Friday, August 31, 2007

Ebe, sobe

Sevgili Baldan Tatlı beni sobelemiş. Ben severim bilirsiniz ebeyi sobeyi. Gerçi zor bir konu: Dışarı çıkarken mutlaka aldığınız 6 şey. 6 şey o kadar az ki. Benim çantam hep doludur. Almadan çıkmadığım bir dolu şey var. İlk önce mecburen 6 en önemli şey nedir onu yazayım sobe konusu olarak:

1) Tabiki cüzdanım. İçinde çok önemli olaraktan kredi kartım, nüfuz cüzdanım işe giriş kartım var. Para çok taşımam. Taşırsam anında bitiririm. Kredi kartı ile her ay sorun yaşarım. İnatla limiti yükseltmediğimden yetersiz bakiye çıkar ayın son günlerinde. Bu da beni alışveriş konusunda dizginler:-)

2) Allığım ve allık fırçam: Aslında tüm makyaj malzemelerim mutlaka yanımdadır. Bunlar: allık, fondoten (arada kullanırım ama yanımda olmalı) tüm göz farlarım (işte makyaj yaptığım için o anda hangi renk isteyeceğim belli olmaz), ruj ve parlatıcılar, göz kalemi, dudak kalemi, rimel, cımbız vs. Ama bunlarımn içinden mutlaka seç derseniz allığım. En azından yüzüme renk gelir.

3) Renkli parlatıcı: Kesin seçmek zorunda isem allığıma ek pembe renkli bir parlatıcı seçerim.

4) Cep telefonu: Aslında cep telefonu özürlüyüm. Bana kalsa unuturum. Ya da şarjı biter, şarj aletini unuturum. Ama eşim bu konuda çok kızdığı için mutlaka yanıma alıyorum. Bana ulaşamazsa hoş olmuyor. Aslında haklı. Eskiden cep telefonsuz ne yapıyorduk ki...

5) Kitap: Kitaplarımı arabada gidip gelirken okuduğum için mutlaka yanımda bir kitap olur.

6) Evimin ve annemin evinin anahtarı: Aslında evde genelde annem oluyor ama kapıda kalmak istemem. Annemin anahtarı da devamlı yanımdadır. Kadına Allah korusun bir şey olursa diye... Öyule bir takıntım var.


Bunun yanısıra çantamda her daim: Aile bireylerinin min. 12 şer adet vesikalık resmi (gerek olursa o an...) ıslak mendil, küçük deodorant, minicik boy parfüm, minicik boy nemlendirici, sodexo kart, kalem, küçük not defteri, bozuk para, güneş gözlüğü, dedğim gibi makyaj çantam ve içinde bir dolu makyaj malzemesi vs. bulunur.

Ben de İnce Gülcüğümü, Mutlu ve Umutlucuğumu ve Figenciğimi sobeliyorum...

Wednesday, August 29, 2007

Lay lay lom hayat

Valla bu sıralar sinirlerimiz aldırmış gibiyim. Öyle bir duyarsızlık, sakinlik, strese karşı boşvermişlik... İyi mi kötü mü bilemiyorum. İyi yanları var elbet. Mesela normal zamanda panik ve çok titiz bir anne olduğumdan dolayı oğluşun ayağına pedal girip kesik oluştuğunda, onu öyle kan içinde görünce panik yapardım. Ama hiç de öyle olmadı. Onlarca arkadaşı onu eve bıraktığı zaman çok da soğukkanlı ve sakin bir anne edası ile yaraya baktım, temizledim, hata öyle abartılı bir durum olmadığı için ağlayan oğluşa espriler yaptım. O da sakin halimi görünce ağıtı kesti...

İşte de sorunlar karşısında artık eskisi gibi değilim. Gerçi uzun süredir bu sakinliği edinmiştim. Ama çok da takmıyorum ve çözmeye çalışıyorum sadece... Aslında bazen stres insanı tetikleyen bir durumdur. Ama şimdi stres duymuyorum Allah'a şükür...

Ülkenin durumu karşısında da duvar gibiyim ne yazık ki. Hiç haber izlemiyorum. Hele dün zap yaparken bile içime sıkıntı bastı. Hep aynı konular. Yeter artık. Görmek istemediğimi görmüyorum artık. Evet kaçıyorum... Şu sıra kaçmam lazım. İleride tekrar duyarlı vatandaş olacağım elbet. Ama şu an umurumda değil... Bu süreye ihtiyacım var ki güç toplayayım.

Eşim iş stresi veya problem getirdiğinde fenalık geliyor. Üzgünüm ama artık dinleyemiyorum. Gerçi o zaten problem getirmez ama bu sıralar o da dolmuş anlaşılan. Ben sadece boşver aldırma diyorum ve artık bu sıkıntılı olayları duymak istemiyorum. İş hayatı ve ilişkileri zaten pis. Evet uzak olmak istiyorum bu pisliklerden. Ruhumu temizlemem lazım.

Masa örtümü çocuklar lekelemiş, ne gam! Umurumda değil. Yıkarız... Çıkmazsa yenisi alınır. Zaten aklımda bir masa örtüsü projesi var. Şu battaniyeleri bitireyim onu yapacağım kendim....

Kredi kartım çalışmıyor. Ne olduğunu bulmalıyım. Adamları aramalıyım ama telefonda müştteri hizmetlerine ulaşmak ne zor!!! On yere giriyorsun ancak tesadügf eseri müşteri hizmetlerine ulaşıyorsun. Gerçi ezberledim: 3, sonra beşe basıyorsun. Heh heh... Ama sonra da bir saat meşgul bekletiyor. Ufff hiç uğraşamam.

Kredi kartı bozuk olunca alışveriş yapamıyorsun. Bu hem iyi hem kötü. Geçen güzel bir mutfak masa örtüsü takımı aldım, kasada para ve kredi kartı olmadığı için alamadım. Allahın sopası yok tabi... Amaaaannnn, sonra alırım. Zati eşimin masa örtülerine karşı alerjisi var. Duru dizaynlar seviyor. Ben de süsledikçe süslüyorum. Bana düşmesi kötü oldu:-) Bazen benimle uğraşmamasını, yoksa ponponlu, yüksek topuk ve en kötüsü (onun için) pembe terlik alırım kendime diyerek tehdit ediyorum, o da susuyor yazık. Pembeye de gıcık, bense bayılıyorum.

Oğluş yemek yemek istemeyince, ya da az yiyince dünya başıma yıkılmıyor. Sadece annemle bu konuda didişmelerine dayanamıyorum... Anneme de boşver diyorum. Ama o hiç bir şeye boşvermez ki!

Geçen gece şişşekler çarpıp gök korkunç gürlemiş. Herkes kalkmış, annem deprem oldu sanmış, oğluş yataktan düşmüş, odamıza gelmiş, eşim kalkıp pencereleri kapamış... Haberim bile yok. O gürültüyü nasıl duymadım? Duymayan bir benim galiba. Uyurken de duyularım kapalı!

Stres olduğum tek konu ise yerler leke mi oldu, bir yer silseydim, banyo kirli mi ne, mutfak tezgahına su damlamış, annem rendeyi nereye koydu, çerçeve 1 mm eğrimi ne, misafir öncesi hazırlık krizleri. Bir de alerji sonrası ergen cildine dönen yüzüm ya böyle kalırsa korkum var iki gündür! Amaaaannnn tek derdim bu olsun di mi?

Güzel ve tasasız günler diliyorum hepimize... Ve güzel bir 30 Ağustos...

Monday, August 27, 2007

Kocaman aileler, mutlu yüzler...

Dün sakin, güzel bir kandil akşamı geçirdik. Eşimin telefon ile kandilleşme faslı biraz fazla uzun olur. Allah'a şükür kandilini kutladığımız birçok büyüğümüz var...

Aslında eşimin babası 11 kardeşlermiş! Düşünün tam 11 çocuk... Babam da en küçük çocuk. Ve şu an sağ kalan sadece O... En son geçen yaz küçük ablasını kaybettik. Şimdi o kadar kardeş, kardeş çocuğu ve torun (Benim yaşta torunlar var) , onların eşleri, çocukları ile koskoca, büyü, mutlu bir aile olduğumuzu düşünmeyin. Çoğunu tanımıyorum bile. Eşim bile çoğunu tanımıyor. Yani ne yazık ki birbirinden kopuk bir aile. Oysa birbirine bağlı bir aile olsaydı biraraya toplanıldığında koskoca bir mekana ihtiyaç olabilirdi. Öyle ailelere bayılıyorum ben.

