Monday, September 24, 2007

Hadi oğluş, girelim bu çarkın içerisine...

Kızgınım, hem de çok, şu eğitim sistemine, sürekli değişen eğitim ve sınav sistemleri ile çocuklarımızın denek gibi kullanılmasına, dershane ve özel hocalara akıtılan onca paraya neden olan işleyişe kızgınım. Dün biraz bahsettim ama kızgınlığım geçmedi. Biraz daha ayrıntılı anlatmak istiyorum.

Miniminiydim, beşinci sınıftaydım ve o korkunç yarışın içerisinde ben de vardım. İki yıl boyunca annemin eli maşalı ama iyi bir öğretmen olan arkadaşı Sanober teyzeden ders almış ve o çılgın dershanelerden birine gitmiştim. Annem bir sürü test kitabı almış ve beni çalıştırmıştı. O sene İzmitte olduğumuz için İstanbula sınava gelmiştik. Çünkü orada sınav yapılmıyordu. Her taraf ana-baba- çocuk günüydü! Ne kalabalıktı. İsimlerimizi okudular, annem bana sarıldı, dua okudu ve içeriye yolladı. Anneciğime dönüp el salladığımı hatırlıyorum. Minik minik girdik sınıflara. Neredeyse ağlayacaktım. Çünkü İstanbul kolejlerinden birine girersem annemden ayrılacağımı düşünüyordum. Ne komik... O psikoloji ile girdik sınava. Çok iyi bir okul olmasa da istediğim yerlerden birine girdim girmesine de o senem bir kayıp oldu. Hayatımdan bir yıl.

Üniversite sınavlarını hiç hatırlamak istemiyorum. Hayatım ders, daha doğrusu testler olmuştu. Sınav dışında hiç birşey önemli değildi. Dersler bile... Kabus gibiydi ama istediğim yeri kazanmıştım Allahtan. Bir de sınav sonuçları aç.ıklandığında yaptığım bir şabalaklık vardı, onu da sonra anlatırım. Sınav aptallaştırmıştı beni yahu!

Neyse, ben beşinci sınıfta ikken girdiğim sınav OKS adı altında sekizinci sınıf sonunda yapılmaya başlandı. Fekat eğitimcilerimiz bunu uygun olmadığına karar vermiş olmalılar ki üç sene boyunca sınav yapılmasına karar vermişler. Daha doğrusu buyurmuşlar. Yavrularımızın bir seneleri değil üç seneleri dershanelerde geçecek ve her sene sonu bir sınav stresi olacak.

YAZIK BU YAVRULARA! Tamam eğitim sistemi düzelmedikçe, her okul aynı kalitede olmadıkça ve rüşvet durumu Türkiyenin gerçeği olmadıkça sınav tek çözüm. En azından başarılı olan kazanıyor. Ama bunu bu kadar büyütmenin, zorlaştırmanın anlamı ne?

Şimdi sistem şöyle işleyecek. Her sene sınavdan alınan not %70 oranında, ders başarı notu %20 oranında, davranış notu ise %5 oranında etkili olacak. Yani paraya endeksli okullarda ve zengin muhit okullarında her öğrenci hepsi beş almaya başlarsa şaşmayın. Neden, çünkü karne notu da önemli.

Bir başka yenilik en ağırlıklı dersler Türkçe ve hazır olun İngilizce. İngilizceyi iyi öğrenebilmek adına girilen bu yarışta İngilizceyi iyi bilmek gerekiyor arkadaşlar.

Bu işte en karlı çıkanlar dershaneler olacak. Şimdiden doldu dershaneler. İyi kazanacakları kesin. Hadi bakalım... Bir de özel ders patlaması olacak. İki iyi ingilizce bilen ebeveyn olarak (ki eşim ana dili şeklinde konuşuyor yıllarca Avustralyada yaşadığı ve okuduğu için) biz bile bu işi profesyonelce yapacak birini tutmayı düşünüyoruz.

