Tuesday, July 31, 2007

DE-JA-VU

Size de mutlaka oluyordur. Hani yatarken, tam uykuya dalarken bir yerden düşüyormuşsunuz gibi olur. Sonra panikle toparlanırsınız. İşte bu düşme hissini bazı bilimadamları veya bilimadamsılar ilk insanlar, yani atalarımızın geçirdiği deneyimlerin genetik olarak bize kalması olarak açıklamışlar. Bilirsiniz ilk insanlar sadece mağaralarda değil, ağaçların üstlerinde de uyuyorlardı. Tabi çok da konforlu ve güvenli olmayan bu uykular esnasında düşme korkusu yaşıyorlar, bazen tam düşecekken kendilerine geliyorlardı.

Yani sözün kısası atalarımızın bu yaşadıkları korku ve hisler bize genetik olarak geçmiş deniliyor. Burada ilginç olan şu: Eğer bu doğru ise anılar ve deneyimler kalıtımsal olarak geçebiliyor. Çünkü belki binlerce yıl atalarımızın yaşadığı düşme korkusu biyolojik bir özellik değil, deneyim ile açıklanabilen bir durum. Bu durumda annemizin babamızın yaşadığı anılar da kalıtsal olarak bize geçmesi gerekmez mi? Bu da bence şöyle açıklanabilir: Belki de geçiyor. Ama beynimizin sadece yüzde yirmisini kullanabildiğimiz düşünülürse bu bize bırakılan anı ve deneyimler kullanmadığımız yüzde seksenlik bölümde kalmış olamaz mı? Eğer daha fazla alanı kullanıyor olsaydık belki eğitime bile gerek kalmayacaktı. Oama o zaman da biraz kopya insanlar olabilirdik... Annemin tamamen kopyası olmak istemem doğrusu:-)

Farelerde bir deney yapılmış. Bir kobay faresine bir labirentin içinden en kolay ve kestirme yol ile hedefe ulaşmaları öğretilmiş. Bu fareye bu olay çok fazla tekrar ettirilmiş. En sonunda artık hiç düşünmeden kolayca hedefine ulaşabiliyormuş. Ama bu zamanla olmuş tabi. Sonra bu farenin yavrusu aynı labirente konmuş. Fare anında, yine annesinin öğrendiği en kısa yoldan hedefe ulaşmış. Öğretmeye, beklemeye gerek kalmadan... Bu da anıların miras bırakılabilmesi demek değil mi?

Bir de Dejavu olayı var ki bence bu da bu anı mirası ile açıklanabilir. Hani bazen bu anı yaşamış gibi hisseder ama bunu açıklayamayız ya. Bu annemizin babamızın veya atalarımızın yaşadığ bir anın dışa vurumu olabilir mi? Ne de olsa beynimizin minicik bir bölümünden haberdarız.

Aslında ben dejavunun önceki hayatımızla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Önceden de başka hayatlarımızın olduğuna inanıyorum. Belki de o hatyatımızın bir anısı ile örtüşüyor yaşadıklarımızın...

Dün gece balkonda otururken ailece konuştuğumuz konu buna benzerdi işte...

Yarın ve Cuma evdeyim inşallah... Havanın tadı tuzu yok ama olsun. Yağmur da yağar inşallah...

Kendinize iyi bakın...

Monday, July 30, 2007

Güzel ve Dahi! (Güzelce ve vasat)

* Dün akşam eve gittiğimde kendimi çok kötü hissediyordum. Sanki moralim alt üst olmuştu, gülemiyordum, canım konuşmak bile istemiyordu. Bir de miğde bulantısı vardı ki sormayın. Annem de bu durumda hep neyin var, bir sorun mu var diye sorar durur, ona belli etmemeye çalıtım ama kendimi cidden kötü hissediyordum. Neyse, mutfağı bile temizleyemedim siz artık düşünün. Gece en keyif aldığımız şey balkonda ailecek oturup konuşmak... Saat on buçuk oldu ben daha da fenayım, yatalım dedim. Herkes de yorgunmuş anlaşılan, kimse çıt çıkarmadı. Meğerse ne uykum varmış, hemen uyudum. Sabah da kahvaltı bile hazırlamadım, onun yerine güzel bir uyku çektik. Meğerse uykum varmış... Allah'a şükür iyiyim.

* Yazın izlediğim tek programı da kaldırdılar. Bu program beni güldürebilen tek programdı da ayrıca. Biliyorsunuz şu sıralar gülmeye ihtiyaç duyuyorum. İşte "güzel ve dahi" beni güldürebilen, hatta kahkaha attıran tek program olma özelliği taşıyordu. Ne yazık ki insanların tepkisini çekti. Bence yanlış bir karardı. Sonuçta buna eğlence olarak bakmak lazım. İsteyen izlemesin canım! Kime ne zararı varmış.

Biliyorsunuz güzel ama çok da zeki olmayan kızlar ve dahi oldukları söylenen ama vasatın üstünde olduklarını düşünmediğim gençler bir eve tıkılıyor ve kendilerini geliştirmeleri bekleniyor. Ne Hitler'den, ne Kenan Evrenden haberdar olan kızlarımız Cumhuriyet'in ilanının 1975 olduğunu düşünecek kadar da şuursuz. Ama olsun, güzeller ya... Şimdi bu durum insanların tepkisini çekti. Fakat eğri oturup doğru düşünelim: Bugünün gençliğinin çoğu bu durumda değil mi? Hepsi değil tabi ama ister erkek ister kız çoğu bir çok olaydan bihaber. Bunu gözler önüne seren bir program neden bizi rahatsız etti?

Ayrıca kadınları küçük düşürdüğünü sanmıyorum çünkü dahi olduğu iddia edilen gençler de toplumun en donanımlı kesimi ise vay halimize. Onlar da Cem Uzanın bağımsız aday olduğunu düşünecek kadar alakasız hayatla...

Hayata hep ciddi, kara gözlükler ile bakmamalı. Bu program altı üstü eğlencelik. Ben o kadar güldüğüme göre...

Hele Öykü isimli bir kız vardı, o kadar bayıldım ki. Ciddiyim. Alacaksın karşına, konuşup moral depolayacaksın. Çok matrak kız. Varsın çok zeki olmasın. O mutlu ya halinden... Herkes süper zeki ve entellektüle mi olsun.

Ayrıca bu programa kadar eleştirilecek, çocuklara ve gençlere kötü örnek olacak o kadar program var ki! Misal: Bülen Ersoyun jurilik yaptığı pop star türü yarışmalar... Sağolsun bize Armağanı kazandırdı... Yani Bülent Ersoyun eşini... Allah mesut etsin ama bu kadar insanın gözüne sokulmaz ilişkiler. Çocuklar ne düşünüyor, bu ilişkilerden anasıl sonuç çıkartıyor? Bu sadece bir örnek... Milletin selüliti çocuklara çok şey mi katıyor, Sibel Canın poposu gençliğe nasıl örnek oldu?

Ayrıca ben her türlü tasağa karşıyım. İnsanlar aklını başına alsın. Allah akıl fikir vermiş. Neyui izleyeceğine, çocuklarını nelerden koruyacağına karar versin. Saçma şeyleri izlemesin. izliyorsa da bundan sadece zevk alsın, çocuklarını korusun ama.

* Perşembe Cuma evimdeyim inişallah

* Haftasonu ev dolacak, yatak olaylarını ayarlamalıyım. Neyse ki Pazar günü epey bir çamaşıt yıkama ve ütü olayına girişmiştim.

*Bu sabah sekiz buçukta başlayıp okuzda biten bir toplantı yaptık. Gün bölünmedi, iyi oldu...

* Dün bir profiterollü dondurma götürdüm sormayın. Kimseciklere vermedim. Offf bu kilo olayını ben ne yapacağım. Olayı beynimde bitirmeliyim ama beynim bu işi kabul etmiyor. Ye ye ye komutu verip duruyor.

* Gıcık komşuma sinir oluyorum. Kadın habire eşimle konuşmaya çalışıyor, el sallıyor. Bu ne rahatlık yaaaa... Eşimin balkonda oturduğu yeri değiştirdim sırf bu yüzden. Onun evine doğru oturmayacak artık. Zavallımın suçu yok ama yine de ona da gözdağı verdim. Bu kadınlardan korkulur...

* Evde olsaydım, şöööle güzel bir kahve içseydim balkonda... Sonra oğluşla havuza girseydik (gerçi arkadaşları vaken beni naapsın çocuk, neyse hayal zati) soooonra çıkıp alışveriş yapsaydım fellik fellik...

Güzel günlerrrrrr....

Sunday, July 29, 2007

Bir evliliğin çöküşü...

İyi haftalar... Çoğunuz isteksiz isteksiz, sürüne sürüne kalktınız biliyorum. Çünkü ben de öyleydim. Haftasonu geç kalkmak o kadar büyülü bir olay ki... Ama erken kalkmak, hem de işe gitme adına... İşkence. Ama bu hayatın b,ir gerçeği ne yapalım. İş günleri olmasa haftasonlarının kıymetini bilemezdik.

Cuma akşamı eşim beni aldı, arabaya biner binmez onun sıkkın olduğunu farkettim. İşte bir sorun mu oldu diye sordum. Hayır dedi, ama moralim bozuk dedi. Meğerse kardeşinin eşi boşanmaya karar vermiş! Yani kayınbiraderim ve eşi ayrılacaklarmış. Aslında şok oldum diyemem. Bunu bekliyordum. Hatta eşimle bir akşam annemlerden dönerken kadının onu bırakacağını söylemiştim. Eşim buna pek ihtimal vermedi. Ama benim hislerim doğru çıkar. Ama ne yalan söyleyeyim bu kadar kısa sürede olacağını ben bile düşünmemiştim.

Şimdi biraz durumu açıklayayım. İkisinin de ikinci evlilikleri idi. İkisi de kırkın üzerinde olgun insanlar... Kayınbiraderimin ilk eşimden 14 yaşında bir oğlu var. İlk başta annesinde kalıyordu ama kadın bunlar evlenince çocuğu babaya bıraktı ve çocukla tüm ilgisini kesti. İki haftada bir gün alıyor o kadar. O da ayrı bir tuhaflık ya neyse... Tabi çocuğun gelmesine yeni eltim sinir oldu. Bunu nedense bir tek bana söylemişti. Ben de dedikodu yapmamak adına kimseye söylememiştim. Psikolojik tedaviye kadar gitti olay ama kendisi de çok abartıyordu bu konuda. Zaten çocuğa bakılması gerekiyorsa babası her şeyi yapıyor, ya da annemlerde kalıyordu. Kadın ise eve hep geç geliyor, ev işlerini hep kayınbiraderim yapıyor, yemek de dahil...

Kadın bizim aileden de epey uzak kalmak istiyordu. Onlar evlendikten sonra biz hemen ziyarete gittik. Ben istiyordum ki birbirimize gidip gelelim, anlaşabilelim, bu soğuk dünyada güvenebileceğimiz dostlarımızdan olsun. Ama olmadı.O sıra biz de yeni evimiz yapılınca oraya taşındık. Onları hep çağırdık, 9 ay sonra lütfen gelebildi hanfendi. Ben de o kadar kırılmıştım ki bir daha onlara gitmedim. Zaten çağırılmadık da. Annemleri bile iki kez yemeğe aldı düşünün. Annemleri ziyarete bile gelmiyordu...

Kadın hep işini bahane edip geç geliyordu. Kız arkadaşları ile kız kıza gezip duruyorlardı (valla ben iki taraf için de ayrı eğlenilmesine karşıyım, tutucu diyebilirsiniz), sürekli ablasına gidiyordu, evde yan gelip yatıyordu sadece. Zaten paraları olsun olmasın hizmetçileri vardı...

Bu kadar dedikodu yeter:-) Zaten bizle ilgisi olup olmaması çok önemli değildi. Önemli olan kayınbiraderimin mutluluğuydu. O o kadar iyi bir insandır ki... Biz onunla sık görüşüyorduk zaten. Anne babasını da çocukla ziyaret ediyordu yalnız olarak her hafta... Ama sorunu olduğundan bahsetmiyordu. Çok kendi içine atıyordu sanırım. Annem bir tuhaflık olduğunu seziyordu ama sorun yapmıyordu.