Tabi görüştüğümüz veya en azından böyle kandillerde aradığımız insanlar var. Dün ismini pek duymadığım bir kuzenini aradı mesela eşim. Onun kızını tanıyoruz, bana yakın yaşlarda... İlginç geldi. Bir teyzeli, bir dayılı, bir amcalı ve vefat etmiş bir halalı (büyük halam ama) bir çocuk olaraktan tuhaf karşılıyorum bu durumu...

O kadar kopuk olanlar var ki... Mesela Almanyada yaşayan, orada çok çok ünlü bir Al man firmasının yönetim kurulunda yıllarca çalışmış bir akrabaları var. Adamın teyzesi (veya halası) öldü geçen sene, babamı aradı ama ölen halanın kızlarını aramamış bile. Tuhaf işte... Almanlarda bile bu yoktur. Doğum, ölüm gibi kavramlara saygı duyarlar.

Neyse, bu konuya yakın bir şey okudum. Sabancı ailesini bilirsiniz. Sakıp Sabancı'nın dul eşi gazetenin birine röpörtaj vermiş geçenlerde. Diyor ki, Sakıp Sabancı hayattayken tüm aile bir buçuk ayda bir Sabancı Centerda bir araya gelirmiş çoluk çocuk... Sakıp Sabancı ölünce bu olay bitmiş. Bir çoğu ile artık eskisi gibi görüşemiyormuş. Demekki o birleşmeler, toplantılar sevgi ve gönül birliği nedeni ile değildi. Belki zorunluluk, Sakıp Sabancının etkisi ileydi. Bu da hoş değil tabi...

Günümüzde ilişkiler ne kadar boş... Şöyle koskocaman, sevgi dolu aileler nerede? Eminim hala vardır bir yerlerde????

Sunday, August 26, 2007

Hastalıklar, ıvır zıvırlar...

Günaydınlar... iyi haftasonları... Umarım güzekl ve hayırlı bir hafta olur hepimize


* Hastalığım iyice. Tüm hafta sonu eminim hepiniz gibi sıcakla boğuştum. Evin içi çok sıcaktı. Dün akşam dışarısı çok esiyordu. Heryeri açtım. Terli terli rüzgar yedim. Yine hastalanırsam hiç şaşmam. Sıcaklar beni delirtti!

* Her şey üst üste gelir ya, Cuma akşamı yemeği yemiş, uzanıp dinlenme hayalleri kurarken, hatta o anda bana o akşam hiç yardımcı olmamış ve sürekli uyuklayan eşime alınmışken dışarıda oynayan oğluş kapıyı çaldı. Ama ne çalma. Acı acı. Bir açtım 10- 15 çocuk, oğluşu iki kişi tutuyor, oğluş ağlıyor ve ayak bileğinin arka tarafı kanıyor. Bisiklet pedalı batmış! Akşam akşam binme demiştim ona. Zaten balkondan baktığımızda bir yandan bisiklete biniyor, bir yandan basket topu sürüyordu! Neyse kesiğe baktık bayağı derin. Eşim de uyanıp kendine geldi tabi. Hemen hastaneye, acile gittik. Dikiş atıldı. Saat onbir oldu o sırada. Oğluş acıyacak diye korkuyordu ama iğne ile uyuşturdular. Yara arkada olduğu için ne yapıldığını da görmüyor. Dikiş attılar diyince şaşırdı. Adam beş dikiş attı. İyi dikiş yapıyor, bizim evde kumaş vardı bu adama getirelim diye pis espriler ile oğluşu güldürdük. Tabi tüm haftasonu naz yaptı bizim bey...


* Pazar günü artık dayanamadım kalktım temizlik yaptım. Valla sağolsun annem idare ediyordu kaç gündür. Sağolsun ama benim düzenim çok farklı. Cumartesi oğluş anne mutfağı ne zaman temizleyeceksin diye sordu. Görünüşte mutfak temizdi ama oğluşun alşışık olduğu gibi değil. Yerler cidden kirliydi ama. Pazar günü eşime yine alındım. Tamam ben söyledim diye balkonu yıkadı ve salonu süpürdü ama ben o kadar temizlik yaparken boşver demedi... Ya da kendini yorma. Erkekler böyle işte... Hastalık için sana ancak bir iki gün izin veriyorlar. Sonra tekrar alışık oldukları düzeni, yemekleri, hizmeti bekliyorlar.


* Cumartesi çerçeve yaptırmaya çıktık. 3 resim vardı, sonra onların hikayelerini anlatırım, onlara mat cam ve çerçeve yaptırdık. Buraya taşınırken camları kırılmıştı. Sonra nazlı oğluş ve evde oynadığı arkadaşına Mc Donalds almaya gittik sipariş üzerine. Ama aylardır yemediği için bir sakınca görmedim. Ondan önce biz de yakınlarda bulunan Lunch Boxa gidip akdeniz lokumu lüplettik. Çok özlemiştim. Sonra eşimle beni yine şeytan dürttü, mutfak için masa ve bar masası, sandalyeler aldık. Güzel bir takım oldu. Öyle kocaman üniteler değil. İskandinav tarzı, sade ama orjinal bulduğumuz tasarımlar. Çok beğendik. Öncelikli ihtiyaç olmasa da gerekliydi. Mutfakta benim neredeyse çocukluğumdan kalma bir masa ve bol bol aldığımız yemek masası sandalyelerinden ikisi duruyordu. Camın önündeki alad ise bomboştu. Bu beni çok rahatsız ediyordu. Şimdi içime sindi. Camın önüne bar ünitesi ve bar sandalyesini koyduk, sanki orası için yaptırılmış gibi durdu. Yalnız biraz değişik mutfak objesi alıp süslemek istiyorum. Bu da ne demek? Alışveriş:-) Yani? Masraf:-)



* Mc Donalds menüleri alıp geldik. Neyse ki fazla da almışız. Oğluşun tam üç arkadaşı geldi geçmiş olsuna. Sonra bize mutfak elemanlarının montajına yardım ettiler. Onlara oyun oldu. Akşama epey yorulmuş durumdaydık.


* Bir de hastalıklar yetmiyormuş gibi feci alerji oldum. Yüzüm kırmızı ve kabardı! Her yanım kaşınıyor. Yarın kontrole hastaneye gideceğim. Bir de cildiyeciye görüneceğim. Bu akşam da oğluşu ansumana götüreceğiz. Offf Allahım sağlığımı geri istiyorum ne olur. Kesin nazar değdi bize...

AYRICA HEPİNİZE HAYIRLI BERAT KANDİLLERİ DİLİYORUM.

Friday, August 24, 2007

Burnu büyük Renk...

Valla sürekli hastalıktan bahseden yaşlı kadınlara döndüm dimi? Ama ne yapayım? Şu sıralar hayatımda hep bu rahatsızlıklar var. Gerçi Allah büyük dert vermesin. Ama yazın grip olmak ne kadar kötü birşeymiş Allahım! İlaçların da etkisi ile ter içerisndeyim sürekli. Nefes bile alamıyorum. Ayrıca bu ne sıcak böyle. Buzzzzzz gibi bir kış istiyorum ben yaaa... Kışı, yağmuru, karı bu kadar özleyeceğimi hiç düşünmezdim.

Gribim son hızıyla ve her geçen gün daha da kötüleşerek devam ediyor. Antibiotik, vitamin ve ilaçlara rağmen... Burnum yara içinde. Kocaman oldu!!! Burnum büyük yani bu günlerde:-)İğrencim... Dün evdeydim. Çarşamba günü ise hep işteydim, hiç çıkamadım! Bugünse buradayım. En azından soğuk. Ama bir sürü krizli iş hallettim sabah sabah... Şimdi rahatladım biraz. Dün bütün gün evde ve yatarak sıkıldım aslında. O nedenle akşam eşimle Floryaya gittim. Daha doğrusu onun bir evrak alması gerekiyordu, ben de peşine takıldım. Onu beklerken Fly Inn Carrefourdan birşeyler aldım. Bu bana dkondu biraz. Gitttiğime pişman oldum. Arabada dönerken nefes bile alamıyordum...