İngilizcenin önemli olması Özel okulların şanslı olacağını düşündürüyor. Ama burada unutmayalım ki her dersi İngilizce okutan okulların Türkçe yeterliliği iyi devlet okulları kadar değil. Burada bir denge var. Bir de Özel okullar zaten çocukların Anadolu lisesine girmesini istemez. Kaybetmemek adına ellerinden geleni yapacaklardır. Zaten çoğu da devam ediyor o okullara. Bir de Almanca ve Fransızca eğitim alan çocukların İngilizce sınava girmesi bekleniyor.

Dershanelere akıtılan onca para ile ülkede neler yapılabilir düşündünüz mü hiç?

Ben dün kararsızdım dershane konusunda. Ama sanırım boyun eğeceğim, çocuğumu bu çarkın içine atacağım. Kendim de gireceğim. Yavrum dershanelerde sürünecek 3 yıl. Ne kadar yararı olacak o da tartışılır. Belki hepimiz kendimizi kandırıyoruz???

Bu iş eğitim sistemi düzelmedikçe, her okul Anadolu lisesi kalitesine gelmedikçe düzelmez. Peki düzelmesi çok mu zor? Soruyorum size?

Hadi Oğlum gel girelim çarkın içerisine...

Yapılanlar...

Yine bitti bit haftasonu... Bu geçip giden kaçıncı cumartesi Pazar kimbilir. İnşallah güzel bir hafta geçiririz.

Yaptıklarım:

* Cumartesi oğluşun okul toplantısı vardı. Sınıf öğretmeni ile görüştük. Biliyorsunuz sınav sistemi değişti. OKS yok artık ve çocuklar 6.,7. ve 8. sınıflarda sınava girecek. Bir de en ağırlıklı dersler Türkçe ve İngilizce olacak. Bu çocuklara yazık değil mi? Her sene sınav stresine sokuyorlar. Bir de ingilizce ne alaka? Zatençocuklar lisan öğrenmek için iyi liselere girmeye çalışıyorlar. Bilen mi gelsin diyorlar?

* Eşimle ikimiz toplantıda en çok konuşanlar olduk yine. Bir de veliler çok soğuk, merhaba diyorsun öyle bakıyor. Bir de ne paspallardı. Eşofman, kot önlük olmuş artık. Biraz özen gösterin kendinize bayanlar. Ne bileyim kendini bırakan kadınlara kızıyorum. Çocuğunun okuluna geliyorsun, ev kıyafetleri ile de gelinmez bence...

* Yerleri sildim...

* Oğluşla full time ders çalıştık. Dört saat kadar da İngilizce çalıştık. Haftasonunda yoruldu yazık ama O da farkında olmalı bazı şeylerin.

* Oğluşu bu sene dershaneye yollama konusunda kararsızım. İnsanlar çılgın şekilde çocuklarını orada oraya götürüyor. Ben evde sakin birşekilde çalıştırmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Seneye başlamayı düşünüyorum. Ne yapayım sizce?

* Okul çıkışı eşimle yardımcı kitaplar ve test kitapları almaya Bakırköye gittik. Kitapçılar ne kalabalıktı öyle! Neydi o yaaa... Beyaz Adam mıdır nedir bir yer var, girmemle çıkmam bir oldu. NT kitabevinde ise aradıklarımı pek bulamadım. Off...

* Yerleri sildim.

* Bol yemek yaptım, güzel iftarlar yaşadık. Cumartesi annemi iftara alıkoydum. O eve gitmek istedi ama bırakmadım. İyi de oldu. Sonra tüm gün burnumda tüten çayımızı içtik, okey oynadık. Oğluş iyi ders çalıştığı için dışarı çıktı. Soğuk olduğu halde tüm arkadaşları dışarıdaydı.