Kayınbiraderim Cuma günü eşimi aramış. Eşi onu terkedip tatile Bodruma gitmiş. Geldiğimde burada olmayın demiş. Yani çocukla onu kastediyor! Evden çıkıp gidin demiş sonuç olarak...

Bu sıralar kayınbiraderimin işleri de pek iyi değil ve ciddi mali sorun yaşıyor. Ama çok iyi olduğu dönemler oldu evliliklerinde. Bu durumda terketmesi de hoş olmadı. Gidecek bir evi de yok. O nedenle annemlerde kalacaklar. Bu çok sıkıcı! Kadın bir ay önce onu büyük bir borca sokmaya çalışmıştı, bizi de alet edecekti. Ama o iş olmadı. Madem ayrılacaksın, ki o sıra buna karar vermiş olmalı, ne diye bizi ateşe atmaya çalışıyorsun değil mi? Fakat ben buna izin vermemiştim. Hislerim yanılmaz Allahtan... Yoksa şimdi deli gibi bir borç altına girecektik!!!

Cuma akşamı bu ruh hali içerisinde bizim oradaki bir yere gittik, açık havada yemeğimizi yiyip dertleştik eşimle. Sonra ona üzülmemesini, bunun kardeşi için en iyisi olduğunu, o kadından zaten hayır gelmeyeceğini, yeni bir hayata başlaması için bir fırsat olduğunu söyledim. O da biraz iyi hissetti kendini. Ben cidden böyle düşünüyorum. Kardeşi şu an en dipte... Ama çıkacak, hayatını toparlayıp oğlu ile yeni bir hayata başlayacak. Buna inanıyorum.

Annemler daha bilmiyor. Çok üzülecekler. Eşim en çok buna üzülüyor. Biz destek vereceğiz, merak etme dedim. Haftasonu kayınbiraderim oğlu ile bize gelecekler. Eve kapanmamalı şimdi...

Sizi de sıktım ama hayatta neler var, görmek gerek... Allah kimseyi eşinden, sevdiğinden ayırmasın. Eşime sarıldım, sıkı sıkı... Ne olur biz hiç ayrılmayalım dedim. O şoku yaşmak çok acı çünkü. Allah korusun!

Bu arada oğluşum da babaannesinden geldi. Hasret giderdik, birbirimize şımardık:-) Allah onları bizden ayırmasın...

Friday, July 27, 2007

Işığın Tutulduğu Gece...

Burcu, Meltem ve Cenk çocukluktan beri kopmayan arkadaşlardı. Aynı yazlık sitede oturan ailelerin çocukları olarak tanışmışlardı birbirleri ile... Hayat onları bambaşka noktalara attıysa da boşluklardan yararlanıp birbirlerini buluyorlar ve büyük koşturma içerisinde beraber eğlenip gezebilmeyi başarıyorlardı. Üçü de üniversiteyi bitirmiş ve bambaşka sektörlerde boğucu iş hayatına atılmış, kariyerlerini ilerletmeyi hayal ediyorlardı.

Ağustos ayında gerçekleşecek güneş tutulması aylar önceden konuşmaya başladıkları bir konuydu ve o gün tutulmanın en güzel biçimde izlenebileceği Nemrut’da olmaya karar verdiler. Çalışma hayatının başındaki gençler için izin almak çok kolay olmasa da bunu başarabildiler.

Burcu güneş tutulması başladığı anda garip bir rüzgar hissetti vücudu üzerinde. Ellerinde tuttukları özel camlar ile bakmaya başladılar kararan güneşe. Tam olarak ışığın gizlendiği anda kuşlar şaşırarak uçuşmakta ve acı bir şekilde ötüşmektelerdi. Oradaki insanların hayret ve hayranlık ile ağızlarından çıkan mırıltılar giderek çoğalıyor ve ortamda bir uğultuya dönüşüyordu.

Güneş artık yalın bir çember ışıltısı haline gelince Burcu robotsu hareketler ile elindeki camı gözlerinden uzaklaştırdı ve muhteşem olayı çıplak gözle izlemeye devam etti. Hissettiği şey tam anlamı ile büyülenmiş olduğuydu. Belki bir daha asla şahit olamayacağı bu doğaya özgü gizeme gözlerini kapatmadan, hayranlık ile bakıyordu… Ağzından sadece “çok güzel…” kelimeleri döküldü. Muhtemelen bunu sadece kendisi duydu…

Güneş eski formuna kavuşurken ortalık sabah aydınlanmasına benzer bir loştuktaydı ve insanlar hala olayın etkisinden kurtulamamıştı. Üç genç kendilerine geldikten sonra hissettiklerini, deneyimlerini birbirine anlattılar.

Nemruttan dönerken boyuna güneş tutulması olaylarından bahsettiler. Meltem tarihte bu olayın hep uğursuz sayıldığını ve ardından hep kötü olayların meydana geldiğini söylüyordu. Ona göre yine kötü şeyler olacaktı. Diğer ikisi ise buna kesinlikle inanmıyordu ve hafif çapta Meltem’in korkusu ile dalga geçiyorlardı. Tutulmanın yarısını sadece gözleri ile izlemiş Burcu ise göz ağrısından şikayet edip durdu… Diğerleri de kendi düşenin ağlamaması gerektiğini söyleyip gülüştüler. Eve gidene kadar eğlendi üç arkadaş yine…

Burcu son altı aydır Cenk’in kendisine başka türlü baktığını hissediyordu. İlginç olan ise onun da Cenk için daha önce hissetmediği şeyleri hissettiğiydi. İnsan yıllarca sadece arkadaş gözü ile baktığı bir kişiye aşık olabilir miydi? Eğer hisleri aşk ise ki öyle olduğu açıktı, bu mümkün demekti ve kaçmanın anlamı yoktu. Fakat aralarındaki güçlü arkadaşlık hislerini ortaya dökmelerini engelliyor ve onları güçlü bir biçimde korkutuyordu.

Güneş tutulmasından dört gün sonra Cenk ailesinin yanına yazlığa, Yalova’ya gitmeye karar vermişti. Burcudan da gelmesini istedi ama Burcu o kadar uzun izin alamamıştı ki… Hafta sonu gelirim dedi kendisine uğrayan Cenk’e… Cenk bir şey söylemek istedi, sonra sustu. Aslında Burcu söylemek istediğini biliyordu. Kapıdan geçirirken Cenk’e seslendi, o da bir şey söylemeden sadece el salladı. Oysa “seni seviyorum” demek istemişti.

Burcu 17 Ağustos gecesi uğursuz sallantı ile uyandığında aslında savaş çıktığı gibi saçma bir fikre varmıştı. Derken başlarına geleni anladı. Kendini gecelikler ile dışarı attığında yıkımın büyüklüğü ile ilgili hiçbir fikri yoktu. Radyolar kötü haberleri geçtiği anda yıkım bölgesinde yer alan ve ailesinin, arkadaşlarının olduğu yazlık evleri aklına geldi. Şok içerisinde eve girdi, giyindi, arabanın anahtarını alıp dışarı çıktı.

Bir yandan kendini kaybetmiş bir şekilde trafik lambalarının bile çalışmadığı yollarda araba sürüyor, bir yandan da boşa bir çaba harcayarak cep telefonundan sevdiklerine kavuşmaya çalışıyordu. Telefonlar susmuş, tüm şehir karanlığa gömülmüştü…

Yollar şaşkın ve ne yapacağını bilemez insanlar ile doluydu. İzmit’e geldiğinde ise durum daha da vahimleşmiş ve iğrenç depremin hasarları kendini göstermişti. Burcu iki-üç saatten daha fazla süremeyecek yolu kaç saatte aldığını bilmiyordu Yalova’ya vardığında. Trafik birbirine girmişti. Çaresiz yüzler, birilerini arayanlar, acı çığlıklar atanlar,şok içinde yığılıp kalmışlar, yardım için olay yerlerine ulaşmaya çalışan dernek üyeleri… Herkes şoktaydı.

Burcu nihayet siteye ulaştı. Artık hem ağlıyor, hem de bağırarak annesine sesleniyordu. Tanıdık yüzlerin olması iyi haberdi. Site yerindeydi demek ki. Evlerini gördü, ayaktaydı. Ön taraftaki yeşillik üzerinde anne babasını gördüğünde tekrar hayat buldu. Onlara koşup çılgınca sarıldı. Tekrar doğmuş gibi kenetlendiler.

Bir müddet sonra orada bir tuhaflık hissetti Burcu. Sanki burası böyle değildi, bir değişiklik, bir eksik vardı… Biraz sonra dehşetle hissettiği bu eksikliğin yan blok olduğunu gördü! İçerisinde Cenk’in yaşadığı bina yoktu…. Bina tamamen çökmüştü. İskambil kağıtları gibi ezilmiş beton yığınını korku ile seyretti. Çılgın gibi Cenk’i aradı ama yoktu. Beş saat sonra Onun ve ailesinin cesetleri çıkartıldı.

Burcu depremden bir ay sonra TV’de bitip tükenmek bilmeyen deprem tartışmalarını izlerken başının hareket ettiğini fark etti. Yine deprem mi oluyor diye panik oldu ve lambalara batı. Sorun yoktu. Son zamanlarda vücudu istem dışı hareket eden ve deprem olduğunu düşünen bir sürü insan duymuştu ve kendisi de onlardan biriydi. Meltem ile beraber kalıyorlardı artık. Cenk yoktu…

Kalkıp pencerenin önüne geldi. Dışarıdaki ışıklar, bu şehir artık ona sadece hüzün veriyordu… Parıltılar güneş tutulmasındaki gibi yok olmuştu. Televizyondaki psikolog kadın sevgiden bahsediyordu. Diyordu ki, korkmayın, birbirinize “seni seviyorum” deyin. Yarın bunu söyleme şansınız olamayabilir… Düşündü. O seni seviyorum diyememişti… Artık şansı da yoktu. Ama belki göklerden onu duyardı Cenk. Bağıdı, “seni seviyorum” diye…

Tüm gece sadece dışarıyı izledi. Dışarıda tehlike içinde yaşayan bir “Şehr-i İstanbul” vardı…


Renkler...

Not: Bu hikaye deçen kahramanlar hayal ürünüdür. Fakat geçen olayların çoğu ne yazık ki gerçektir...

Thursday, July 26, 2007

İyi haftasonları...

Oh ne güzel Cuma geldi yine. Haftasonları da olmasaydı ne yapardık acaba?


* Yıkanacak bir ton çamaşır var. Ütülenmeyi bekleyenler de cabası. Zavallı çamaşırlar ütü beklerken kirlenecekler diye korkuyorum. Bu akşam bir el atsam artık diyorum.

* Üç gündür bir tatlı krizim var ki sormayın. Geçenlerde Wish'de yediğim cheesecakeden beri tatlı yemiyorum, onun krizi sanırım. Bir kek yapsam diyorum... Hiç olmazsa avutur.

* KanalTürk'ü seviyorum. Yalnız olmadığımı hatırlatıyor. Diğer kanalların haberlerini ise izlemek tüylerimi ürpertiyor artık. Aslında biraz kafamı kuma gömmek, hiç birşey duymamak, hiç birşey görmemek istiyorum siyaset anlamında... Lay lay lom olayım, mutlu mesut kendi minik dünyamda yaşayım diyorum.

* Türkiyenin tek sorunu Cumhurbaşkanı seçimi değil. İnsanlar düştükleri durum karşısında bile akıllanmadılar. Herkes kendine gelsin de ülkemizi nasıl düzeltiriz, insanlarımızı nasıl açlıktan ve cahillikten kurtarırız, nasıl bir bütün olarak yaşarız onu düşünsün lütfen. Artık sıkıyorsunuz!