Gece ise kabustu. Sıcaktan oradan oraya dolandım. Öksürdüğüm ve çok döndüğüm için eşimin yanından kalktım. Oğluşa mikrop geçmesin diye iki gündür anneme yolluyorum akşamları. Onun yatağına yattım ama güney batıya bakan o odada uyumak ne mümkün! Sonunda salona gittim. Heryer, balkon filan hep açıktı. Neyse uyumuşum...

İşte böyle... Başka bir değişiklik yok hayatımda. Şöyle milli piyangodan büyük bir ikramiye çıksın istiyorum... Gidip alışveriş yapayım çılgınca... Evi yeniden döşeyeyim. Ne zevkli olurdu... Ne bileyim. İnsan bazen çok tatsız ve nötr oluyor. Aslında bugün cuma... Mutlu olmalıyım dimi? Sanırım hastalıktan...

Tuesday, August 21, 2007

Hastalık...

Gripten kırılıyorum. Aslında doktor faranjit teşhisi koydu. İki gece önce kabus ve titrwemeler ile dolu berbat bir gece geçirdim. Ertesi sabah dökülüyordum. Eşimin iknası ile hastaneye gittik. Doktopr antibiyotik ve bilimum ilaçlar verdi. Üç gün de rapor. Dün evdeydim. Ama bu gün işteyimç. Çünkü halletmem gereken bir iş var. Belki bitince eve dönerim. Ayakta ve hatta oturmakta bile duramıyorum aslında. Başım kazan gibi... Off eve gidip yatmaktan başka bişi istemiyorum aslında. Yarın evde dinlenmeliyim yoksa iyice kötüleyecekmişim gibi görülüyor... Neyse Allah geçer dert versin...

Fazla yazamayacağım, kusura bakmayın.

Bir de alttaki postuma anket konusu ile yorumlar yapmışsınız ama yandaki anket kutucuğpuma kimse bişi işaretlememiş. Biliyorsunuz dönem dönem anket yapıyorum... Orada da oylarsanız sevinirim.

Sunday, August 19, 2007

Yeni anket konusu...

* Yeni anket konumu açıklıyorum: "Şu yoğurdu sarmısaklasak damı saklasak? Sarmısaklamasak damı saklasa?" Biliyorum, pazartesi, pazartesi iğrenç bir espri oldu:-P

Anket sorumuzu şöyle belirledi. Malumunuz Cumartesi tarihin en şaka gibi uçak kaçırma olayı gerçekleşti. Neydi o öyle? Olay traji komikti aslında: Kontağı kapatıp, havalandırmayı kesip, herkesten önce yan kapıdan kaçan pilotlar, kapıları kırarak kaçan yolcular, tüm bunlara seyirci kalarak ellerinde hostes ve bir iki yolcu ve oyuncak hamurdan bomba ile ortada kalan hava korsanları! En sonunda da kaydıraktan kayarak teslim oldular zaten. Şimdi anket sorum şu: Pilotların hemen ortamı terk etmesi doğru muydu sizce?

Bu aslında iki açıdan da incelenebilir bir konu bence. Yani gerçekten de korsanların kokpite girip uçağı başka yerlere kaçırmalarını kesin önlemiş oldular. Fakat öte yandan bu durum hava korsanlarını çıldırtabilirdi ve ortam tam bir kaosa dönebilirdi... Kaybedecekleri brşey olmayacağını gören adamlar yolcuları öldürebilirlerdi. Havalandırma kesilmesi de yolcular için iyi olmamıştıç. Bir de yolcuların psikolojisi için pilotların gitmesi bence çok iyi bir durum değil. Yine kararsızım. Ama içerideki yolcuların yerine koyup düşüneceğim.

* Geriye dönelim: Cuma akşamım aslında iyiydi. Çok güldük, eğlendik. Wish gecenin yıldızıydı bence. Onunla ilgili komik anılarımızı anlatıp güldük. Sonra tef, zurna filan çalan topluluk geldi. Zurnanın önünde kalan Wish yine bizi güldürdü. Aslında eşim biraz keyifsizdi. Tabi bu beni de etkiledi. Herşey iyi olsaydı çok daha fazla eğlenirdi. Mezeler güzeldi. Herhalde ortamda rakı içmeyen bir ben vardım.

* Pazar günü temizlik yüzünden tüm günüm gitti yine. Ev ne kirliydi öyle! Ama çiçek gibi oldu. Ben de pestil gibi...

* Yeni bir kitaba başladım: Melek annem ve ben" Emine Çaykara da yazarı. Kitabın yarısına yaklaştım. Sevdim mi? Hayır. Yazarın dili güzel aslında, akıcı. 1910 lu yıllardan kalan günlükleri bile çok basit bir dile dönüştürmüş. Fakat sevmediğim konusu... Hani paşa torunları filan vardır. Eskinin aristokratları. Bunlar fevkalade eğitimler almışlardır. Fransçaları müthiştir filan. Bu kaymak tabaka ailelerden birinin 1900 lü yılların başından itibaren yaşadıkları gibi bir şey konusu. Annesi erkenden hiç istemediği biri ile evlendiriliyor ve kendi deyimi ile hayatı acılar içerisinde geçiyor!!!! Hatta bir ara korkunç savurganlık ve hayat tarzlarını devam ettirme adına borca giriyorlar, kurban kesmek için samur kürkünü satıyor (Yağmurrrr damlacıkım olur mu Allah aşkına) kendisini aldatan eşi karşısında büyük bir sabır gösterip kılını kıpırdatmıyor, bu nedenle şaşılacak kadın deniyor!!!! Yani anlayacağınız kadıncağızın hayatı felaketler içerisinde, ızdırap dolu geçiyor!!!! Eeee ne demişler, zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış. Biz de gözümüzü yoruyoruz. Yalnız henüz melek annenin oğlunun hayatını okumaya sıra gelmedi. O daha çocuk bıraktığım sayfalarda. Ön yargılı olmadan onu da okuyayım. Kimbilir? Belki onun hayatı gerçek dünyaya daha yakındır. Şimdilik sevmedim kitabı, konuyu, derdin ne olduğunu bile bilmeyen insanların hayatını...

* Allahım bize güzel bir hafta nasip etsin...

Thursday, August 16, 2007

Eski resimler...

* Dün sonunda anneme yemeğe gittik. Valla özlemişiz birbirimizi. Cumartesi gününden beri görmüyordum. Bir akşam önce komuları ile karşımıza düşen yerdeki kafeye gitmişler. Işığınız yoktu, içeride film izliyorlardır dedim diyor. Sadece eşim saat 10:30 civarı mutfağa girrmiş. İyi de bizim mutfak yere kadar cam olduğu için Cam ev havasından uzaklaştırmak için sürekli perdesi kapalı??? Işık bambu perdeden süzülüyor olabilir, ama eşimin olduğunu nasıl anladı acaba? E anne, sen orada diyorsan şu an şunu yapıyorlar, şunu ediyorlar insanlar da bilir ne yaptığımızı...

* Yeni samimi olduğu komşusu bizi tanıyormuş. Eşim bir site toplantısında en çok konuşan kişi olmuş. Eşime sordum, biz bir toplantıya gittik mi diye. O da ekmek almaya gitmiştim, dönüşte kalabalığı görüp katıldım, orada kimse konuşmuyordu, ben konuştum dedi. Haydaaa... Adam öylesine toplantıya uğruyor, neredeyse toplantı lideri olup çıkıyor... E tabi insanlar bizi tanır. Ben de ne oluyor diyordum... Eşi de sarışın değil mi diye sormuş kadın anneme. Sitenin yüzde 80 i sarışın, ama sarışın diyince neden ben akla gelirim bilmem.

* Anniş ile hasret giderdik. Uuzn zamandır bakmadığım eski aile fotograflarına baktık. En eskisi 1920 lerden kalma aile fotoğrafları, annemlerin Amerikalı öğretmen arkadaşları ve aileleri, bir çok roman çevirmiş aile dostu Vedat amcanın çektiği orjinal resimler ve arkalarına yazdığı o edebi ve aynı zamanda neşeli yazılar, 70 yılların modası içerisinde küçük Renk'in resimleri derken saati bayağı yaptık...