* Pazar yine ders, yemek, temizlik... Türkiye haritası çizdim. Lisede gözüm kapalı çizerdim. Sağolsun Coğrafya hocamız kokona Tülay bize ezberletmiş, b,r sınavda çizdirmiş ve üzerlerine Türkiyede üretilen şeyleri çizdirmişti. Sonunda işe yaradı!!!! Oğluşa güzel bir harita çizdim. Sağolsın Tülay hocam, hayatta çok işe yaradı...

* Yerleri bir daha sildim...

* Dün perişan bir şekilde erkenden sızdık oğluş ile. Gece bir ara kalkıp su içebildim sadece. Bugün feci acıkacağım sanırım. Bir de suyu çok arıyorum Allah günah yazmasın.

İte buradayım...

Thursday, September 20, 2007

Manevi olarak doymak...

İlk olarak Yağmur Damlacıkıma teşekkür ediyorum. Daha doğrusu Bidamlacık'a:-) Sağolsun bizim için kalkmış dolmalık almış, bir de güzel yapıvermiş. Üstelik iftar için yaparken ezan da okunmaya başlamış bile. ..

Yağmur Damlası daha önce de hasret duyduğum, çocukluğumun geçtiği İzmit'i fotograflamıştı benim için... Dedemlerin apartmanını gördüm, okuduğum ilkokulu, geçenlerde bahsi geçen, hani şu dondurmayı aldığım Çinili Fırını, ilk gençliğimde fink attıığımız Fethiye caddesini...

Gerçek hayattaki dostlarım bana böyle bir jest yapmamıştı, sağolsun...

Demişki, sana kargo ile yollayayım... Canım benim, kıyabilir miyim ben sana. Hem ben doydum, Manevi olarak doydum. Önemli olan da bu değil midir? Ellerine sağlık canım

Bakalım blog vermeyi becerebilecek miyim: Bidamlacıkım Sanırım beceremedim yine. Ama yandaki linkten tıklayarak lütfen okuyunuz...

Bir de Kakaoulu Sevgiciğim beni sobelemiş. Aslında benim zayıf olduğum bir konuda... Sevdiğim diziler. Ben gerçek anlamda bir dizi özürlüyüm. Eskiden, televizyonun tek kanallı olduğu siyah beyaz dönemlerde dizileri hiç kaçırmazdım. Tatlı cadı, Uzay yolu, Uzay 1999 (1999 hiç de öyle gösterdikleri gibi olmadı ama), Kaynanalar, Aşk-ı memnu, Mork ve Mindi, daha niceleri... (Post konusu!)

Sonra kanallar bollaşıp dizi enflasyonu başlayınca benim de nevrim dönmeye başladı. Aman Allahım bir dizi bukluyorum, bir daha rastlayamıyorum. Hangisi, hangi kanalda, hangi gün, ne zaman... Aslında bunlar bahanesi tabi. Ben dizi kadını değilim sanırım. Ama film izlemeyi severim. Ya da biri bizi gözetliyor cinsi sabun köpüğü şeyleri. Aaaa bir de Yalan Rüzgarı ve Cesur ve Güzeli de izlerdim ev kadınıyken. Şimdi olsa yine izlerim... Saati uyarsa tabi.

Sadede geliyorum:

1) AVRUPA YAKASI: Busen yeni başladı ya, biraz kabak tadı mı veriyor ne! Eski keyfi alamıyor muyum ne! Yeni tipleri de çok beğenmedim. Gafffuuurrrrr, neredesin. Bence en akıllacasını o yaptı. Kabak tadı vermemek lazım. Kalplerde belleklerde hoş kalmak lazım... Yine de Burhan abi çok hoş!

2) UMUTSUZ EV KADINLARI: Zavallı ev kadınlarının o içi burkan halleri çok hoşuma gidiyor. Yazık onlara ayol. Muhteşem evler, harika çocuklar, bir sürü sevgili, tüm gün evde rahat rahat oturmak. Yazık yani... Neyse, güldürüyor ve seviyorum onları...