* Dün akşam Otel 2 diye bir film izledim. Daha vizyona girmemiş. Birinci bölümünü de izlemiştim. Bu daha iyi bence. Gerilim filmi sevenler alsın. Yalnız dikkat: Biraz miğde bulandırıcı sahneler var. (Yağmur Damlacıkım sen sevmezsin bence)

* Elinizdeki damga çıktı mı? Ben tırnağıma getirtmemek için iç tarafına döktürmüştüm. O nedenle tırnağım morarmış ya da eskinin berberleri gibi yaptıkları boyadan renk değiştirmiş gibi görünmüyor. Allahtan döken çocuk sorun etmedi. Fakat biraz çıksa da hala var. Şu TV de söylenen karışımı da denemedim. Limonu, sirkeyi elime süremem. Hele hiç ovamam. Iyyyy, kötü olurum.

* İnci Aralın Safran Sarısını okuyup bitirdim ya, şimdi de bir önceki kitabı Mor'a başladım. Aral Yeşil, Mor ve Safran Sarı üçlemesini yapmış. Gerçi en eskisi olan Yeşil sonradan adını almış üçlemeye alınarak... Safran Sarıyı sevmiştim ama sanırım Moru daha çok beğeneceğim. Yalnız zaman içerisinde İnci Aral daha ağdalı bir yazım şekline girmiş. Yazıyı daha edebi hale getirmek adına sadelikten kopmuş, gereksiz betimlemelere girmiş gibi. Benim naçizane fikrim bu tabi. Ben edebiyatçı değilim, halktan biriyim. Eski yazıları daha içten ve çok daha rahat okunuyor... Bir yazarın farklı tarihlerde yazdığı kitapları peşpeşe okumanın bu tip yararları oluyor. Dilindeki değişimleri kavrıyorsun...

* Bir de sabun köpüğü gibi, basit, hani sex and the City benzeri kitaplar var ya, onalardan almak istiyorum. Havuz başında onlar gidiyor. İznimde "always and Forever" diye bir kitap okudum mesela. Bizimkiler "Her zaman ve Daima" diye çevirmişler. İyi de herzaman ve daima aynı anlama gelmiyor mu. Aklım hep kitabın adına takıldı duurdu. Hayatımda bir iz bırakmadan çekti gitti kitap ama okurken keyif aldım, kendimden birşeyler buldum.

* Çalışmak mı çalışmamak mı, işte tüm mesele bu! Bazen evi özlüyorum, ev kadınlığını... Sonra da kızım Renk, sen sıkılırsın diyorum. Zaten ev kadınlığını yaşarken bunalmış kendimi işe zor atmıştım tekrardan... Burada iyi kötü, bağrış çağrış, curcuna ve stres içerisinde zaman geçiyor işte...

* Kilo almaya devam ediyorum ama kendimi durduramıyorum. Dün evde hazır peynirli tortellini (Barillanın ,harika, deneyin) yaptım. Hem de mantarlı kremalı. İki tabak yedim diyeyim, siz de yuh deyin. Çüşüm!

* Bu akşam eve gidince ne yemek yapayım? Lütfen fikir verin. Kıyma çıkarttım. Aslında evde tortilla ekmeği var incecik. Kadınlar bundan lahmacun yapıyorlar... Acaba denesem mi, aranızda deneyen oldu mu?

* Rüyamda hayırdır inşallah çok güzel bir çanta gördüm vitrinde. Keşke alsaydım. Ama rüyada bile masraf yapmayayım şimdi diyorum. Bir de bana alışveriş delisi derler. Görün de gözleriniz yaşarsın...

* Hala bir pike takımı alamadım çift kişilik. Oğluş için beğendim geçen ama çift kişilikler güzel değildi. Gerçi bir takım vardı bayıldım. Ama 110 YTL vermek de istemedim. Üstelik pike değil battaniyesi var. Hiç kullanışlı değil. Bir takım almıiştım öyle, renklerine, dizaynına kanaraktan... Battaniyeyi ancak örtü gibi dekorasyon amaçlı kullanıyorum. Çok şık, o ayrı ama yazın örtülmez, kışın örtülmez, yorgan üstine battaniye hiç örtemem kışın... Acaba evdekiler ile idare edip kış için şöööle şık bir uyku seti mi alsam. Hani kırmızılı, çekici birşey :-)

* Canım çingene pembesi- beyaz- lame tonlarında bir oturma odası oluşturmak istiyor. Bir odamız var, çalışma odası gibi ama daha çok çamaşır kurutuluyor, ütü yapılıyor, koca bir dolabımız var herşeyi tıkmışım... Burayı papsam ne hoş olur. Cici pembiş perdeler, kocaman çingene pembesi bir kanape (açılanlardan), beyaz lake, ayakları metal bir orta sehpa, duvara bir LCD TV, sehpa üzerine metal objeler, çiçek böcek, hoş metal çerçeve içlerinde aile resimleri... Hoş olmaz mı? Ama o aptal dolabı atmak lazım, o kadar şeyi nereye koyacağım?

* Anne ve babamızı (eşimin taraftan) ziyaret ettiğimizde annem bize gençlik ve çocukluk resimlerini gösterdi. Daha önce baktığım bir sürü resimleri vardı. Ama bunları yeni bulmuş. O kadar tatlı çocukluk resimleri vardı ki! 1940 lardan kalma hemde! Gençlik resimleri de 1950-60 lardan... O kadar hoş siyah beyaz resimler... Bunları renkli fotokopide çekirirseniz aynı efekti elde edip çoğaltmış oluyorsunuz. Bu resimleri bu şekilde çerçeveleteceğim. kKendi annemin de var ama onlar o kadar eski değil, yine de hoş resimler var... Hatun gençken yakmış ortalığı belli... Neyse, annem bize kendi resimlerini gösterince, biz de beğenince babam kıskandı herhal, hemen gidip Harp okulu resimlerini getirdi. Tabi onlara da bakıp ooooo, ne yakışıklıymışsınız diyerek onu da sevindirdik:-) Yaşlılar biraz çocuklaşıyorlar değil mi? Ama babam çok tatlıdır. Onun anılarını dinlemeyi çok severim. Albay olarak yaşadığı ihtilal zamanı (1980) anıları çok ilginçtir mesela.

* Bugün hayırlısı ile bir bitse...

Öpüyorum sizi, iyi haftasonları. Bol bol eğlenin, gülün, mutlu olun... Sevdiklerinizi arayın, korkmadan seni seviyorum deyin! İçimden geldi... Ödeviniz bu:-)

Wednesday, July 25, 2007

Ya civcivler, su kaplumbağları?

Dün balıklarımla ilgili bir anımı anlatmıştım. Konu konuyu açar derler, bu sabah da bizim Mavi Güvercinler Feministi kuzenimin hayvanlar ile yaşadığı maceralar aklıma geldi.

Bizim kız hayvanları çok severdi. Hala da çok düşkündür. Hatta çocukken veteriner olmayı isterdi. Sonra gazeteciliğe yöneldi işte, o da boş çıktı… Kısmet… Neyse bu küçükken evden geçmeyen hayvan kalmamıştı. 20 yıl öncesinin Gayrettepesinde bahçeli bir ev kalmış durumdaydı bizimkilerin komşusu olarak. Onlar da tavuk besliyorlardı o bahçede, düşünün. Bizim kız civciv seviyor diye buna küçükken verirlerdi, bu onları büyütür, çirkin bir hale gelince geri verirdi.

Civcivler çok tatlı yaratıklardır bilirsiniz. O civcivleri ben de çok severdim. Ama eve kapatılmış o civcivlere sorarsanız eminim ki bahçede kalmayı yeğlerlerdi. Çünkü bizimki civcivleri sürekli kucağında gezdirir, oynar durur, onlara bir yükseltiden geçmeyi, atlamayı öğretmeye çalışır dururdu. Fakat doğal olarak bu hayvancıklar o kadar zeki mahluklar değildi.

Bu alınan sayısız civciv biz nereye gidersek mutlaka taşınırdı. Hatta bunun için özel, hava delikli çantaları bile vardı. Ben o dönemlerde küçük kardeşlerden nefret eden genç kız havalarındayım, hele öyle yanımda civcivli kız çocuğu istemiyorum tabi. Bir gün annemin arkadaşına gideceğiz, bunu da aldık, tutturdu civcivler de gelecek diye. İki taneler bir de! Neyse ben suratımı astım. Takside öttü durdu, ben rezil olduk diye somurtuyorum. Daha da kötüsü belediye otobüsüne de bindik. Ben dedim ki sizi tanımıyorum, uzakta durdum. Civcivler ötüp duruyor, kimse anlam veremiyor bakınıp duruyor.Kuzen de bana abla saat kaç diye sorup duruyor, ben daha da uzaklaşıyorum. İnsanlar bu tuhaf aile de neyin nesi diyor…

Neyse efendim, annemin arkadaşına geldik, civcivler sıkılmıştır diye dolaşmaları için balkona bıraktık. Birazdan almaya gittik ki biri yok!!! Aradık taradık yok! Düşmüş olamaz çünkü kenarlar beton. Büyük ihtimalle orada dolanan kargalar aldı dedi L. Teyze… Çok ağlaştık o gün. Dönüşte Mısır çarşısının oradaki hayvan dükkanlarına uğrayıp yerine bir civciv aldık.

Bir seferinde de su kaplumbağsı diye tutturduk. Hani bunlar minicik ya, bir de büyümez diyorlar… İki tane mini mini kaplumbağ aldık, o kadar şirinlerdi ki! Bir de küçücük bir akvaryumda tek bir balığımız vardı. O akvaryuma koyduk bunları. Bir iki gün sonra bir gün bir baktık bu kaplumbağ balığın o güzelim kuyruğundan yakalamış parçalıyor!!! Biz panik olduk yine. Ama cesur arkadaşını Renkler yine elini suya daldırdı ve kötü yürekli kaplumbağı çıkartmayı başardı. Zavallı kurban balık hayatının devamında yırtık bir kuyruk ile yaşadı.

Sonra bunları ayrı minik, kayalık görünümlü taşlar ile süslenmiş bir akvaryuma aldık. Başka bir vukuatı da bundan sonra yaşadık. Bir gün bir baktık bu akvaryum müsvettesinin içinde kablumbağın biri yok. Ama bu iki mini canavar büyümüş ve minkiliklerini kaybetmiş iki sevimsiz yaratık olmuşlardı o sıra. Dolayısı ile mini evleri onlar için küçük ve sevimsiz bir hal almıştı. Neyse, aradık, taradık hayvan yok! Artık ümidi kestik ki bir iki gün sonra yengem temizlik yapmaya karar verdiği bir gün bunu bulduk. Meğersem bizim şapşal yürüye yürüye kaloriferin altına gitmiş, oradan akan sızıntı suyun altında yaşıyor. Hemen aldık suya, bir daha çıkmamasını tembihledik. Bilmem ki sonra ne oldular, hatırlamıyorum.

İşte böyle anılarım da var…

Tuesday, July 24, 2007

Balıklar hep yaşasın...

Sıcak bir İstanbul sabahından merhaba. Bugünün bu kadar sıcak olacağı dün bizim evde tüm camların açık olduğu halde ortada ceryan olmaması, kapıların çat pat diye yürek hoplatıcı bir şekilde çarpmamasından belli idi. Düne vegenel hayatıma bir göz atalım hadi:

* Valla bugünlerde çok şımarasım geliyor. Eşime şımarıveriyorum.Zira başka şımaracak kişi yok. Wish'e biraz şımarıyorum bir de... Annem arkadaşında zira. Eşime şımarıp sırnaşıyorum. Oğluş olsa ona da şımarırdım.

* Dün güzel bir akşam yemeği, sıcak ve rüzgarsız bir hava ve yıkanmamış bir balkon eşiliğinde akşamdan keyif aldım. Bolkonun temiz olmaması benim bu keyfimi bozmadı düşünün. Eşim mangal yapar gibi dumansız ızgara başında mamaları pişirirken ben de ortamdan huzur kopardım.

* İki kat aşağıdaki komşumuz biraz rahatsızlanmış, yeni haberimiz oldu. Dün akşam ancak dokuz buçukta toparlanıp onlara gittik. Adam iyiydi neyse ki... Maksat muhabet sonuçta. Aslında yarım saatte kalkacaktık ama söz sözü açtı epey bir oturduk. Bir de geleceğpiz diye akşam akşam kek filan yapmış kadın. Yemeden olmaz tabi.