* Eski resimleri toplamayı (her iki taraftan da) ve çerçeveletip koridoru doldurmayı düşünüyorum... Ya da salonda bir yer bulursam oraya koyacağım. Aile resimleri köşesi. Hepsi siyah beyaz olacak ama... Eskiye ait... Bazı resimler küçük ama. Onları renkli fotokopi ile azıcık büyütebilir miyim acaba? Önerileri olan var mı?

* İlk iki eski resmi salona astım bile. Biri babamın gençlik resmi. Askerlik yaptığı Hakkaride, sivil kıyafetler ile bir ahşap masada oturup gülümsüyor... Diğeri çok daha eski. Babam 2 yaşında, mekan Sultanahmet, yani evlerinin yakınları... Alman turistler mahalle çocuklarına şeker dağıtıyorlarmış. O sırada minicik sarı kafalı babam (sarışın yeşil gözlüydü) daha önce kendisine verilen şekerleri arkasına saklamış, diğer eli ile turistten başka vermesini istiyor. Aklınca kadını kandıracak. Kadın ve oradakiler gülümseyerek izliyor bu afacanlığı. İşte bu anı resmilemişler, çok şirin... Düşünün, 1940 lı yıllardan söz ediyoruz! Sonra eşimin bu durumdan alınmış olabileceğini düşündüm. Babasının resmini çok daha önce çerçeveletip asmıştık ama çalışma odasına. Ne bileyim benim babam vefat ettiği için anısına koymuştum. Eşim hiçbirşey demedi, sadece ben düşündüm. O nedenle haksızlık olmadan bir kompozison oluşturmak üzere bir düzen kuracağım eski resimler ile...

* Her şeyin miniki ne güzel deriz değil mi? Mesela geçenlerde yavru kaplanları izledik. O kadar şirin ki... Bir bebek saflığında bakıyor doğadaki herşey. Bir sincapı yakalamaya çalışması çok komikti. Sincabın onun karşısındaki hareketleri de. Sonunda yiyemedi:-) Fakat sırtlan ve domuz yavruları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar da Allahın yaratıları ama Tövbe estağfurullah çok çirkinlerdi o yaşta bile... Sırtlanı hiç sevmem zaten. Bazı insanları da Sırtlana benzetirim.

* Oğlanın yatağı için yatak örtüsü başladım ya, mavi, beya ve lacivert... Biraz küçük işi olacak gibi. Oğluş kıyamet koparır valla. Neyse zaten sadece misafir gelince örteceğim. Renklei itibaı ile nazar boncuğu gibi oldu. Yağmur Damlacıkım, sen nazar boncuğuna karşısın ama ben motif olarak bakıyorum olaya:-) Daha dokuz motif yaptım. Kaldı 350 motif:-) (attım)

* Dün gece oturduk Captivity diye bir film izledik, kötüydü ama sonu süprizliydi. Gerçi ben tahmin etmiştim. Eşim de bana oha artık demişti. Bir de örtüyü yaparken izliyorum, çok şeyleri de kaçırmışımdır.

* Dün cilt bakımı yaptım duştan sonra, cildimi uzun süredir ihmal etmiştim. Sıcakta krem de sürülmüyor ya! Dudak kremim kaybolmuş. Ne oluyor yahuı bu evde, habire birşeyler kayboluyor...

* Bu akşam işyerinden bir iki arkadaş ile yemeğe çıkacağız. Bir arkadaş sözlendi, onu kutlayacağız. Eşim de gelecek tabi. Taksime gidiyoruz. Nevizadeye... Pek meyhane ortamını sevmem ama önemli olan muhabet. Mezeler de hoş olabilir... Rakı kültürüm hiç yoktur ama babam ve dedemden dolayı meze olayına çok alışığım.

İyi haftasonları, güzel güzel eğlenin, dinlenin, canlanın...

Wednesday, August 15, 2007

Bizim site, meraklı ahali...

Bizim sitedeki insanların aşırı meraklı ve dedikoducu tipler olduğunu farkettim bu sıralarda. Nasıl mı?

* Annem üst kat komşusunu çok seviyor. Arada görüşüyorlar. Ama ben de, o kadın da çalıştığı için tanışmak kısmet olmadı. Yani görsem de tanımam. Fakat geçenlerde anneme damadınız kilo almış demiş. Haydaaaa, hiç görmediğimiz bir kadın nasıl oluyor da eşimin aldığı bir iki kiloyu farkediyor?

* Geçenlerde eşim babama beyzobol sopası ve topu aldı (neden aldığını artık hiç sormayın...) Bu sopaları elinde taşıyıp eve geldi eşim. Akşamına bir komşu beyzbol oynuyor musunuz, nerede, nasıl, kimlerle gibi bir sürü soru sordu... Zaten adam eşim ne spor yaparsa onu mükemmel yaptığını iddia eder, kendini beğenmiş ve kıskanç bir tip... Ama burada yattı işte:-) Gerçi onu da bildiğini iddia etti ama çüş artık.

* Büyük tesadüf eseri alt komşu ile yan apartmandan bir kadının kahvaltıda bizimle ilgili konuştuklarını öğrendim. Kötü birşey dedemişler ama...

* Geçen büyük bir ev mobilya ve aksesuar satan mağazada alışveriş yaparken bir komşuya ve eşine rastladık. Kadın neler aldınız diye sordu. Biz de japon yazı ve resimleri ile süslü zarif bir porselen çerçeve almıştık. Kadın sarılı paketi görüp bakabilir miyim dedi. Açtık gösterdik ama bu ilginç geldi. Bir kere onlar bize geldi, bir defa da biz onlara gittik. Yani çok samimi değiliz... Ben kimsenin ne aldığına bakmam mesela. Ancak çok samimi olacağım.

* Aynı komşunun erkek olanı eşime" sizi çok görüyoruz, konuşuyoruz da Renk hanım hiç görmüyor bizi" dedi. Allah Allah, her dakika size mi bakacağım... Hem ben çevreme çok bakmam. Rahatsız edici bakışları da sevmem, tesadüf bana bakan bir erkeğe filan rast gelsin de istemem bakışlarımın. Öyle fıldır fıldır nerede kim var demem yani. Görmem görmem. Zaten evdemiyim ki...

* Benim için soğuk diyorlar kadınların çoğu sanırım. Herkezle konuşmuyorum diye. Ama ne bileyim seçiciyim sanırım. Ortak konumun olması lazım. Yoksa oturup dedikodu edeceğim bir site kültürüne sahip değilim. Kadınların bakışları çok feci valla. Kadın kadının kurdu mu derler ne derler! İnanın bazen öyle uzun bakıyorlar ki, ben bakıyorum çeviriyor, veya çevirmiyor, bakmaya devam ediyor. Eşime söylüyorum, cidden öyle diyor. Manyak mı bunlar? Neye bakıyorsun möl möl diyeceğim birine görecek!

* Ya seçiciyim derken kibirli ve kendimi üstte görüyorum anlamına değil, yanlış anlaşılmasın. Mesela havuzda yanımda bir kadın vardı geçenlerde. Hemen konuşmaya başladık. Ben de susmam güzel bir konuşma olursa. Ama kadın oradakilerin seviyesizliğinden yakınmaya başladı. Tabi kendisi yalılardan geldi ya buraya:-P Dediki "çoğu kiracı bunların herhalde" Ne yani kiracılar aşağı insanlar mı? Ne alaka. Hiç sevmem bu tip konuşmaları. Anında sohbeti bitirdim. Güneşlenip kitap okudum ve suratımı astım. Ondan sonra soğuk diyorlar. Hiç işim olmaz kusura bakmasın.

* İlk taşındığımızda görüştüğümüz bir çiftin erkek olanı eşim "mangalda kanat çok severim" dediğinde çok şaşırmış ve sen kanat yermisin, hani suşi yersin ancak, kanat ve seni pek düşünemiyorum, sende aristokrat tipi var" demişti. Eşim mangalcı bir tipe benzemez, evet... Ama ağızına Suşi koymuşluğu da yoktur. Ama aristokrat tip nasıl oluyorsa adamlara ilginç gelmiştik herhalde ve insanların ilgisini çekmiştik. O günden sonra birisi başını balkondan uzatıp akşam yemeğimizi görecek ve" Oooo Renk hanım ne o? Kurufasulye pilav mı yiyorsunuz, hiç yakıştıramadık size" diyeceklermiş gibi geldi hep!