3) BİZİM EVİN HALLERİ: Sevdiğim ma izleyemediğim dizi. Ben işte iken Kanal 1 de veriyorlar. Ancak sabah tekrarına biraz bakıyorum. Fakat eskiden daha erken veriyorlardı, şimdi geçe aldılar. Buradan bu durumu protesto ediyorum.


İşte böyle... Valla çoğu kişi sobelendiği için kimseyi sobelemiyorum ama sobelenmeyenler yazsın lütfen...

Wednesday, September 19, 2007

Dolmalık...

Sahurlar da iftarlar kadar keyiflidir aslında. Fakat modern şehir hayatı içerisinde ertesi gün iş varken, erken kalkılacakken, evdekilerin hiç biri oruç tutmazken senden başka bu çok da keyifli olamıyor. Fakat haftasonları bu keyife eşimi de katarak güzel sahur sofraları hazırlıyuorum. Yenecek, içilecekler az oluyor, genelde kahvaltılık yeniyor ama önemli olan o anın yaşanması.

Eski sahur günlerim çok özeldir. Size bunları belki yarın anlatacağım. Bügün sadece Sahura özel ama aslı İzmit'e özel bir tattan bahsedeceğim. Yağmur Damlacıkım dün bildi bile: Dolmalık...

Dolmalık da ne diyeceksiniz tabi. Yağmur Damlacığın söylediğine göre Adapazlılar bile bilmezmiş ki doğrudur. Ben İstanbul'da da bilenine rastlamadım.

Şimdi efendim, dolmalık aslında bir tür ekmek. çapı yaklaşık 6-7 cm civarında kolları olan büyük bir simit düşünün. Üzerinde susdam yok. Hatırladığım kadarı ile yumurta da yok. Tadı da hatırladığım kadarı ile ekmekten daha lezzetli.

Şimdi bu büyük simitler el kadar bölünür, iç kısmına börek içi doldurulur. Bu nedenle dolmalık denmiştir zati... Annem içi iki şekilde hazırlardı: Birincisi, annemin ve ağabeyimin sevdiği şekilde kıymalı harç. Bildiğiniz börek içi şeklinde hazırlanır, kavrulur... İkincisi de benim favorim peynirli ve maydıonozlu iç. Bu içler doldurulu, ekmekler yumurtaya batar ve kızartılır. İşte size pratik börek... Çayla ve ayranla güzel olurdu. En son on yıl önce İzmitten almıştık. Bu sefer Ağabeyimin istediği gibi kıymalı yapılıp yendi:-)

Size resmini göstermek için internete baktım ama bir sürü biber dolması resmi ile karşılaştım. Bir de ilginç ki İzmir ve Manisada da benzer bir ekmek olduğunu okudum. Ama nasıl birşey fazla araştıramadım. Bilen arkadaşlar varsa yazsın lütfen:-)

Öpüyorum sizi, ağzımızın tadı bozulmasın arkadaşlar...

Ramazan anıları...

Yağmur Damlacıkımın yazısını okurken aklıma bir anım geldi. Aslında hoş olmayan bir çocukluk anısı. Ama bana ders olması açısından olumlu da oldu ki hala hatırlıyorum.

Ramazanlardan bir ramazan... Çocuktum, hem de epey küçük. Tam olarak kaç yaşındayım bilemiyorum ama okula gitmiyorum, beş filan olmalı... Bakıcım Gönül abla ile beraber alışverişe çıkmıştık ve yazdı. Annem herhalde misafir ağırlayacaktı ki alışverişe bizi yollamış! Çünkü misafir ağırlama olayı başlı başına bir işti annemin. İki üç gün önceden hazırlıklara başlanır, ev pırıl pırıl olur, zeytinyağlılar önceden yapılır ve o sabah erken hazırlıklara başlanılaraktan hayat ev ahalisine zindan edilir. İki gün annenizi unutun! O evdedir ama ulaşamazsınız. Hoş ben de anneme benzedim biraz ya...