* Sonracıma TV izleyelim dedik yatarken ama ben uyumuşum. Tam Yaşar Nuri Öztürk'e telefon bağlantısı yapacaktı kalal bilmem ne! Ama reklamlara girince uyuyakalmışım. Konuşulanları eşim sabah anlattı. Şok oldum şok! Yaşar Nuri beye inanırım ben. Livaneliyi çok sevmesem de ona da inanırım... Vayyy

* Burada benim departmanda çok sevdiğim genç bir kız var, yeşil rugan ayakkabı almış Nine Westten, bayıldım. Alışveriş aşkım depreşti...

* İnsanın kızı olması da bir başka canım... Dün akşam gittiğimiz komşumun 9 yaşındaki kızı çay servisinde sehpaları dizdi, tabak, peçeteleri getirdi, annesine bir yardımcı oldu, bayıldım. Bir kız bebeb isteğim depreşti. İlaç biter bitme zyapmaya karar verdim. Komşum da beni çok yüreklendirdi.

* Sabah yolda 3 araba birbirine girmiş. Allahım koru bizi! Ne trafik vardı! O arada biz de eşimle beyin fırtınası yapmak sureti ile memleketi kurtardık.

* Bu sıcak günlerde bizim akıllı yönetim havuzu kapatmış. Kenarları elden geçiriyorlarmış. Mayısta aklınız neredeydi! İşte tipik bir yönetim!

* Haftasonu bir olsa... Ama hayırlısı ile olsun.

* Bugün de makyaj yapmayarak rekor kırdım.

* Dün annem ile konuştum. Bu akşam üzeri Sultanahmet'e, babamın muhitine gideceklermiş. Çok kıskandım. Çok severim ben orayı. Ne zama gitsem kendimi bir yabancı gibi seyahatte hissederim, rahat rahat gezerim. Akşamları da çok güzel olur. Bir de Kapalıçarşı'ya gitmeyi severim. Kuyumcu kuyumcu gezmeyi dermişim:-)

Bir de aklıma bir çocukluk anım geldi dün akşam. Ama hain bir çocukluk anısı. Şimdi efendim ben minimini bir çocukken çok güzel bir akvaryumumuz vardı. İçinde harika Afrika lepistesleri, suluboya diye tabir ettiğim lepistes türleri, melek balıkları, kılıç balıkları, zebralar vs ile çok renkli, güzel ve bakımlı bir akvaryumdu. Bu camdan güzellik misafir geldiği günler haricinde girmemiz yasak olan misafir odasında bulunmaktaydı. Bu güzelliği izlemek için annemden izin alır ve odaya girerdik. Ama çok sık olamazdı tabi. Bir de yem vermeye girerdik ki onların yeme atlamalarına bayılırdım.

Neyse, yine annemden habersiz oraya gittiğim bir gün, ağabeyim de yok, beni şeytan dürttü. Uhuyu suya döksem ne olur diye düşündüm. Aslında hayvanlar ile bir bağ kurmuyordum o an, sadece uhunun su içerisinde izleyeceği yol ve alacağı biçimi merak etmiştim. Uhudan bir miktar sıktım. Bu salak balıklar elimi görünce yem verdiğimi sandılar ve uhunun başına toplaştılar! Ağızları uhuya yapışmaz mı! Hepsi çırpınıyor ve kurtulmaya çalışıyorlardı. Benim nasıl bir hal alacağını merak ettiğim uhu suyun üzerine yayılmış ve daha geniş bir alanda daha da çok balık toplamıştı. Önce koşan lepistesler en kötü durumda olanlardı! Aceleleri ve kıvraklıkları onlara hayırlı gelmedi o sefer.

Ben nasıl panik oldum tahmin edersiniz. Çıldırdım. Annemi de çağıramıyorum... O an bir cesaretle elimi suya sokup katılaşmış olan uhuyu topladım. Neyse ki balıkların ağızlarından ayrılıp elime geldi. Balıklar da epey yan yan yüzdükten sonra kendilerine geldiler. Tüm gece gelip gidip onları kontrol ettim, ölmediler Allah'a şükür. Ama neler yaşadım üzüntüden.

Valla kötü bir niyetim yoktu. Çocuk çocuk deney yaptım minik beynimle. Zavallı balıklar çok korktular. Onlar da o kadar obur olmasalardı canım, daha iki dakika önce yem yemişlerdi. Balık beyni, balık hafızası işte. Ama en acısı insanların arasında da balık hafızalıların var olması. O daha tehlikeli. Anlayan anlamıştır herhalde. Unutkanlık hastalığından bahsetmiyorum keza.

Monday, July 23, 2007

O şu bu, onlar şunlar bunlar...

Hayat devam ediyor benim taraflarda. Dün biraz kendime geldim çok şükür. Mutsuz olup olmamak biraz da insanın elinde. Olan her olumsuz olay nedeni ile hayatı zindan edersek zaten kısacık olan hayatımızı çekilmez hale getiririz. Bunu her zaman uygulayamıyoruz, insanız sonuçta. Ama iyimserliği elden bırakmamakta fayda var arkadaşlar.

* Dün uyduruk bir çin eriştesi yaptım. Şimdi efendim şööle: Çin eriştesi alınır, makarna gibi haşlanır. O arada iki diş sarımsak rendelenir, Naturel Sızma zeytinyağında hafifçe öldürülür. İncecik mantarlar eklenir, suyunu salmaya yakın bir rende kabak eklenir ve iki tatlı kaşığı soya sosu dökülür. Bu nedenle tuz ilave edilmez, zira sos tuzludur. Yine o anda incecik kıyılmış 3 taze soğan ve soya filizi eklenir. Azıcık ölünce alınır ve makarnaya eklenip karıştırılır. Üzerine azaıcık daha zeytinyağı gezdirilir. Sebze seviyorsanız beğenirsiniz. Bazen buna havuç rende de ekliyorum.

* Dün film izleyememe modundaydım. Belki de sıcaktan. Biri absürd bir komedi idi... Yarıda kestirdim. Of çok salakçaydı, hiç gülmedim. Oysa gülemye ihtiyacım vardı. Sonra Hayalet Sesler 2 yi izledik. Aslında çok hoş bir film. Ama uykum geldi bu sefer, gittik yattık. Bu akşam devam edeceğim.

* Dün gece ne sıcaktı. İğrençti. Bire kadar sıkıntılı uyuduk eşimle. Sonra ise biraz serinledi, iyiydi...

* Güneş alerjim feci boyutlara geldi. Omuz ve bağrım (ne denir başka oraya bilmiyorum. Boyun ile göğüs arası) fiske fiske oldu, kaşınıyor.

* Bu günlerde makyaj yapamıyoprum. Tatsızlıktan mı yoksa sıcaktan mı bilmiyorum. Gerçi işyeri serin. Klima bazen işe yaramıyor ama yine de dışarıya göre harika.

* Annem bugün arkadaşına kalmaya giidecek. Bu sıcakta birşey olmasa bari! Akşam git diyeceğim ama beni dinlemeyecek. Bari sabah erken çıkmış olsa...

* Bu akşam güzel yemekler yapmayı planlıyorum. Sabah eti güzel bir sosa yatırdım. Tavukta da çok iyi oluyor bu marine: Soğanlar ince ince kesilir ve biraz ovulur. Tuz kesinlikle atılmaz, sızma zeytinyağ, kırmızı biber, kırmızı etse kekik ilave edilir ve en az iki üç saat -ki sabahtan akşama beklerse daha iyi olur- bekletilir. Sonra bizim şu dumansız ızgarada yapıyoruz. Yanına da mantar atacağım biraz. Bir de kabak ve patlıcanları incecik dilimliyorum, sarımsak, zeytinyağ ve karabibere buluyorum. Bunu ızgarada yapıyorum. Et yanında güzle oluyor. Bir de pilav! Bu sıralar ne oluyorsa aklım hep yemek yapmakta...

* Romana kendimi veremiyorum. Ne oldu ki bana. Oysa çok iyi gelişmeler düşünüyorum. İlginç şeyler olacak... İlhaaammmmmm, gel artık geri...

* Battaniyeyi birleştirmede sorunlar yaşıyorum. Annemin elinden öpecekler yakında...

* Evde bir iki değişiklik yapmak istiyorum. Ne bileyim koltuk ve TV ünitesinin yerlerini değiştirmek gibi... Küçük bir iki aksesuar da güzel olur. Oğluşun odasına tablo ve yeni bir lamba almak istiyorum. Bu öğle pike takımı alacağım. Pembiş olabilir:-)

*Dün gece rüyamda hayırdır inşallah düğüne gidiyordum. Altın rengi bir tuvalet giymiştim ve daha zayıftım. Harika bir tuvaletti. Ondan istiyorum DAAAAA nerede giyeceğim. Hanginizin düğünü var yakınlarda?

*Saçımı görmek bile istemiyorum. Dipler koyu koyu oldu. Saç açık renk olunca iyice sırıtıyor. Neyseki dalgalı olunca biraz gizlenebiliyor. Pırasa gibi olsa daha kötüysü. Genç Partiyi kınıyorum. Eğer şöyle bir vaat verseydi oyum ona giderdi: Haftasonları bir gün uzunluğu 48 saat olacak!!!!.

* Genç parti demişken geçenlerde duydum. Seçimlerdeki absürt vaatler ile ilgili espriler gırla gidiyordu. Mesela: Dr. Ötker bundan böyle Doçent Doktor Ökter olacak :-)

* Vaatleri, karalamayı bırakın adam gibi çalışın. Başka partilerin kadın ve geç kollarının ne kadar aktif olduğunu biliyopr musunuz? İnsanları kapmak için nasıl savaşıyor ve ilgili davranıyorlar. Kadınları ve geçleri küçümsemeyin.

* BuCuma izin almayacağım. İşleri devredebileceğim ikikişi de olmayacak o gün. Ama bir sonraki hafta inşallah. Feci temizlik ve yemek yapasım var...

* Geçen akşam rüyamda hayırdır inşallah deyin Wishin evinin yerlerini siliyordum. Kafayı yedim galiba.

* Yan komşum bu sıralar çok kederli görülüyor. Bir vakit bulsam gidip soracağım. Herkes mi mutsuz kardeşim!

Kendimi durduramıyorum. Yazacak çok şey var aslında ama devamı yarına... Buluşalım yarınaaaa, Vikingler geliyorrrrr, hah hah hah yarınaaaaa... (iyi değilim evet:-)

Sunday, July 22, 2007

Seçim bitti.

Bir seçim daha bitti. Hayırlı olsun demekten başka birşey yok...

* Oy verdiğim (vermek zorunda kaldığım) parti başka, sempati duyduğum parti başkaydı. Neyse ki ikisi de meclise girdi. Annem sempati duyduğum partiyi duyunca şok geçirdi ve beni ciddi bir biçimde azarladı. Zira kendisi öteden beri hiç sevmez.

* Bizim gençlerde pek iş yok. Bizim büyük oğlan dahil çoğu seçime gitmedi. Fikirlerine inandığı bir parti yokmuş! Öyleyse hiç durumunuzdan şikayet etmeyin! Herşey bu ilgisizlik ve tembellikten oluyor. Başka görüşlerde gençler nasıl çalışıyor sizin haberiniz var mı? Hayat sadece tatil değildir...

* Oy vermek bir vatandaşlık görevi olduğu gibi sizin hakkınızdır da. Tembellik ve bananeciliği bırakın, ya da durumunuzdan şikayet etmeyin. Bir oy ne işe yarar demeyin. Herkes öyle düşünürse ne olur? Dün annemin oy verdiği Beşiktaşta 80 yaşında bir dede tek başına sandığını arıyordu. Bravo dede!

* Bir parti başka bir partiye taş atmakla oy kazanamaz. Bu ortaya açıkça çıktı artık. Bir partinin görevi ney,i nasıl yapacağını açıklamaktır. Misal: Birkaç parti üniversite sınavını kaldıracaktı! Bunu söylemek yetmez. Naıl yapacaksın bunu anlatacaksın. Bu en basiti. İşsiz insanları karşına alıp işsizliği nasıl önleyeceğini onların anlayacağı dilde anlatacaksın. Keza yoksulluğu nasıl önleyeceksin. Bunları hiç duymadık??????