* Anlatmıştım, geçen Pazar günü herkes birbiri ile kavga ediyordu havuzda. İki kadın dalaşıyor, bir de görseniz hanfendiler çok kibar!!!!! Daha güzelce olanı buna "Ben buraya ............... Sitesinden geldim, kaç yıllık .................liyim, yeni görmüyorum" dedi. Yani havuzlu, siteli yaşamı diyor. Aynı inşaat firmasının karşıdaki yerini söylüyor ki bizim de evimiz orada, oradan geldik. İyi de ne alaka. Bu sana büyüklük mü veriyor. Karşındakine görmemiş mi diyorsun?Ne? Zaten kadına çok tepki geldi O da gitti kırıta kırıta.

* Aynı kadın, aynı kadına, aynı kavgada ve aynı mekanda bir de şöyle dedi: "Havuza geldiğinizde eşiniz terliklerini dezenfekte suyuna basmadı, ben gördüm" Baa ba ba! Yaaa oturduğu yer de uzak. Gelen giden kadınların kocasına mı bakıyor bu kadın ne. Bana dese sen benim kocama mı bakıyorsun da görüyorsun diyiverirdim. Ama öbür kadın çok hazırcevap değildi. Size ne dedi sadece...

*Başka bir kadın yanındaki başka bir kadının kocasına (daha önceden tanıştıklarını sanmıyorum) dert yanıyordu bu kural tanımaz site sakinlerinden!!! Efendim bone takmayanları zorla havuzdan almalılarmış, mahkemeye vermelilermiş, siteden attırmalılarmış! Oha artık... Bu konuda görüşümü biliyorsunuz. Kakasını söyleyemeyen çocukları havuzlara sokan bir yerde bone nedir ki? Hem sana ne be kadın. Saatlerce konuştu. Adamcağız arada başını sallıyordu, ne yapsın! Çocuğunu havuzdan getiren eşi konuşmayı sonlandırdı da kafamı dinledim.

* Bir başka hödük(biz ona hödük diyoruz çünkü kadınlara pis pis bakıyor. Beni keserken yakaladık kaç kere, eşim gıcık oluyor, alt katlarındakilerle yumruklaşmışlardı geçende) gelmiş, burası belediye havuzuna dönmüş diye ortamı aşağıladı. Girme o zaman, git villandaki özel havuza gir. Tabi öyle bişeyin varsa... Hayret

* Zaten o gün sinirliyim. Gelmişler terelelliler bana... Ben de heyyyttttt! diyerekten herkese girişecektim. Eşim hadi eve gidelim dedi de kutuldu ahali. Neydi o yaaa....

* Herkes bir havalı, bir bilmiş... Sanırsın köşklerden yalılardan gelmişler.

Anlayacağınız bu ahalide herkes herkesin ne yediğine, ne içtiğine, ne giydiğine, kilosuna, boyuna, posuna bakıyor. O nedenle her an kendinize bakmalısınız. Pöh. Beraber yaşam ne zor.

Tuesday, August 14, 2007

İklimler...

Günler hızla geçiyor diyerek klişe bir cümle ile başlıyorum yazıma. Yaz daha yeni geldi gibi geliyor ama Ağustosu da yarıladık. Eskiler Ağustosun yarısı yaz, yarısı kış demezler miydi? Hani nerede kış, nerede yağmurlar, nerede ince hırkalarımız? Yazın uzaması aslında güzel ama dünyanın ulaştığı son durum düşünülünce miğdeler bulanıyor.

İngiliz bilimadamları (pardon bilim insanları, yeni trend bu...) önümüzdeki iki yılın aynen bu sene olduğu gibi geçeceğini, 2009 dan itibaren ise sıcaklığın hızlı bir ivme ile yükseleceğini söylüyorlarmış. Bu korkunç! Demek ki dünyanın sonu tahmin ettiğimizden daha yakın. İnsanlık bu sene çok çabuk bir şekilde değişen iklimler il acı gerçeği farketti ne yzık ki...

Bu sıralar eşimle DVD film izlemediğimiz ve balkonda vatan millet kurtarmadığımız sıralarda National Geographic kanalını izliyoruz Televizyonda. Süper bir kanal... Geçen izlediğimiz bir belgeselde dünyadaki zehirli atıklar, suların kirlenmesi ve iklimsel şartların değişmesi ile ilgili olarak hayvanlardaki değişimler anlatılıyordu. Mesela Afrika kurbağalarının erkekleri dişileşiyormuş ve üreme organlarında meydana gelen bir sorun yüzünden sürekli dişi kurbağalar doğuyormuş. Erkek üremediği için nesilleri tehlikedeymiş. Bunun nedenini aramışlar ve bulmuşlar. Mısır tarlalarında kullanılan ilaçlar nedeni ile oluyormuş.

Kanada açıklarında yaşayan beyaz balinaların da nesli tükenmek üzereymiş. Kanadada denize atılan atıklar nedeni ile. Akıntı ile direkt onların yaşadığı yerlere geliyormuş atıklar. Ve bu hayvanlar en çok kanser olan hayvan türüymüş.

Bilmem anlatabiliyor muyum? Hayvanların yaşadıkları hasarlar biz insanlarda ne düzeyde? Eskiden bu kadar kanser oluyor muydu acaba?

Neyse, sevimsiz konular bunlar...Alice TV de ise Alp dağlarında peynir üreten köyleri anlatıyorlardı. Doğa nasıl harika bir görseniz. Yağmur yağmış, etraf mis gibi (koklamadım tabi ama tahmin ediyorum) Peynir üreticisi konuşuyor o anda. Adamın yanaklar kığkırmızı. Heidi çizgifilmindeki tipler gibi aynen. Sağlık fışkırıyor. Sabah yüzüme baktım. Renksizlik ve yorgunluk gördüm. Makyajla bile toparlanamaz gibi görülüyordu. Aylardır ilk kez fondoten sürdüm. İyi geldi. Cilt hemen porselenleşti. Pembe allığım da sağlıklı görünüm verdi. Moralim de yerine geldi... Adamları nasıl kıskandım. Acaba oralarda minik ve yemyeşil bir köyde peynir üretseydim, sabahın ilk ışıklarında kendi işime koyulsaydım, doğa ile iç içie... Daha mı mutlu olurdum? Daha sağlıklı olacağım kesin:-)

Sağlıklı ve mutlu bir gün diliyorum hepimize. Fakat çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini düşünmeden de yapamıyorum...

Monday, August 13, 2007

İstiyorum...

Bahçeli bir evimin olmasını şiddetle istiyorum. Bahçe olayına bayılıyorum çünkü. Aslında evin içinden ziyade balkonda oturmayı seven bir insanım. Evin içerisinde sıkıntı basıyor. Televizyon desen sıkıcı... O nedenle bir bahçem olsa diye sıkı sık hayal kurarım. Nasıl mı? Şöyle:

Bir bahçem olsa, içinde iki köpeğim... Kurt tercihim ama eşim doberman istiyor. Bebekken almak istiyorum onları. Hem şirinliklerini de yaşarız, hem de eğitimleri daha kolay olur. Sabahları aç aç havlasalar, yatak odası balkonundan onlara kızsam, biraz bekleyin, susun diye:-) Ama dayanamayıp inip onları beslesem, biraz da sevsem... Sabahları bahçemde hep beraber güzel bir kahvaltı yapsak... Temiz hava bol gıda şeklinde:-) Sonra bahçemle ilgilensem, onu sulasam... Bahçe sulamak çok güzel bir terapidir bilir misiniz? İnsan kötü bir şey düşünemez o an. Dertlerini unutur.

Bahçenin bir parçasını organik tarıma ayırsam. Abarttım:-) Yani bize yetecek domates, biber filan yetiştirsem. Mümkünse fesleğen diksem... Makarna sosuna taze taze atsam. Taze domateslerimizle bir çoban salata hazırlasam (domates bitti bile:-))

Güzel çiçeklerim ve gölge veren hoş ağaçlarım olsa. Çiçeklere baksam. Her gören ne harika bahçe bu dese. Çiçeklerime nazar değmese... Çimlerim her daim yeşil, bahçem hep bakımlı olsa, arada ağaçlara çıksam kimse yadırgamasa.