Neyse konudan saptım. Gönül abla ile güle oynaya Fethiye Caddesine gittik. (Yağmur Damlacıkııımmmmm... ) Gönül abla Romna bakıcım. Ama öyle bildiğiniz Roman kardeşlerimizden değil. Temiz, titiz, güzel, yemyeşil gözlü, upuzun dalgalı saçlı, çok hoş. Caddede bayağı ilgi toplardı anlayacağınız. Cadde üzerinde annemin bir arkadaşının eczanesi vardı. Annem ondan alın diye tembihlemişti ilaçları. Yani ben öyle tahmin ediyorum. Ama caddeye girer girmez Çinili Pastanenin önünde veya başka bir pastanede (ama bence Çiniliydi) durdurdum Gönül ablamı. Çekiştirerek içeri soktum ve zorla dondurma aldırdım. Ben tutturunca tuttururumç. Annem olsa o kadar yapamazdım ama Gönül abla sonunda isyan ediyordu, bunu farketmiştim. O ramazan olduğu uyarısını yapmıştı belki.Ama ben olayı ne kadar anladım bilmiyorum.

Sonra annemin arkadaşının eczanesine girdik, kadın beni sevdi fialn. O sırada afiyet ile dondurmamı yiyorum. Alışverişi yapıp çıkttık ki iki metre sonra dondurmam önüme düştü. Leş gibi oldum tabi. Tekrar eczaneye döndük, beni temizlediler. Kadın bana "zaten ben sana içimden kızmıştım ramazan günü dondurma yiyorsun diye, bak başına ne geldi" dedi. Bu benim beynime kazındı. Demek ki çocuk da olunsa Ramazan'da ortalarda yemek yememeli... İyi bir ders oldu sonuçta bana:-)

Yarın size İzmite özel bir Sahur tadından bahsedeceğim. Bakalım Yağmur Damlacıkı tahmin edecek mi? Gerçi hala var mıdır bilmem...

Tuesday, September 18, 2007

ebe, sobe, sevdiğim üç şey...

Sevgili Figen beni sobelemişti, yoğunluktan ancak yazabileceğim...

Yapmaktan mutluluk duyduğum üç şey:

1) Ailem ve sevdiklerimle güzel bir sofrada buluşmak: Bilirsiniz, kalabalık sofraları, sevdiklerimle olmayı severim. Bundan daha keyifli birşey düşünemiyorum. İnsan sevdiği kişilere daha özenli yemekler yapıyor, daha sevgi ile hazırlanıyor, sofraları daha özenli kuruyor... Hele de iftarlar için. Allah hiçbirimizi yalnız bırakmasın... Hep sevdiklerimizle koca sofralar kurdursun. Özellikle de yaşlılığımızda...

Bir de sofra sohbetlerini severim. O gün neler yaptık, komik olaylar oldu mu, dersler ne alemde, yeni havadisler:-) Bundan çok keyif alırım. Bu arada misafir ağırlamayı da çok sevdiğimi söylemeliyim. Gerçi buna eskiden çok daha fazla zaman bulurdum... Ah zaman ahhh...

2) Tenis oynamak, oğluş ve eşimle yürüyüşe çıkmak, doğa gezintileri, doğa ile iç içe bir yerlere gitmek, yeni yerler keşfetmek... Kısaca hareket ve gezmek... Bu sene spora önem vermediğimi itiraf etmeliyim. Ama aslında hareket çok hoşuma gidiyor. Evde de olsam pek yerimde oturamam. Sıkıntı basar. Ama gece mesaim bitince biraz uzanıp TV veya film izlemeyi severim...