* AKP yi kutluyorum çünkü çok organize çalıştılar. Genci yaşlısı oy vermeye koştu. Öyle veya böyle zafer kazandılar.

* Oy vereceğiz diye tüm İstanbulu dolaştık dün... Neyse ki sandıklar ilginç bir şekilde boştu. Oysa daha önce hep sıra beklediğimi hatırlıyorum.

* Dün oy verdikten sonra annemlere gittik, annem un helvası yapmayı öğretti. Haftaya deneyeceğim bakalım.

* Cumartesi kendime güzel bir gün hediye ettim. Salon hariç biraz temizlik yaptım ama öncesinde havuza girdim, kitabımı bitirdim, güneşlenip güneş alerjisi oldum tekrardan... Harika deniz mahsullü bir sofra hazırladık eşimle... Güzel ve Dahiyi izleyip bol bol güldük. Çok seviyorum bu yarışmayı. Çünkü gülebilmeye ihtiyacım var.

* Cuma akşamı anneme yemeğe gittik. Annemden korkudan doğru dürüst yiymedim. Ne yediğimi sayıyır, sürekli bana bakıyor. Kilo aldım ya! Annemin en kızdığı konu. Bundan çok rahatsıoz oluyorum. Böyle olunca daha çok yiyesim geliyor. Bir daha yemek yiyip ona gideceğim... Küstüm anne!

*Bu akşam ne yapsam yemeğe? Mantar var, çin eriştesi var. Sebzeli çin eriştesi yapabilirim...

* Saçımı boyatmadım. İğrenç oldu. Ama dedim ya cumartesi güzeldi. Kuaföre gidip bölmek istemedim.

* Bu sabah hiç makyaj yapasım yoktu. Ben de yapmadım. Neyse ki güneşten bronzlaştım.

* Allıkımı alamadım. Offff. Bu kötü işte.

* Öğlen eşime gideceğim. Güzel bir yemek belki keyfimi geri getirir. Üstelik canım şöööle güzel ve kalorili bir makarna türü çekiyor.

* Annem ne alem kadın yaaa.. 8 yılönce ayrıldığımız muhitte oyunu kullanmaya gittik ya. Orada beş dakika yalnız bıraktık, geldiğimizde birileri ile konuşuyor. Öğretmen arkadaşlarını bulmuş. Hayat hikayesini anlatıyordu kaşla göz arası... Çok insan tanımak, sevilmek güzel. Orayı çok özlediğini de biliyorum. Bizim yüzümüzden geldi o taraflara. Oğluş için...

* Mutlu olmayı çok özledim. Mutsuz da değilim Allah'a şükür ama ne bileyim. İçten kahkaha atmak istiyorum. Tenis oynayacak enerji istiyorum...

* Cuma izin alıp biraz ev kadınlığı yapmak istiyorum.

Hepimize mutlu, hayırlı, sevgi dolu bir hafta diliyorum.

Friday, July 20, 2007

Devam



Seiko: Bu sene bu tip ince uzun tipli saatler çok moda kardişlerim. Ben sevmiyorum ama çeşit olsun. Renkler ve zevkler tartışılmaz dimi...












Movado: Bence çok klas. Hoşuma gitti. Yok mu almak isteyen? Hadiiii, vatandaş saate gel...











Kennet Cole: Renge bittim zaten. Gerçi bu sene çok uçuk mavi, pembe giymiyorum açıkçası. Ama bir kıyafet uydururuz artık. Alışveriş sepetine atıyorum.










Camel: Çok tarzım değil. Ama sportif, maceracı, hani ne bileyim safariye filan çıkacaklara pek yaraşır. Blogger arkadaşlara % 50 indirim var... Fırsatı kaçırmayın.












Brail: Renk güzel, dizayn hoş, metal ve kırmızı ne güzel yaraşır. Kırmızı olsun 5 kuruş pahalı olsun.


Calvin Klein: Şu an bilğimdeki saat. O kadar severek kullanıyorum ki. Evlilik yüzüğüme de çok yakışıyor.Zaten saatte favorim Calvin Klein... Bayan saatleri süper oluyor. Çok yalın ve iyi tasarımlara sahipler.
Calvin Clain: Ne kadar rafine bir tasarım. Mavi ve siyah bu kadar mı yakışır. Ciddi bir siyah takım ile bunu takın ve farkınızı yansıtın derim.


Calvin Klein: Bu sene altın renkli bir saatiniz yoksa siz bir hiç sayılırsınız :-P Ona göre... Bunu kaçırmayın, paracıkları hazırlayın.
Armani: Çok tarzım değil ama zarif duruyor. Bu sene kahverengi saatleri çok beğeniyorum nedense...
Bu kadar... Aslında daha çok var da benim sabrım bu kadar. Haftasonu yapacak listem:
- Saç boyatılacak
-temizlik yapılacak
- Bol yemek olayına girişilecek
- Oy verilecek (3 farklı noktaya gideceğiz. Annem, ben, eşim farklı yerde veriyoruz. Neden diye sormayın bile)
- Anne babamız ziyaret edilecek. (Oy vermeye onlar da götürülecek)
- Allık alınacak
- Bolca DVD film alınacak
- Vakit bulunursa ki hiç sanmam havuza girilecek.

Hadi Kızlar Saat Seçelim...

Saat çok hoş bir aksesuardır. Zamanı bilmemizin ötesinde kıyafetlerimizin bir tamamlayıcısı değil mi? Bence herkes hoş bir saat hediyesi karşısında mutlu olur. Sevgili Butterflycığım eşine saat hediye etmeyi düşünüyor. Ben de uzun süredir kendime veya eşime bir saat almadığımı farkettim. Aslında kısa süreçte almayı da düşünmüyorum ama en azından son saat modası nasılmış bir göz gezdirelim dedim. Hadi seçin bakalım... Bunlar benim hoşlandıklarım tabi...

Tommy Hilfiger: Erkek saatlerini beğenirim. Bu da neşeli, genç, sempatik bir tasarım. Genç kız anaları, ne duruyorsunuz?



Tommy Hilfiger: Ayyyy, çok tatlı. Bileğimde ne güzel dururdu değil mi aşıkm? Alışverişe çıkalım mı? Hadi amaaaaa....










Adidas: Rengi çok hoş, spor bir saat. Bunun pembişi de var efendim. Şık bir mavi eşortman ile veya blue jean ile takın kolunuza, çıkın yürüyüşe... Bence zarif, sade ve hoş. Genç kızlar için de ideal. Yok mu alan:-)










Puma: Puma ama çok başarılı bir tasarım. Cidden beğendim. Tebrik ediyorum tasarımcısını










Marc Ecko: Romantik bir tip misiniz, bu saat tam size göre. Fazla söze gere kyok. Atın sevgilinizi, kocanızı kolunuza, girin mağazaya, bunu istiyorum diyin. O kadar!









Guess: Kızlar, Guess marka çantamdan pek memnun değilim, haberiniz olsun. Çantanın yanında ilper vardı ve metal yuvarlak tokalar ile sonlandırılmıştı. Bu tokalardan biri hemen düştü, diğeri de dün. Yani taklit çantalar bile daha kaliteli. Bu nedenle bir daha guess çanta alacağımı sanmam. Üstelik saçma bir şekilde pahalı. Oysa yurtdışında o kadar değil. Acaba bu pembe saat beni Guess e tekrar bağlar mı?






Guess: Yukarıdakini bilmem ama bu kesin bağlar. Harika! Kızlar biri bana bunu alsın lütfeeennnn... Aşkıımmmmm, duy sesimi...











Guess: Değişik... Beyaz bir elbise ile hoş durur. Altın bir zincir ile kombine, ayağa altın renkli bir babet mesela..








DKNY: Değişik, rengi de farklı... Uygun bir kıyafet kombinasyonu ile çok zarif olursunuz. Bence buna uygun, aynı renkte, zarif, kapalı ve ince topuklu şık bir ayakkabı ve çanta takımı şart.







DKNY: Orjinal ve rengi ile ilgi çekici bir tasarım. Kıyafetinizin de uyumlu olması şart. Yoksa çok sırıtır. Ben çok beğendim ama alırsam o kadar az kullanırım ki...






Hugo Boss: Erkekler için saatleri daha hoş bence ama bu orjinal tipler için ideal.












Festina: Biraz da sarı olsun, ne öyle hep pembe, kırmızı... Rakamlarınstili çok hoş değil mi? Art Deco tarzı. Gerçekten hoş... Alıyorum, paket lütfen.








Festina: Çok şirin değil mi bu! Ay kendimi genç kız sanıyorum herhalde, gözüm hep pembelerde. Ama gönlüm genç ne yapayım. Kızlar bunu kime gönderiyorum?










Dolce Gabana: Bayıldım, Tek kelime ile bittim. Hem kırmızı, hem kalpli, hem Dolce Gabana. Bir kadın daha ne ister. Aşkıma biri tıklatsın bu saati istediğimi söylesin hemen please!
Dolce Gabana: Pembe, gönlüm sende. Evet böyle bir hediyeye kimse hayır diyemez. Tam romantik, bıcır bıcır hatunlara göre. İstiyorum, o kadar!

Esprit: Bu pembeyi daha da çok istiyorum. Her kadının böyle bir pembişi olmalı. Banu Alkan görmesin. Gerçi pırlantalar ile süslü değil, takmaz o ayol. Bunun mavişi de var arkadaşlar. Onu da verebilirim.
Diğer mallarımızı görmeden karar vermeyin, bir sonraki postumu bekleyin:-)

Wednesday, July 18, 2007

Bana Masal Anlatma!

Başlığa bakıp da yine gerilimli şeyler anlatacağımı sanmayın. Sadece esprili olsun diye, konu ile bağlantılı olarak yazdım...

Dün annemin akşam yemeği davetinden eve dönünce (dün de yemekten yırttık) biraz soluklanmak ve konuşmak için balkonda oturduk eşimle. Balkondan gece gökyüzünü izlerken benim yıldızım Tacin'i gördüm. Şimdi Tacin benim uydurduğum bir isim. Küçükken Milliyet yayınlarının küçük ama kalın çocuk kitapları vardı. Kimbilir kaç serisini okumuştum. Adını hatırlamıyorum ama biri uzaylı filan bir maceraydı ve orada Tacin isimli bir yerden söz ediliyordu. Ben de İzmitteki evimizin balkonuna çıkınca gece sağ tarafımda (güney batı gibi bir yerde) kalan ve arada kırmızılaşıp sonra tekrar beyazlaşan ve yanıp sönme durumu nedeni ile yıldız olduğu kesin (Mars değil ha!) bir gök cismine Tacin ismi vermiştim. Yıllar sonra bu evimize taşınınca bu yıldızı tekrar keşfettim ve içim çocuksu bir biçimde kıpır kıpır oldu. Eşime bu olayı anlattım ve yıldızımı gösterdim.

Bu konuşmadan sonra çocuk kitaplarına geçtik. Ben kitap okumayı ne kadar çok seviyorsam eşim de o kadar sevmez. Bunu ona hiç yakıştıramam doğrusu... Çocukluğumda okuduğum kitapları bilip bilmediğini sordum. 80 günde devrialem, 2 yol okul tatili, Değirmenimden mektuplar, Kemalettin Tuğcunun acıklı klasikleri, Şimdiki çocuklar harika (Aziz Nesin) vb. Hiç birini okumamış. Peki Alice Harikalar Diyarındayı da mı okumadın dedim. Hayır dedi. Bu benim için şoktu. Çünkü Alice benim en sevdiğim masaldır. Annem çocukken çok eski bir çizgi romanını vermişti bana. O çocukken Fransızca öğrenirken alınmış. Onu bile okumuştuk annemle (daha çok resimlerine bakmıştım, bazen de annem bildiği ve hatırladığı kadarı ile kadar yardım etmişti) Alice tam benim sevdiğim tarzda bir masaldı. Hayal gücümü zorluyor, gerçeklikten koparıyordu.