Arada yağmur yağdığında mis gibi çim ve toprak koksa. Bahçeye çıkıp biraz ıslansam, hemen bembeyaz çamaşırları toplayıp içeri soksam.

Akşamüstleri komşuları çağırıp beş çayımızı içsek, dedikodu yapsak:-) Ya da hamakta biraz kestirsem, açık hava şekerlemesinin keyfine varsam 10 dakika. Oğluş köpekler ile boğuşsa o anda. Çocukların şen şakrak cıvıltıları gelse kulağıma. Huzur duysam...

Bahçe mobilyaları seçsem ahşaptan... Şemsiyeler, koltuklar, sandalyeler cıvıl cıvıl renklerde olsa, içimi açsa... Masa örtüleri alsam çeşit çeşit.... Akşamları renkli sofralar hazırlasam. Eşim mangal yapsa... Mumları yaksak bahçede, renkli tealightlar içerisinde etkileyici ışıklar yaysalar rengarenk. Dostların sohbetleri eşilğinde yemek yesek... Güzel müzikler yaysa ortalığı. Çocuklar oynasalar etrafta, bazen tatlı tatlı azarlansalar köpeklerle beraber azmaktan dolayı:-)

Ne olurdu ha? Ne güzel olurdu... İstiyorum...

Sunday, August 12, 2007

Haftasonum



* Cuma günü güzeldi, ne diyebilirim ki... Sözümü tuttum ve yapmayı düşündüğüm işlerin dışında hiç birşey yapmadım. Saat 12 gibi havuza indim. Yanımda neskafem ve bir dilim apple pie'ım vardı. Tabi bir de kitabım. Bizim oradaki Bimeksde aradığım kitapları bulamadığım için Pınar Kürün yeni kitabı "Cinayet Fakültesini" aldım. Eski bir dosta rastlamış oldum. Çünkü belki bir 10-12 yıl önce Bir Cinayet Romanı kitabını okumuş ve çok sevmiştim. Bu da onun bir devamı gibi aslında. Ortak kahramanlar var. Severeim Pınar Kür'ü.

Havuz başında kitap okurken annem geldi. Çok sıkılmış evde. O da biraz dinlendi. Hiç güneşe çıkmadık, hep gölgedeydik. Oğluş gelince havuza girip eğlendik. Çok eğlenceliydi... Uuzun zamandır öyle relax olmamıştım, iyi oldu. Sonra eve çıkıp yemeği yaptım. Zaten eşim de geldi, güzel bir yemek yedik. Çok yorulmamış oldum diyebilirim... Akşam 28 hafta sonra adlı filmi izledik. Alt yazısı yoktu, çekim de çok iyi değildi ama çok beğendim, öneririm.

* Cumartesi kayınbiraderimi taşıdık. Ben çok yorulmadım ama eşim epey yoruldu. İki kez g,idip geldiler. Ben de Göztepeden yün aldım. Çift kişilik yatak için yatak örtüsüne başlamıştım iki yıl önce. Hani şu iplik iplik olan, üzerinde küçük ipler çıkan ipler ile... Ama sonra sıkılmıştım ve yünüm bitmişti. Aynı renkte buldum. Devam etmeye karar verdim. O tip yatak örtüleri Japon tipi yataklara çok yakışıyor. Bizimki de öyle (benim tasarımım:-)) Bir de oğluşun yatağı için battaniye yapacağım. Mavi ve lacivert tonlarında yünler aldım. Öbür battaniyeciği (çok minik oldu yaaaa) annem birleştirecek.

* Cumartesi geç geldik sayılır. Next isimli filmi almıştık, onu izledik. Ben ilk heves dantele de başladım. O nedenle izlemekten çok dinledim:-) Film değişikti ama müthişti diyemem. Eşim beğendi.

* Pazar ailecek güzel bir kahvaltı edip havuza indik erkenden. Erken olunca kalabalık olmuyor ama sonra çok kalabalıklaştı. Herkeste bir sinir! Bir sürü tartışma oldu, yok çocuk torba ile havuzda oynuyormuş, etrafı su yapıyormuş, terliğini dezenfekte suya basmamış, yok havuz belediye havuzu gibi kalabalıkmış... Millet birbirini mi izliyor ne! Sinir oldum. Ben de dalacaktım herkese (biraz sinir var, malum güne yaklaşıyorum da:-)) Hadi kalkalım dedik... İnsanlar ne tuhaf,herkes ne çok biliyor!

* Eve gelince ciddi yoruldum ama... Banyolar, yemek yapma, bugünün yemeğini yapma, yer silme (valla kirliydi ve tüm evi silmedim) banyoların temizliği, balkon yıkama ve sıcak! Bir ara bağıracaktım. O anda eşim gelip balkonu ben yıkarım dedi sağolsun. Yoksa ciddi bir depresyon geçirebilirdim:-) Sonra film kuşu olarak Die Hard 4 ü izledik. Bana göre değildi ama eşim bayıldı...
Sizler neler yaptınız?
Yağmur Damlacıkı, pardon Bi damlacık için not...
Japon yatağım buna benzer birşey. Ama benimki neredeyse kareye yakın, arkasında beyaz deriden yüksek başlık var. Bir de yanları daha çıkıntılı. Valla bunu yaptırdığım adam abla sen arada bize mobilya çizsene dedi. Yakında bu işe soyunursam şaşırmayın.
Söz konusu yatağa ördüğüm yatak örtüsü buna benzer. Yanlardan sokuşturunca bu tip yataklarda hoş duruyor. Ama benimki kırmızı. Eeee, ne demişler, üç kuruş fazla olsun, kırmızı olsun:-)

Friday, August 10, 2007

Haftasonu öncesi...

Evimdeyim, huzurluyum, mutluyum Allah'a şükür. Yanımda oğluş playstation oynuyor, arada sorun olunca oyunda beni konuşturdun da oldu diye bana kızıyor. Anniş ne yaptım diyorum. Sonra ısırıyorum, gıdıklıyorum.

İşyerindeki sıkıntılarım aslında devam ediyor. Ama asıl beni üzen sevdiğim bir arkadaşımın davranışları. Ondan hiç beklemezdim. Bu konuyu size sonra anlatırım. Şimdi canımı sıkmak istemiyorum...

Eylüle kadar izin alamayacağım, çok yoğunluk var. O nedenle bugün bir günlük tatil armağan ettim kendime. Ev işlerini de abartmamaya söz verdim. Sadece ortalığı topladım, toz aldım ve apple pie yaptım yine. Tarifi buldum sonunda... Bir de mutfağı temizledim. Sadece akşam yemeği (bamya- pilav- cacık) kaldı. Bir de mutfağın yerini silmeliyim Ne oldu ise sabah birşey dökülmüş. Evin temiz haline alışık oğlum oha bu ne diye tepki gösterdi sabah! Bir de balkon yıkanacak. Ama birazdan havuz başına gidip kitap okuyacağım. (İnşallah)

Yarın kayınbiraderimi annemlere taşıyacağız. Çok eşya almayacak ama yine de birşeyler var. Ona yardıma gideceğiz.

Boşanma olayını tabiki de anne babama söylemiş kayınbiraderim. Şu an ekonomi
k sorunları olduğu için ve bakılması gerekli bir oğlu olduğundan annemlere taşınıyorlar. Dün annem ile konuştum. Üzülmüş tabi. Ama ilginçtir ki kadına çok kızmamış. Bir tek eşimle ben kızdım herhalde. Herkesin iyilik- kötülük kavramı farklı sanırım. Neyse... Telefonda ağladı ama yazık. Kayınbiraderim durumu anlatıp bizi kabul eder misiniz demiş. Bunu anlatırken yine ağlamaya başladı. Çok dokundu. Anne baba dışarıda bırakır mı hiç!

Allahım yardım et, ailemizi zor durumdan kurtar ne olur...

Yarın tüm gün karşıdayız. Tepeye uğrayıp allık almak istiyorum o arada.


Bu arada battaniyeyi koyu kahve iple birleştiriyorum. Annem iyi göstermedi, siyahla birleştir dedi. Önce önemsemedim ama birleştirdikçe benim de içime sinmedi. Siyah yün de almalıyım sanırım. Ama nasıl zaman bulurum bilmem.

