok. Tınısından hoşlandığım her müziği dinliyorum. Türkü, arabesk pek sevmem ama bazı parçaları dinleyebilirim.

Ben de 3 kişiyi seçeyim sobelemek için: Bocurukçuğum, Zeynepçiğim, İnce gülçüğüm... Hadi kızlar...

Bu arada 3. bölümü de yazdım. Yorumları bekliyorum.

Hafta sonunuz muhteşem geçsin... Bugün eşimin oğlu, büyük oğlumuz geliyor. Gelin adayımızla tanışabiliriz bu haftasonu. Hadi hayırlısı:-)

Wednesday, June 06, 2007

Bu sabah yağmur var İstanbul'da... Gözlerim mutluluktan parladı çimenler ıslandı diye:-)

Ne güzel, dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor. Eşim İstanbul susuzluktan biraz kurtuldu diye sevinirken ben çimenler sulandı diye düşünüp mutlu oluyordum halbuki! Yazıktır onlara da, onlar da can... Ama asıl bizim için çok iyi oluyor tabi... Daha çok yağsın, ama sel filan da basmasın, çoluk çocuk perişan olmasın...

Yağmur sevinci içinde işe geldim ama dünden kalan ve hala kontrol edilmeyi bekleyen yüzlerce paftayı ortalıklarda görünce mutlu ifadem çöktü! Offf... Dün kafam ambale oldu zaten. Alman danışmanımız da vardı. Adam biraz fazlaca yaşlı ve ne yazık ki bir gün gelip söylediğini, bir dahaki gelişinde unutuyor, hoooppp tüm olayı baştan anlatıyoruz, anlamasını sağlıyoruz. Bazen çok yararlı oluyor, yılların deneyimine sahip ve ben de ondan tüm bildikllerini almaya çalışıyorum. Çok faydalı da oluyor ama unutkanlığı bizi bazen bunaltıyor!

Dün altıdan sonra bir müşterimizin kendi yaptığı şarapların tadımı için davetliydik. Happy Hours! Alman danışmanımız ile şarap uzmanı Wishciğim gitti. Bende ise artık bir beyin değil, sadece bıngıldak kalmıştı. Söylenenleri anlamıyor, boş boş bakıyordum. Eşim istersen gidelim dedi ama hem iğrenç trafik, hem de yorgunluk ikimizi de engelledi. Home sweet home'a gittik...

Bugün tek başıma devam edeceğim paftalara. Biri bana yardım etsin canım!!!

Romanım da biraz beklemeye girdi ama hem zaman bulunmalı, hem de ilham gelmeli ! Cuma günü bir bölüm yazmak istiyorum. Bu bölüm romanın en kilit, önemli yeri olabilir ona göre:-)

Bu arada iyi kötü yorumlarınızı lütfen söyleyin. Saçmalarsam da söyleyin... Mantık hatası olabilir ne bileyim... Çünkü kendimi geliştirmeyi de amaçlıyorum.

Monday, June 04, 2007

Haftasonum...

Bir haftasonu daha hızla geçti gitti... Cuma günü o kadar yorgundum ki oğluşun bir akşam önce yaptığımız gibi balkonda oturup muhabet etme önerisini bile kırarak erkenden yattım. Gerçekten de Perşembe akşamı balkonda ailecek keyifli saattler geçirdik, muhabet ettik, müzik dinledik. Aptal kutusundan uzak bir akşam iyi gelmişti.

Cumartesi sabahı erken kalkıp eşimle hastane yollarına düştük. Korkmayın kötü birşey yok. Eşimin göz kenarında bir ben çıktı ve hızla büyüyordu. Uuzn süredir kendisini doktora görünme konusunda ikna edemiyordum, en sonunda randevuyu alıp zorla götürdüm. Allah'a şükür önemli birşey değilmiş, istenirse alınırmış. Fakat estetik cerrah sonbaharda olmasının daha doğru olacağını belirtti, hani güneşte kalmasın o durumda diye...

Sonra Yeşilköy sahile indik, deniz kenarında çay içip aldığımız nefis poğaça ve börekleri yedik. Muazzam şişmanlatıcı ama o derece de güzel bir kahvaltı oldu. Sonra malum haftasonu alışverişleri derken eve geldik. Sonra biraz havuza girip güneşlendik. Ama çok kalmadık, biliyorsunuz güneş bu sene hiç olmadığı kadar tehlikeli! Oğluş da bize katıldı biraz ama tabiki de arkadaşları ile yüzük atlamaya bayılıyor!

Daha sonra bu da bizi kesmedi akşamüzeri teniz oynadık. 1.5 saat kurtlarımızı döktük. Çok hamlamışım! Kış boyunca pek bir spor yapmadığım dikkate alınırsa kollarımın akşam nasıl ağrıdığı tahnmin edilebilir. Akşam yemeğini pilav- yoğurt- karpuz ile geçiştirdik, ne yalan söyleyeyim. Pestilim çıkmıştı ama iyi spor olmuştu. Gece film izledik bol bol, Dejavu diye bir film izledik, çok beğendim, tam bana göre ilginç bir senaryoya sahipti...

Pazar günü Cumartesinin tekrarı durumundaydı ama sabah temizlik yaptım düşünün! Ve güzel mamalar da yapacak zaman yarattım kendime... Akşam balkonda güzel bir akşam yemeği yedik, sonra yine bir gerilim filmi izledi: Hard Candy... Onu da çok beğendim. Bir de oğluşla Asterix Vikinglere karşı isimli çizgi filmi izledik. Çok sevimliydi, bayıldım. Zaten Asterix çizgi romanlarına hastayımdır, oğluş da benim gibi...

Sonra yattık, kalktık, yine buradayız. Yorgunum ama spor yapmak canlanmamı sağladı sanki... Bir de bugün rejime başladım (Yağmur Damlacıkım kızma, çok takmıyacağım bu sefer...) İki gündür çok yememe ragmen haftasonunun aktiviteleri ile 1 kilo vermişim, bir de rejim yaparsam iyi olacak.

Öptüm sizi...

Friday, June 01, 2007

Romanımı yazmaya başladım. Hadi yardıma...

Arkadaşlar, bir blog daha açtım. Burada bir roman yazacağım. İlk bölümünü yayınladım. Bu interaktif bir roman da olabilir ileride. Yani daha çok konuya girince. Sizin yardımlarınızı da alacağım. Sıkıştığım yerde beraber çalışacağız. Yardım edersiniz değil mi? Bloğum yanda ilk linki verilmiş olan: Bir Roman Yazalım.

Bu arada romanımın adı SİS. En azından şimdilik. Değiştirmeyi düşünüyorum aslında.

Bir de şu izinsiz alınamaz falan filan olayını nasıl ve nereye yazayım, fikri olanlar söylerse sevinirim. Hani sonra harkulade romanım çalınır filan:-P