Annem ben küçükken her gece masal anlatırdı. Fakat masalları kendi uydururdu! Bu masallar akıllara durgunluk verecek kadar korkunç olabilirdi bir çocuk için. Mesela birinin kısaca konusu: Kral üç oğlunu çağırıyor, mağaradaki dev ile kim baş edebilirse ona krallığı brakacağını söylüyor. Büyük oğlan giriyor ama gece çok uykusu geliyor uyuyor, bu arada bir sürü absürt ve iğrenç olay oluyor tabi, sonracıma adam uyuyakalıyor, dev gelip onu acımasızca yiyor. Bu yeme sahnesini mümkün olduğunca korkunç anlatırdı. Tövbe tövbe... Sonra ortanca da aynı akıbete uğruyor. Ama küçük akıllı, uyumamak için kolunu kesip tuza batırıyor. Tabi acıdan tüm gece oturuyor ve devi yeniyor. Iyykkk...

Şimdi arkadaşlar. Miniminnacık, hap kadar çocuğa bunlar anlatılır mı? Anlatırdı ve ben de bayılarak dinlerdim. Korku filmlerini belki de bu yüzden çok seviyorum. Ya da gerilimli kitapları.

Fakat annemin bir kötü huyu (deminki iyi huyuydu) bu anlattığı masalları bir daha hatırlayamamasıydı. Ertesi gün hadi dünkünü anlat desem bir sürü yeri değişmiş olurdu. Hep ben düzeltirdim. O da o zaman sen anlat ben dinleyim derdi. Hatta o korkunç öyküyü anlat dediğimde bana çirkin kaz, yaramaz ördek hikayelerine başlardı. Sizce beni kesermi öyle minik şirin ördekler. Çirkin kaz hikayesini hiç sevmezdim ayrıca...

Korku masalları anlatan bir annem, ölü taklidi yaparak beni saatlerce ağlatan bir bakıcım, bileziğini almaya çalıştım diye peşimden kovalayan bir ninem vardı arkadaşlar, ben yine çok iyi çıkmışım:-)

Ben de oğluşa her gece bir masal okur veya anlatırdım. Benim anlattıklarım da haya ürünüydü ama korkunç değillerdi. Benim oğlan korkulu şeyleri çok sevmez, anasına çekmemiş. Kendi uydurduğum "Minik Kuyruklu Yıldız Halley'in Maceraların" serimi anlatırdım. Küçük bir kuyruklu yıldız varmış ama biraz yaramazmış bu... Minik Halley kimi zaman annesinden izinsiz dışarı çıkıp koca uzayda kaybolur, en sonunda onu bulan Güneş veya Ay dede eve götürür. Halley pişmandır ve olaydan ders alır. Başka bir macerasında yemek seçer, annesinin yaptıklarını yemez, sonra açlıktan kötü olur, Yıldız doktor ona iğneye gelir, yine pişmanlık ve mutlu son... Bunun gibib bir sürü şey ama oğlum çok severdi ve kendi ile özleştirirdi yaramaz Halley'i eminim:-)

İşte böyle. Sizin masallarınız nelerdi?

Not: Bunu sonradan ekliyorum. Okuma yazma öğrendikten sonra okuduğum ilk ciddi kitap (yani basit hikaye kitapları dışında) Robinson Crousoe idi. Rahmetli babam ile bir sayfa O bir sayfa ben okumuştuk. Sonra büyüdüğümde de defalarca okudum onu...

Olan bitenler...

* İnci Aral'ın Safran Sarı adlı kitabını okuyorum. Yazarın Türkçeyi kullanışı, ifade tarzı ve cümle oluşumları o kadar başarılı ki! Uzun süredir gelmeyen ilham nedeni ile ihmal ettiğim romanımın basitliğini gözüme sokuyor. Ama kadının yeteneği ve deneyimi muhteşem zaten. Çok beğendim, alın okuyun derim ben.

* Dün Harbiye'de bir işimiz vardı. Arabayı Taksime bırakıp metro ile gittik. Malum yakın yol ama trafik olabilir diye düşündük. Metrolar hala temiz ve düzenl. Şaşırdım ve sevindim. Moskovada çok daha kalabalıktı ve insanlar 80 li yılların belediye otobüslerindeki güruhları andırır biçimde itekleyerek, saygısızca biniyorlardı. Ama o metro durakları çok çok çok güzeldi ve temizdi... Ama bu hattaki metro çok başarılı bence, keşke tüm İstanbul bu şekilde metro ağı ile örülse.

*Harbiye, Osmanbey ne kalabalıktı. Sanırım biz çok izole yaşıyoruz. Site aşırı sakin, iş yeri öyle... Ses ve kalabalık bir de sıcak bizi mahvetti. Kalabalık karşısında büyük bir yabancılaşma yaşadığımı itiraf etmeliyim. Hoşuma gitmedi...

* İşimiz bitince Taksime döndük. İstiklal Caddesi de çok kalabalıktı ama Osmanbeydeki iş çıkışı ve alışveriş kalıntısı insanlarının gergin veya anlamsız suratlarından sonra eğlenmeye gelmiş, gerginliklerini atmış, genç, güler yüzlü insan suretlerini görmek beni yormadı. Kalabalık yine rahatsız etti ama gerilmedim bu sefer. Gençler ne kadar mutlu görülüyorlardı... Gençler için o kadar çok giyim mağazası vardı ki... Cıvıl cıvıl, renk renk ve genelde 34-36 beden için tasarlanmış görülen o giysileri görünce keşke genç olsaydım, hatta kendimin kızı olsaydım amma şanslı olurdum diye düşündüm. Annemi, yani beni kandırır ne kıyafetler alırdım...

* Taksimde güzel bir yere gittik. Daha önce de gitmiştik bir haftasonu. Benim o çok sevdiğim oymalı kakmalı eski taş binalardan birinde, bir cumbasına konmuş hoş bir masada mutluluk hormonu salgılatmasını dileyerek makarna türü bir şeyler yedik. Tortellini meraklısı ben 10 üzerinden 8 verdim. Hoş bir akşam oldu.

* Çok geç olmadan döndük, mutlu, huzurlu ve dingin. Ama iş sorunlarım arada aklıma gelip beni sinir etti. Yüzde yüz unutamıyorum. Arabada bir an aklıma geldi. Eşim de fark etmiş olacak ki ne düşünüyorsun diye sordu. Hem onu üzmemek, hem de o konunun açılmasını önlemek için hiç bir şey dedim. Yalandı. Üzgünüm sevgilim...

* Eve geldik, güzel bir kavun vardı, yarsı kalmıştı onu kestik. Tom Kerizin Dünyalar Savaşı filmini bir daha izldeik (daha önce çok bozuk bir versiyonunu izlemiştik.) Düzgün versiyonunu izleyince aslında filmi hiç izlemediğimizi veya anlamadığımızı veya o anlarda uyuduğumuzu fark ettik.

* Uyuduk uyandık. Aslında uyanmak değil sürünmek diyelim. Çok yorgun hissediyorum kendimi. Sabah uykuyu kahvaltıya tercih ettik. Tek güzel an arabada kitap okudum. Safran Sarıyı...

* Demin arkadaşım Wish ile iki sene önceki buhranlı günlerimiz aklımıza geldi. Kaç yıl olduğunu zor hesap ettik. Ne günlerdi... Bir gün o ben, bir gün ben onu arar ağlardık. Konuşmalarımız birer terapi gibi olurdu. Birbirimizi iyileştirmeye çalışırdık. Ama iyileşmenin tek yolu zamanın geçmesiydi... Şimdi o günleri gülerek anıyoruz. Acılar hep hatırlanır, ama şiddeti gün be gün azalır. (Kuğucuğum, sana yazdığım gibi)

* Allığım bitti almalıyım ama sadece Boyner de satılıyor. Offf... Ne büyük dert. Keşke tek derdim bu olsaydı.

* Bir kaç gün sonra Wishin düzenlediği şarap tadım gecesine, evine gideceğiz. Çok hoş olacak... Anlatırım size de... Uzuuuunnn zamandır şarap gecesi yapmıyorduk eşimle. Şarabın tadını bile unutmuş olabilirim. Şarap tadım günlerinde az az çeşitli şaraplar tadıp o şarabın ne hissettirdiğini anlatıyor herkes. Bir tanıdığımızın ürettiği şarapları tadacağız yarın. Çok güzel olduğunu duymuştum üretimlerinin.

* Hepiniz iyi ki varsınız. İçimden geldi bunu yazmak...

Tuesday, July 17, 2007

Biraz umut...

Bugünlerde hep diplerdeyim arkadaşlar. Şu suyun yüzüne çıkamıyorum bir türlü. Bana nazar mı değdi ne! İş hayatımda da bunalıyorum. Belki de en mutsuz günlerimi yaşıyorum iş hayatında. Oysa çalımayı, yaptığım işi, hatta stresi, problem çözmeyi bile çok seviyorum. Ve kendi işim olsa ancak bu kadar severek ve özveri ile çalışırım. Fakat değerim anlaşılmadığı gibi bir de çok iyi çalıştığım için azar işitiyorum.

Dün bir sürü ipe sapa gelmez bahaneler ile yerden yere vuruldum. Bunların nedenini biliyorum aslında. Yani bunları söyleyen aslıbnda kendisi de söylediklerinin doğru olmadığının farkında ama söylemek zorunda hissediyor sanırım. Ona soruyorum, aksayan ne, ne sorun var diye... Somut bir şey sunamıyor. Çünkü yok.

Yazıklar olsun diyorum. Çalışmalarımı haram etmiyorum ama böyle devam ederse inşallah haram olur. Çok canım yandı dün ve cidden kalbim acıdı. Çok büyük haksızlığa uğradığımı düşünüyorum. Bu olup bitenleri can acısı ile Allah'a havale ediyorum.

İşin ilginç yanı hala özveri ve koşturmaca ile ama yine eski sevgim ile işimi yapıyorum. Oysa bir kişi git rapor al dedi ki inanın dün bir hastaneye gitsem o halime bir hafta rapor alırdım. Ama düşünmedim bile. Bunalabilirim ama hala sorumluklarım var. Aptalım ben değil mi? Evet aptalım.

Mutsuzum ama geceler biter, sabah olur, her sabah da güneş doğar... Bunu bilmek bana umut veriyor. Sanırım çok fazla şey üst üste geldi. İyileşmeliyim, iyileşeceğim. Değil mi?

Sunday, July 15, 2007

Geçip giden haftasonu ve hayat...

Bu sabah sürünerek kalktığımı söylemeye gerek yok herhalde... Her ne kadar temizlik, yemek diye sayıklayıp yorulsam da sabahları bol bol uyuduğumu itiraf etmeliyim. Hem de ne uyuma. Cuma günü eşimi geçirmek için kalktım gerçi ama akşamında yorgun argın onikide yatıp tam onbirde uyandık! Ne süper uykuydu... Pazar günü de aynı şekilde.

Cumartesi Pazar, ev temiz eşimle rahat rahat dinleniriz, film izleri diye hayaller kuruyorduk ya, hiç olmadı. Bunun nedeni de Cumartesi tüm gün eşimin eski televizyonu yatak odası duvarına monte etmeye çalışması oldu. Çalıştı diyorum çünkü bizim duvarlar demirden yapılmıştı herhal. Amatör matkabımız bu demir duvarı delmeye yetmedi. Neyse, o arada uydu anteni (annemden kalma, annem uydu kötü diye dijitürk tutturdu,i onu bağlattık, biz de uyduyu aldık) bağlamak için adamlar geldi, bir sürü bir sürü koşturma oldu, ev pislendi, offf... Sonra eşim başka adamlar çağırdı ve profesyonel matkap ile açılan tek bir delik için (diğer deliği eşim açabilmişti) 30 YTL alıp gittiler.