Pazar günü de temizlikle geçer işte. Haftaya eşimle güzel bir yemeğe gidip moral depolamak istiyorum. Değişiklik ikimize de iyi gelir. İşte bunaldım... İşimi seviyorum ama oyun oynanmasından, arkadan vurulmaktan, kıskançlıklardan, didşmekten, inatlaşmadan hoşlanmıyorum. Anlayan anlar! Ben aptal değilim.

Sizler ne yapacaksınız? Hafta içi değişik moral verici önerileriniz varsa dinlemeye hazırım.

Öptüm...

Wednesday, August 08, 2007

Bulutluluk özlemi...

Sevgili arkadaşımız Ankaralı Nimet'in (Ankaralı Turgut gibi oldu yahu) bana yazdığı yorum ile birden Ankara'daki susuzluk aklıma geldi. Haberlerde bu konu ile ilgili haberleri izlerken bile yüreğim fenalaşıyor. Zaten haber kanallarını değiştirip Home TV ye geçmek benim kaçış yöntemim olumsuzluklardan... Fakat kaçılamayacak şeyler vardır. İnsanların sefaleti bunların başındadır. Ve susuzluk da bir nevi sefalettir bana göre...

Üniversiteye başladığım yıl Beşiktaşta oturuyordu. O sene su kesintileri başladı. Hem de ne kesinti! Bir başlıyor, üç gün sürüyor, bir gün akıyor. Bize bir program verilmiş, Allahtan ona genelde uyuluyor. Apartmanın deposu da yok! O sene annemin çilesini hiç unutmam. Temizliğe düşkün bir ev kadınının çilesi biz çocuk ve gençlerden daha fazlaydı tabi. Sular kazanlara, kap kacaklara, leğenlere, işte ne bulunursa boş doldurulurdu. Sonra işkence başlardı.

Bir genç kız olarak her gün yıkanmak isterdim tabiki. Özellikle de saçlar önemliydi. Saç iki kez şampuanlanıp kremlenmezse olmazdı. Annem suyu ölçülü ısıtır ve dökme usülü yıkardık saçlarımızı. Ama öyle de ne zor olurdu... Yıkanmayı bırak tuvalete girmek bile başlı başına bir sorundu.

Beşiktaştaki evimizin karşısında çok garip bir cami vardı. Bu caminin ilginçliği bir apartmanın ltında olmasıydı. Ve sıkı durun, minaresi de apartmanın en üzerindeydi. Bu camiyi bizim aynı zamanda laz olan müteahhid komşumuz yapmış zamanında... Adı Yeraltı Camisiydi. Oralarda bilinirdi. Hatta bize ilk defa gelecek İzmitli bir tanıdık evi ararke "yerebatan Cami" diye aramış, hiç kimse de "ya teyze çarpılacaksın, o cami yerebatan değil yeraltı cami dememiş, hemen yolu göstermişler"

Neyse bu caminin suyu hiç kesilmezdi. Zavallı annecikim abim yoksa iner kova kova su taşırdı buradan. Resmen köyde gibiydik gördüğünüz gibi.

Bir de şöyle bir anım var. Yine suların aktığı bir gün tüm kap kacakları doldurmuşuz. Ama hepsini harcamadan uzun birtatile çıktık. Bir ay kadar sonra eve geldik. Banyodaki kazanın içinde bir hareket farkettim. Bir baktım ki küçücük bir lavra dolaşıyor. Yani bilin ki musluklardan akan sular ile kurbağa yumurtaları bile gelebiliyor. Iyyy iğrenmiştim. Hemen döktük...

Ankaralı arkadaşlar, neler yapıyorsunuz. Yakında bizim de başımıza gelebilir Allah korusun. Allah hepinize yardım etsin. Allahım bol yağmurlar versin. Biz bu dünyayı batıran kullarını affetsin...

Tuesday, August 07, 2007

Güne bakış:-)

* Dün eve geldiğimizde benim evlatlıklardan biri bizdeydi. Saat yedide yemek hazırdı, baktım hala oturuyorlar hadin yemeğe dedim. Çocuk yemek istemedi. Oğluş o zaman sen biraz bilgisayar oyna ben yedikten sonra dışarı çıkarız dedi. Çünkü oğluşun dışarı çıkma saati yemek sonrası genelde. Neyse yemek yedik (annecim sağolsun mercimek köftesi yapmış offf, bir de kıymalı kabak vardı) çocuklar dışarı çıktı. Saat sekiz buçukta zil çaldı, çocuğum kızkardeşi abisini yemeğe çağırıyor, dışarı çıktılar dedim.

* Geç yemek yiyenleri anlamıyorum. Biz erken yemeyi seviyoruz, gece yatarken kuş gibi hafif oluyoruz:-) (devekuşunun da bir kuş olduğunu hatırlatırım. Tamam abartıp kendimize haksızlık etmeyeyim)

* Sonracıma oğluş iki üç kez eve geldi. Zil çalıyor, bakıyoruz bizimki su istiyor, bir daha zil, topunu getirmiş... Bir daha zil. Aaaaa yeter diyerek kapıyı açıyoruz, bakıyoruz bizimkinin öbür siteden bir arkadaşı, ben oğluşun arkadaşıyım, saat kaç acaba diyor. Saati söylüyor, başka bir isteğinin olup olmadığını soruyoruz. Hani TV de ne var bilmek ister belki, ya da hava sıcaklığının ne olduğunu:-). Anlayacağınız dün zil hiç susmadı. Allah susturmasın aslında. Yaşlandığımızda da hep çalsın, sevenler, çocuklar gelsin. O ayrı...

* Lütfen Lezzet aşkı Handeyi okuyun bugün. Yanda linki var. Yazı çok hoşuma gitti.

* Brad Pitt ile Angelina Jolie ayrılıyor olamaz! Bu kadar mükemmel bir çift! Bir sürü çocuk! Gerçek aşka ne oldu?

* Brad Pitt şimdi o sinir bücür Janifer Aniston'a (böyle yazılmıyor olabilir) dönerse çüşş derim artık. Bu erkeklerdeki eski eşe dönme olayı da nedir. O eski eş nasıl kabul eder. Off herşey miğdemi bulandırıyor bazen.

* Neden büyük iş merkezlerinde, alışveriş merkezlerinde, süper ve hiper narketlerde temizlik olayı filan tam insanların işe gelme saatinde yapılır? Neden bu işler erkenden bitmez? Buna göre insanlar erken gelip erken çıkarlar. Örneğin, bu sabah güvenlikten geçiyorum, önümde durmuş biri paspas yapıyor, çantamı x-ray zımbırtısından alacağım, alamıyorum, çekilmiyor da. Bir de yavaş çalışıyor. Fenalık geldi. Üzgünüm ama hem organizasyon bozuk, hem çalışanlara eğitim ve davranış dersi verilmemiş, hem de yavaşlar. Mesela Migrosa, Metroya gidiyorsunuz. Cumartesi en kalabalık gün, insanlar koca arabalar ile mal yerleştiriyorlar! Bunun bir saati olmalı. İnsanlar bu şekilde rahatsız edilmemeli.

*Sanırım bazen nerede yaşadığımız unutuyor ve çok şey istiyorum.

* Herkez işini adam gibi yapsın yeter.

* Yine eğitime gelip takılıyoruz. Her yerde eğitim devam etmeli. İş yerlerinde her çalışan eğitilmeli

* Yine mi amaaaaannnn, bana ne desem. İnsan öyle daha mutlu oluyor.

* Mor adlı kitabı bitirdim. Şimdi üçlemenin en eski kitabı olan yeşili alacağım. Onu bulamazsam Çamlıca'nın Üç Gülün okumak istiyorum. Aranızda okuyan var mı? Güzlei Türk yazarlarına ait kitap öneri olan olursa lütfen yazsın...

* Cuma günü bir apple pie yaptım, aklınız durur. Misafirler ve eşim çok beğendi, oğlum iğrenç dedi... Ben de beğendim ama elmayı daha fazla koymalıydı. Ama yazdığım kağıdı bulamıyorum şimdi. Çok okumadığım bir blogdan bulmuştum, şimdi bulamıyorum. Offf...

* İşler çok gitmeliyim. Bir de Türk kahvesi yapmalıyım. Çaycı ablamız tatilde... Yoksa getirirdi şimdi kahvemi, suyumu sağolsun.