Pazar günü ise güzel başladı. Brancha gittik ve güzel ama kalorisi bol bir kahvaltı ettik. O sıra alışverişe çıkmış annem bizi yakaladı. Kahvaltı etmiş ama bol köpüklü kahvelerimizi beraber içtik. Sonra alışveriş yapıpı arabaya bindik. Eşim annem için arka camı açtı. İnince bu camı kapatamadı! Tabi araba öyle bırakılmaz, hemen açık bir tamirci aramaya çıktı. Ben de eve tek başıma döndüm. Yalnız sıkıldım tabi. E ne yapılır? Tahmin edin bakiim? Evet temizlik! Bir el daha evi sildim, banyoyu biraz sildim. Gerçi her yer temizdi ama daha iyi oldu. Sonra yemek yaptım, banyomu yaptım eşim geldi. Zavallının tüm günü tamircide geçti. Tek usta olduğu için asistanlık da yapmış. Bizim araba İstanbulda iki, üç tane filan (duyduğumuz kadarı ile) O nedenle yedek parçası pek bulunmuyor. Adam birşey uydurup 70 YTL kapmış. Eee zorunluyuz biz de tabi... Eve geldi, yemek yedik, gün bitti. Sizler ne yaptınız?

Haftasonu yine ışık hızı ile geçti anlayacağınız. Hayatımız da bu hızla bitip tükeniyor. Bunu düşünmek insanı korkutuyor. Daha dün bir çocuktum, sonra genç bir kızdım, genç bir anne oldum. Şimdi ise orta yaşlı mı sayılıyoruz? Yaşlandığımı hissettim demiyeyim, daha genciz ama hayat geçiyor arkadaşlar!

Friday, July 13, 2007

Öldüm bittim yorgunluktan!

Amanın arkadaşlar ne yoruldum, öldün. Bildiniz evdeyim!!! Sabah sekizde eşimi uğurladım, azıcık TV baktım, sonra bu saate kadar ki saat üçü geçiyor hiç oturmadım. Toz alma, dağılmış evi toparlama, mutfağı temizleme, süpürme, balkonu temizleme (yıkama demiyorum bakın) yemek yapma (hemi de kalktım mantı yaptım- bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu dimi, yarın için yeşil mercimek çorbasına kamur hazırlama, kahve yapıp içme (hımm, en güzeli buydu) tekrar mutfağı temizleme derken belim koptu.

Daha kötüsü en ufak iş yapınca incinen sağ bileğim feci ağrıyor. Zaten kaç gündür kötüydü, iyice berbat ettim. Daha da kötüzü en önemli işim kaldı: Yer silmek. Ben yer silme canavarıyım. Ev halkı da bu konuda canından bezmiştir. Bu konu ile ilgili post yazacağım yakında. Şimdi kalkıp onu yapacağım da bu bilekle nasıl olacak bakalım. Neyse akşam yemeği hazır.


Bana kızmayın, evdesin işte dinlen diye. Ben yapmasam kim yapacak? Ben öyle kadın da tutamam, içime sinmez. Benim gibi yer silen kadın tanımam dermişim:-) Hem haftasonuna temiz bir ev olacak, eşimle dinlenirim işte. Görünürde misafir de yok ama belli olmaz yazın bizim durumumuz. Büyük oğlan tatile gitti, küçük oğlan babaannede hala. Onu çok özledim. Burnumda tütüyor bebeğim. Anlayacağınız haftasonu ev sessiz. Allah sessiz bırakmasın başka nedenlerle. Tatil olacak elbet.

Dün eşimle harika bir akşam yemeği yedik. Beraber hazırlayınca daha lezzetli oluyor. Hani dumansız ızgaralar var ya, balkona koyduk, köfte ve sebze ızgarası yaptık (kabak ve patlıcanı zeytinyağ, sarıksak rende ,kırmızı biber ve kekikle marine edin, ızgara yapın nefis ve sağlıklı oluyor) Bir de rahat durmak bilmeyen annem eve gelmiş, çamaşırları makinaya atmış, sigara böreği yapıp buzdolabına atmış. Anneme laf anlatmak zor. Çocuk yokken dinlen diyorum ama rahat durur mu!!!

Neyse zeytinyağlı patlıcan yemeğim de vardı (kolay imam bayıldı yani) güzel bir akşam yemeğinden sonra şeytan bizi dürttü eşimle. Hadi TV alalım dedik. Haydaaaa, nereden çıktı dimi. Bize bazen gelirler bööle. TV yeniydi ama biraz küçük geliyordu salona. Eşim uzun zamandır mızırdanıyordu. Bimeks bir kampanya yapmış. Çok uygun fiyata 94 ekran LCD aldık. Ama aksaklıklar oldu, işimiz onda bitti. TV arabaya sığmadı, bagaja bağladık. Öyle kırolar gibi ve ayrıca saatte 40 km hız ile eve geldik. Sonracııma kurduk ama digitürkü bağlayınca bir türlü açamadık. Uğraş uğraş tesadüfen bir yere bastım açıldı, ama nereye bastım hatırlayamadım. Sonra yine bulduk filan.

Neyse işte bööyle. Haftasonu neler yapılacak bakayım? Hava böyle mi olacak yine ki!

Bekleyin beni yerler! Sizi silmeye geliyorum! Tutmayın beni...

Thursday, July 12, 2007

Alışveriş Canavarı İşbaşında!

Alışveriş Canavarı dün tekrar işbaşındaydı. Yani ben!

Arkidişler, ben kilo aldım. Yağmur Damlacıkım, sen ne dersen de ben bir şişko olma yolunda sağlam adımlar ile ilerliyorum. Ne güzel 63 e inmiştim! Oysa şimdi ….. kiloyum (oh söylemeyeceğim, ayıp) Tatilede homini gırtlak, güneş altında uzanaraktan kilo aldım… Sağlıksız da beslendiğimizi itiraf etmeliyim. Pek yemek yapmadığımı söylemiştim. Ben yemek yapmazsam dışarıdan sağlıksız ve bol kalorili şeyler yendi. (Balık yediğimiz gün hariç, o çok güzeldi, üstelik mutsuzdum…)

Neyse, bu hafta pazartesi ne giyeceğim krizi ile zaten düzenini yitirmiş soyunma odamda cinnet geçirdim. Bunu gören eşim geldi, beni sakinleştirdi. Uyaniki kotumdan ve sıcakta giymekten nefret ettiğim eteklerim dışında hiç bir şey olmuyordu. Geçen yaz da inat etmiş, çok bir şey almamıştım. Yani anlayacağınız yaz kreasyonum tam takırdı. Aslında yine Allah’a şükür… Bunları bulamayanlar var ama hiç olmazsa içlerine girebilsem…

Eşim duruma el koymuş, dün bana çok güzel bir etek ve beyaz bluz almış. Çok beğendim ama 40 beden almış, ya olmazsa, rezil olurum korkusu ile giydim. Heyyyy… 40 bedenin beli bol geldi. Üzerimde sakil durdu. Kalıbı büyüktü herhal. Sevindim. Bugün değiştirmeye gittik. Aynı rengin 38 i kalmamış ama diğer renk de hoştu. O tam geldi.

Orada, yani Stefanelde indirim başlamış. Güzel parçalar denedim. Kimi kötü durdu, kimi kilolarımı kapadı. Bir de capri aldım (40 beden) iki tane de tunik. Biri kahverengi, biri siyah. Aslında haki rengi bir tanede gözüm kaldı. Ama en azından giyecek bir şeyler buldum. Yoksa ben zayıflamayı beklersem her sabah bir kriz yaşayacağım.

Mangoda kırmızı bir elbise beğendim ama deneyecek zamanım yoktu, başka sefere. Hoş bir elbise almak istiyorum… Ama öyle askılı, açık saçık giyemem. Yarım kollu, önü kapalı olmalı. Kısa olmamalı. Şişko göstermemeli… Ne çok kıstasım var dimi..

Dün akşam tüm soyunma odamı döktüm yatak odasına, çoğunu temiz de olsa yıkamak üzere ayırdım, her yeri topladım, düzenime kavuştum çok şükür. Ama çok yoruldum. Sabah kahvaltı hazırlayamadım, zor uyandım.

Bu arada 3 ev terliği, iki plaj terliği, plaj kıyafeti, ev için rahat bir şeyler almam lazım. bir tek, bir de çift kişilik pike takımı, oğlana birkaç penye takım, yeni ve şık bir çaydanlık (porselen çaydanlığım yıkarken elimde kaldı, kulpu hiçbir zorlamada bulunmadığım halde kırıldı! Nazar herhalde… Ya kaynar su olsaydı?), Oğlana Nike veya Adidas çoraplar (adamın ayakları ne çabuk büyüyor maşallah, çorap yetiştiremiyorum), yeni bir orta sehpa (cidden sıkıldım beyaz lakeden), ekmek sepeti (sofraya getirirken kullanmak için şööle şık şirin bişi), gündelik bardak takımları (bayılırım, ama o kadar çok kırılıyorlar ki bizim evde- malum iki yay burcu var- yaylar sakardır da biraz) ihtiyaçlarım arasında…

Sizlerin nelere ihtiyacınız var? Listeleri görelim…

Tuesday, July 10, 2007

Benim oğluşun disiplini ile ilgili daha önce de yazı yazmıştım. Hani alerji olur, doktorun reçetesine, yasaklarına bir bir uyar filannn. Geçenlerde yine minikliği aklıma geldi. Yaptıkları, söyledikleri, kurallara bağlılığı…

Benim minik adamın o sıralar 4- 5 yaşlarındaydı. Bir gün dayısı bize geldi. Şeker getirmiş. Şu olipslerden… Ağabeyim ağzına bir tane attı. Sonra daha erimeden çatır çutur yemeye girişti. Bizimki ise adaplı adaplı emerek yiyor. Hemen dayısına döndü ve “Şekey katıy kutuy yenmez, eme eme yeniy” dedi. Bizimki ders veriyor. Biz de dayıya hemen kızdık, eme eme ye bakim diye.

Sonra bir gün bir doktor arkadaşımın arabasına bindik, oğluş arkada oturuyor. Benim arkadaş doktor ve bayan olmasına rağmen asla arabası 2. el olarak alınmayacak biridir. Yani her türlü kural ihlali, bakımı ihmal etme, hızlı gitme vs ondadır. Arabasına bindiğimde, hele oğluş da varsa çok tırsar ve uyarırım. O da eleştiriden hazzetmez. Ona en güzel lafı oğluş söylemişti. Bizimki kırmızı ışıkta durmadı ve geçti. Küçük olmasına rağmen çok dikkatli olan oğlum “Kırmızı ışıkta duyuluy, geçilmez!” demesin mi…

Yine aynı arkadaşımın aynı arabasında gidiyoruz. O sıralar anaokuluna gittiği ilk sene, 4 yaşında Bizimki dışarı gökyüzüne baktı. “Kümülüs bulutları vay” demesin mi. Baktık ki hakikaten havada büyük pamuk toplarına benzer, beyaz kümeler halinde bulutlar var. Arkadaşım koptu. Bu kümülüs bulutlarını nereden biliyor dedi. “okulda örendik” dedi bir de… Şimdiki çocuklar cidden harika Aziz Nesin…

Bir başka kuralcılığı 2 yaşlarında uykudan kalkması sırasında oluyordu ve çok komikti. Ben o sıralar çalışmıyordum. Bazı sabahlar onun uyanışına rast geliyordum. Bu aynen şöyle yapıyordu. Gözlerini açıyor, açar açmaz yatağında oturuyor ve kendine “kalk kalk” diyerek komut veriyordu. Robot gibi, bir yat, sabah keyfi yap, boğuşalım, yok! İlla anında kalkacak.

Bir ara odasını toplamaya takmıştı. Küçük olduğu için yatağı beraber topluyorduk. Tamam çok güzel ama kalkar kalkmaz yatak toplanacak! Gerçi bu özelliği benden görmüştür. Ben de dağınık odaya tahammül edemem. İlla toplanacak hemen. Bir gün ona bakmaya bir aile büyüğümüz gelmişti. Kadın yaşlı. Demiş ki bizimki, yatağımı toplayalım. Kadın da annen gelince toplasın demiş. Oğluş bütün gün kafayı takmış, akşam bana şikayet etti.

İşte böyle. Artık o kadar programlı değil. Ama mesela öğretmeninin dediği kanundur, o yapılacak. Gerçi ne zaman ve kim tarafından yapılacak önemli değil… Yani anası da yapabilir baskı ile .Geçen sene yaptığım resimleri, İngilizce süsleme ödevlerini, şiir süslerini unutmadım oğluş! Seni seviyorum minik kuşum… Çooookkkk….

Monday, July 09, 2007

Yeni anket konusunu açıklıyorum: Üniversite sınavları kaldırılsın mı kaldırılmasın mı?

Üniversite sınavları (hala öys mi, öss mi ne ise…) zavallı gençleri için kesin bir işkence ve ömür törpüsü. Bu işkenceyi hepimiz yaşadık. Bu nedenle ilk etapta üniversite sınavlarının kaldırılması (ki bazı partiler bunu müjdeliyorlar) kulağa çok hoş geliyor. Fakat durup biraz mantıklı düşünürseniz Türkiye için sınav tek çözüm gibi. Neden mi?

Bir kere üniversite sınavı yapılmazsa nasıl seçim olacak? Lise veya tüm eğitim hayatında aldığı notlarla olabilir. Bu ülkemiz için çok iyi bir yöntem mi sizce? Burada rüşvetler alıp başını gidecektir. Yine olan fakir öğrencilere olacaktır. Özel okullar ve iddialı okullar adlarını duyurmak için gerçek notları ört pas edebilecekler… Kötü niyetli pek çok kişi bundan çok para kazanacaktır şüphe yok… Rüşvetin önünü kesemezsiniz bu durumda… Ne yazık ki

Bir de üniversite sınavını kaldıracaksan önce bunun temelini çok iyi kurabilmen gerekiyor. Bir çok üniversite kurulmalı. Ama sırf bir üniversite kurmak için mahalle mektebi gibi boş okullar değil. Her biri Boğaziçi, İTÜ, ODTÜ gibi iyi okullar açılmalı…

Bir de ülkemizde üniversiteli olmazsan bir hiçsin olayı da işleri karıştırıyor bence. Herkes nereden, hangi bölümden, nasıl mezun olursa olsun üniversite mezunu olmak istiyor. Aslında haklı olarak… Oysa mesela Avustralya’da meslek okulları çok özendiriliyor ve işinin ehli pek çok kişi iş sahibi olabiliyor. Bizde ise mesela teknik ressama bile ihtiyaç olsa mimar aranıyor! (çok şahit oldum) Bu durumda herkes ilgisi olsun olmasın üniversitelere hücum ediyor. Meslek okulları kaliteyi arttırıp cazip hale getirilmeli bence… Anadolu meslek liseleri yaygınlaşmalı…

Her üniversite, her bölüm için o konu ile ilgili sınav açabilir… Fakat bu sınavların da çok sıkı denetlenmesi gerek. Yoksa bakınız 3. paragraf… Ayrıca yine sınav karşımıza çıkıyor! Fakat bu dürüst yapılabilirse en azından kişi neye ilgi duyuyorsa ilgili sınava girmesini sağlar.

Bir de düşünün: Fen liselerinin programı çok ağır. Okuyanlar zeki olsa da hep tam puan alamıyorlar. Başka bir okulun programı çok basit olabilir. Bu durumda zekaları da karşılaştıramazsınız.

Mantalite değişmeden, Üniversite sistemi kalitelileştirilmeden sınav kalkmamalıdır bana göre. Yoksa akıllı fakat fakir, ya da çok ağır bir program ile eğitim bir okulda okuyan öğrenci üniversiteye giremeyecek, buna karşılık baba parası ile iyi devlet üniversitelerine kolayca girebilecek donanımsız öğrenciler peydah olacak. Haksız mıyım?

Ayrıca geçen anket sonuçlarına göre toplumumuzun %56 sı batıl inanca filan inanmıyor. Hurafe bunlar, hurafe diyor. Fala inanmıyor, ama falsız da kalmıyor.% 10 tüm batıl inançlara inanıyor… %9 u çocuğunun üzerinden atlamıyor. Maazallah kısa kalırlar. % 8 dört yapraklı yoncanın uğuruna inanıyor. Yine %8 tes duran ayakkabıya kıl kapıyor. Küçük bölümler de akşam tırnak kesmiyor, merdiven altından geçmiyor (haklılar tehlikeli zati), iki bayram arası düğün yapmıyor….

Bana bak %56: Sana inanmıyorum. Yani hiç mi için sızlamıyor çocuğunun üzerinden atlarken! İki bayram arası düğün yaparken de mi düşünmedin bişey olur mu diye… Akşam tırnağını keserken elini de kesmedin mi? Şaka şaka, herkes istediğini düşünür. Ben bazılarına birazcık inanıyorum. En çok nazara inanırım ama... O zaten gerçekten var. Bir de Allah korusun derken hem dilimi ısırır, hem de tahtaya vururum. Görenler için tuhaf bir görüntü tabi…

Hadi kızlar, güzel bir gün yaşayalım...

Sunday, July 08, 2007

Selammm....

Biliyorsunuz geçen hafta izindeydim... Bir yere gitmedik, evimizdeydik ama o bile o kadar iyi geldi ki. Sizin de takip ettiğiniz gibi bazı sorunlar da yaşadım. Aslında sorunlar tümden geçmiş değil. Ama hayata küsmemek ve yaşamaya devam etmek gerekiyor. Minik kuşum üzülmesin, hepimiz mutlu olalım istiyorum...

Neyse, bazı notlar ile geçen hafta:

- Valla uyudum... Bazı günler 10, hatta abartıp 10 buçık saat uyudum. O kadar iyi geldi ki. Bünye hemen çok uyumaya alışyor. Bu gün kolay kalktığımı düşünmüyorsunuz herhalde:-)

- Sabah kahvaltı yapmaya üşendiğimde dışarı gittik. Hatta Cuma sabahı o harika yağmuru izleyerek kahvaltı yapmak çok keyifliydi. Kahvaltılar genelde 12 gibi bitiyordu.

- Havuza girdim, güneşlendim. Bayağı yandım. Ama güneş alerji yaptı. Omuzlarım filan fiske fiske oldu.

- Oğluşla çok eğlendik... Canım miniğim benim.

- Öğlen hiç yemek yapmadım. Hatta bazen akşam bilem yapmadım. Dışarıda balık filan yedik. Annemin de geçen hafta yatılı misafiri vardı. Bazen ona gidip otlandık:-)

- Sadece bir akşam misafir ağırladım...

- Cumartesi pazar temizilik işini hallettim, diğer günler ev ööööle durdu... Umurumda olmadı. Taki dün gerçek hayata dönene kadar. Saatlerce temizlik yaptım. Külkedisi gibi idim:-)

- Battaniyemi bitirdim sayılır. Şimdi üzerine minik çiçekler yapıyorum. Bir de taşlar dikeceğim... Bir de birleştireceğim. Çiçekleri nasıl atayım diye düşünüyorum. Hani dantel renk renk çrg
motifleri birleştirilir ya, öyle bir battaniyeye motifin tam ortasına mı koyayım çiçekleri, ya da daha yenilikçi bir şekilde restgele mi atayım?

- Battaniye dediğime bakmayın, ayakucuna bile örtülecek kadar büyük değil. Koltuğa atılacak atkı gibi bişi...

- Annem de bu hafta izne çıtı. Oğluş babaannesine gitti, annem de gezmeye... Oğluşu özlüyorum. Annişi de....

- Televizyonu pek izlemedim. Zaten hiç birşey de yok.

- İzlediğim filmler: Bir Cinayet Gecesi: Fena değil ama daha iyi bekliyordum. Mükemmel Yabancı: Çok beğendim. Süprizli sonlardan hoşlanıyorsanız izleyin derim...

- Başka film bile izlemedim...

- Evde olmak çok güzeldi

- Tenis oynamaya vakit bulamadık bile... Ama yüzdüm bol bol.

- Yazın konu komşu olayı nanay... Herkes tatilde veya dışarıda.

- İnternet fici yavaştı. Sizi zor takip ettim. Zaten çok da vakit bulamadım. Ya ağladım, ya eğlendim...

- Kilo aldım, bugün rejime girdim:-)

- Kimbilir kaç yüz mail birikmiştir şimdi.

- Ben tatil istiyorum yine!!!!!!!


Bu arada başlık atamıyorumm!!!

Friday, July 06, 2007

Gecikmiş Selva Yazısı


Damak Tadı Gülcüğümü hepinişz tanıyorsunuz. Kalbi güzel, iyi niyetli ve harika yemekler döktüren arkadaşım bana uzun süre önce Slva sepeti yollamıştı. Ona teşekkür etmiştim ama resimleri bir türlü yayınlayamadım. Kusura bakma canım...

Sepeti annem teslim aldı. Telaşe müdürü ve aynı zamanda hiç boş duramayan, süğrekli iş yapma konusunda kendini programlamış olan annem sepeti alır almaz açmış, her bir paketi tek tek yerine koymuş, güzelce istiflemiş. Sağolsun ama paketi göremedim ve resmini çekme fırsatım olmadı. Ama yaptığım bazeı mamaları sizin için çektim.

Ben Selvanın özellikle ununu beğendim. Mantı yaptım üzerinize afiyet, o kadar rahat açıldı ki... Daha önce mantı resmi çektiğim ve fotografını çekecek kadar sabrımız olmadan yemeğe daldığımız için resmi yok... Ama cidden çok rahat açılşdığını söyleyebilirim.





Bir de benim poğaçalardan yaptım ki resmi ekte... Harika görünmüyor mu (Ben de anneme benzemeye başlıyorum, gelen misafire hep şöyle der: Fasülyem nefis olmuş Allah aşkına bi ye...) Bu poğaça annemin tarifi ama Onun da kabul ettiği gibi boynuz kulağı geçti, ben annişten daha güzel yapıyorıum:-) (Bugün övünme günüm) Çok pratik ve sizi mahçup etmeyecek bir tarif. İsteyenlere tarifi veriyorum:

- Yarım bardak eritilmiş margarin

- Yarım bardak zeytinyağı
- Bir bardak yoğurt

- Bir yumurta beyazı (üzerine de sarısı tabi:-))

- Bir paket kabartma tozu

- Tuz

- Yumuşak bir hamur sağlayana kadar un. Çok sert olmamalı...
İyice yoğuruyorsunuz. Ben iç olarak peynir- dereotu ikilisini seviyorum. Sucuklu da güzel oluyor... En üste yumurta sarısı ve mutlaka çörekotu koyuyorum. Zeytinli yaparsam susam koyuyorum... 180 derecede pişirin. Çok pişmesin, sertleşir...



Bir de şu benim makarna sosum var ya, sarımsaklı, domatesli... Makarnasını da denedim. Çok güzel oldu.

Bizim markette Selva un buldum, hemen atladım.

Sizi öpüyorum, Gülcüğümü kucaklıyorum ek olaraktan:-)



Tuesday, July 03, 2007

Dipten su üzerine...

Bazen insan en dibe vurabilir. Fakat dibe ulaşıp da ayaklarınızı güçlü bir biçimde yere vurursanız suyun üzerine çıkacağınız kesindir. Bu şaşmaz bir fiziksel kanundur...

Ben de bu sıralar kendimi dibe vurmuş hissetsem de ayaklarımı gçlüce yere vurarak suyun üzerine çıkmak ve nefes almayı başarmak için çabalayacağım. Şuan yaşam sevincimi ve enerjimi kaybetmiş olabilirim. Ama hala eski Renklerim ben... İyileşeceğim.

Allah'a şükğür sağlık sorunumuz filan yok arkadaşlar. Benim hayatımda size anlatmadıpğım tek bir sıkıntım var. Bir pislik yüzünden ailece sıkıntı yaşıyoruz aradan. Allah'a havale ediyorum kendisini. Dün oğlumu 3 saat boyunca ağlatan, bana küfürler eden, canım aşkımı sinirlendiren, olaydan bahsetmesem de bunu hisseden annemi üzen pislik ve ailesini Allah'a havale ediyorum...

Sizler iyi dostsunuz. Merak etmeyin şu an iyiyim. Hatta birazdan havuza gireceğiz aşkımla... Pis değil diyorlar:-)

Monday, July 02, 2007

Gece yazılanlar...

Biliyorum ki sabah uyandığımda aptal bir hayat beni bekliyor olacak, yine biliyorum ki ben yaşamak zorundayım, biliyorum ki yaşamak kolay değil, çok zor...