Monday, August 06, 2007

Erdek macerası

15 yaşlarındayken tanışmıştım Seda ve Ebru ile... Seda üst kat komşumuz olmuştu. Tanışır tanışmaz iyi arkadaş olacağımızı hissetmiştim. Önce annesi ile tanışmıştım. Kızına yaşıt bir komşu bulduğu için sevinmişti. Sonra da onunla... Sınıf arkadaşı Ebru ile de onun vasıtası ile tanıştım. Sonra da üniversiteye başlayıncaya kadar en iyi arkadaşlarım oldular ve üç deli dolu kız olarak hep beraber olduk.

Üçümüzün aileleri de iyi anlaşmışlardı ve beraber Erdeğe tatile gittik bir yaz. İşte biz 16 yaşlarında üç deli güzel genç kız (en güzeli tabi ben :-P). Tüm yazlık kreasyonumuzu ve şehirde bıraktığımız aşk acılarını yanımıza alıp gitmiştik tatile. Sedacık aşk acısı yaşamaktaydı ve tüm yol huysuzlanıp durdu. Ama tatilin ilk günü herşey düzeldi. Çocukluk işte, kötü şeyleri unutmaya o kadar yatkındık ki...

Seda'nın babasının bir arkadaşı tüm katı bize bırakıp üst kattaki evlerine çıkmışlardı. Yani bize kiraya vermişlerdi o evi bir aylığına. Babalardan bir tek Ebrununki vardı. Sedanın babası da arada geliyordu işte...

O sene anneler sadece yemek yaptılar diyebilirim. Sabahları yapılan tostun sayısı belirsizdi. Ancak öğleden sonra denize gelen anneler yanlarında koca tepsi şekerpare getirirlerdi ve bunlar beş dakika içerisinde beş çocuk-genç tarafından silip süprülürdü... O sıra yapılan en büyük kavga pilavın sade mi, domatesli mi olacağı ve o yakışıklının kime baktığı idi (Sonradan hangimiz domatesli, hangimi sade pilav seviyorduk çok düşündük ama bir türlü bulamadık)

O tatilde komik birşey olmuştu, aslında amacım onu anlatmak size: Şimdi Seda'nın babasının da geldiği bir haftasonu motorla deniz gezisine çıkalım dedik, bir motor kiralayıp, çoluk çocuk bindik. Motorun sahibi bizi epey bir gezdirdi. Fakat para konusunda ufak bir sürtüşme yaşandı açık denizde. Biz tabi işin gırgırındayız, umurumuzda değil. Sonra adam bizi aldığı iskeleye değil de başka bir iskeleye bıraktı gitti. Biz sahile varabilmek için iskelede yürürken bir de ne görelim! İskele ile sahilin bağlantısı yok. Şöyle bir beş on metre (belki de daha çok) açıklık var, arada deniz var! Hain adam bizi eski bir iskeleye bırakmış gitmiş.

Saatler akşamüzeri, güneş batıyor ve eski iskele üzerinde 9-10 tip ne yapacağını şaşırmış bakınıyor! İşin kötüsü ise sahildekiler, kumsalada hala duran bazı kişiler de film izlermiş gibi bizi izliyor. Film de komedi tabi :-) Seda ile ben gülmeye başladık. Ama kendimizi durduramıyoruz, o derece gülüyoruz olayın absürtlüğüne. Ebru ise yeni yetme bir genç kız olarak sahildekilere rezil olduğu için somurtuyor ve büyüklere kızıyor. Büyükler ise gülmekle ağlamak arası ifadelerle şaşkınlık içerisindeler.

Hepimiz deniz sonrası banyo almış, şıkır şıkır giyinmiş ve akşama hazır olduğumuz için öyle yüzülüp çıkılacak bir durum da yok. Allahtan denizi çok sığ oranın. Sedanın babası paçalarını sıyırıp indi sonunda, hepimizi kucaklayıp sahile çıkarttı. Sahildekiler ve Seda ile ben gülme krizindeyiz. Hele Sedanın babası Ebrunun babasını (ki en yaşlıları o idi) kucakladığında hepimiz koptuk.

Tabi o güne kadar Erdeğin en güzel kızları ünvanı bizdeydi ama karizma feci çizildi. Allahtan epey uçta bir iskele idi orası...

Şimdi düşünüyorum da ne güzel günlerdi. Gülmek, hele kahkahalar ile gülebilmek ne muhteşemdi. Seda, Ebru: Özledim sizi kızlar yaaaa....

Olan bitenler

Biliyorsunuz veya bilmiyorsunuz Perşembe Cuma evimdeydim. Evde olunca da tabi dinlendim filan sanmıyorsunuzdur. Beş dakika oturmadım desem yeridir. O nedenle Cuma beş dakikalığına internete girebildim o kadar...

* Sizleri ve bloğumu özlemişim

* Perşembe akşamı ailecek el ele (ortada ben tabi) gezdik biraz, pastaneden ekler aldık, eve döndük keyifle... Bana bir ilham geldi.... Hemen laptopa koştum, romanın başına oturdum. Eski bir iki bölümü taradım, nerede kaldım diye ve bazı düzeltmeler yaptım. Sonracıma yeni bir bölümün yarısını afiyetle yazdım. Cidden içime sindi. Çok hoş cümleler ve betimlemeler yaptım. Tam save edeceğim laptopun şarjı bitti ve şık diye gitti. Herşey yokoldu. Ben neden dikkat etmedim. Şu aptal laptopa alışık da değilim... Tabi sinir oldum. Ertesi gün yine başına oturdum ama yazamadım. Herşey uçtu gitti...

* Ama bir hikayeye başladım. Eğer bitimek nasip olursa onu burada yayımlayacağım. Gelecekte geçiyor konusu... Kısa hikayeler de zevkli.

* İnci Aralın Morunu okuyorum ya, sadece arabada gidip gelirken bir yerlere ama... Evde bir türlü vakit bulamıyorum. Fakat bu sabah bir mantık hatası yakaladım kitapta. Bir adamdan bahsediyor ve onun için okuması yazması yok diyor iki ayrı yerde. Sonra onun yanında kalan bir çocuğun pazar sabahları yatağına gazete getirdiğini yazıyor. Adam yatakta gazete okuyormuş! Bunu şuna bağlıyorum. Herhalde İnci Aral bu kitabı yazarken benim gibi epey ara verdi ve olayları unuttu... O kadar hata da nazar boncuğu olsun. Kitabı çok beğendim.

* Perşembe Cuma günü kazındım da kazındım. Aman ne temizlik. Cumartesi anne- babamız, benim annem, eşimin kardeşi (eşi boşanmaya karar veren) oğlu geldiler yemeğe. Çok keyifli bir gün geçirdik. Çocuklar azdılar. Biz de epey oturduk, yedik içtik. Annem daha boşanma durumlarını bilmiyor. Ama kadının Bodruma tatile gittiğini söylemiş oğlu. Tabi buna da üzülmüş neden tek gitti diye. Birşeyler seziyor ve üzülüyor. Aslında ben olsam biran önce söylerdim. Kötü de olsa şüphe duymakansa gerçeği bilmek iyidir diye düşünüyorum. Haksız mıyım? Annemle bana biraz dert yanmak istedi annem. Ama biz durumu biliyoruz, kurcalamak istemedik. Biz konuşmayınca konu kapanmak zorunda kaldı...

* 3 çocuğu evlat edinmeye karar verdim. Zaten hep bizdeler... Oğluşun iki arkadaşı ve birinin kız kardeşi. Perşembe Cuma tüm gün bizde oynadılar. Perşembe evde saklanbaç vardı. Dip köşe temizliğe henüz girmediğim için izin verdim. Cuma ise odadan çıkartmadım valla. Benim temizlik takıntımı bilen oğlum idare etti olayı. Pazar yine geldiler... Aslında gelsinler sorun yok ama ana babalarına işaşmıyor değilim. Birinin annesi kardeşin de gelirse olur demiş. Kız beş yaşında. Nasıl rahat yolluyabiliyor. Beni tanımıyor bile.

* İşimi seviyorum ama beni soğutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bana böyle yapmaya devam ederlerse iş değiştirebilirim. Sıkıldım cidden!

* Yazacak çok şey var, zaman yok. Ama yavaş yavaş yazarım artık...