3) Sizce ne? Tuhaf ama temizlik yapmak... Öyle her dakika kazınan bir kadın değilim ama hızlı ve organizasyonlu çalışırım. Evi temizlemek bana terapi gibi geliyor. Bazılarına yemek yapmak gelir. Ben yemek yapmayı da severim ama çok fazla da değil... Ama ev tertemiz, düzenli, çiçek gibi... Bayılırım. Sanmayın ki evim pırıl pırıl. Evde olsam öyle olurdu ama hafta içi ancak düzen sağlayıp mutfağı temizliyorum... Bazen evde olsam ne ev kadını olurdum diyorum...

Keşke 4 olsaydı... Kesin alışveriş derdim. Aslında üç ile üçüncülüğpü bilem paylaşır. Çok seviyorum ama şu sıralar kendime değil oğlan ile aklımı bozdum. Onu giydirmekle meşgulüm. Hoşuna gidiyor ama anne yeter de diyor. Ama havalı olsun benim yakışıklı oğlum istiyorum. Bundan sonraki kurbanım eşim olabilir:-)


İşte böyle... Ben kimi sobelesem ki. Bu sıralar sizleri çok ziyaret edemiyorum, belki de çoktan sobelendiniz. O zaman beni affedin tekrar olursa: Butterflycığım, Emreciğim, Sashacığım... SOBEEEE...

Monday, September 17, 2007

Çıgın Pazartesi Renkleri...

Çılgın bir Pazartesiden merhaba... Yoğunluğum bitmedi anlayacağınız. Felaket yoğun ve stresli günler yaşıyorum...İşyerinden bir arkadaşımın eşi vefat etti geçen hafta. Kadıncağız bu hafta iş başı yaptı. Kanser illetinden muzdariplerdi yıllardır. Yani beklenen bir ölümdü. Ama ölümün bekleneni olmuyor aslında. İnsanın içinde hep bir ümit oluyor. Neyse, geçen hafta telefon etmiştim, bugün de sarıldık. Ondan önce ben iş stresinden bizim kızlara bağırdım biraz. Ama sinirlenilmeyecek gibi değildi. O da yazık bana hiç birşeyi kafana takma, üzülme dedi. Srıldık, ağlaştık. Neden bilmem bana çok dokundu. Belki de babamı da kanserden kaybettiğim içindir...Haftasonum güzel geçti aslında. Orucuma başladım Allah kabul ederse... Annem de oruç tutuyor. Geçen sene rahatsızlığı nedeni ile tutamamıştı. Bu sene iyi Allaha şükür. Eşim Cumartesi bizi güzel bir yere iftara götürdü sağolsun. Deniz kenarında gün batımını da izleyerek bekledik iftarı. Sonra o kadar çok yedik ki patladık... İftarda çok yememeli biliyorum ama önden de bir sürü şey getirdiler. Ana yemekte doymuştum bile. Tatlı yemediğimiz halde çok tıkandık. Eni konu yiyenler nasıl beceriyor bilemiyorum. Ben de kendime iştahlı derdim. Allaha şükür güzel bir akşamdı.Cuma cumartesi sahurda da eşim yalnız bırakmadı. Güzel kahvaltılar ettik. Sahurları çok severim zaten...Pazar günü oğluşun saçları kestirildi. Sonra çok mızırdadı kısa oldu diye. Ağladı bile! Uzun saça ne meraklı çocuklar. Bence daha güzel oldu. Yüzü gözü açıldı.Pazar günü temizlik ve ütü vardı. Akşam da annemi iftara aldım. Paçanga böreği yaptım değişik olarak. Bir de sarımsaklı yoğurtlu havuç kızartması. Eşim de harika ve koskoca bir salata yaptı. Bir de zeytinyağlı dolma vardı. Pilav, püre ve et standart yemekler... Ama herşeyden az az yiyebildik. Yine de çabuk tıkandık...Güzeldi ama çok yorulmuşum nedense, erkenden yattık. Malum okul da başlıyor. Oğluş 6. sınıfa başladı. Yanında olmak isterdim ama sabah bir toplantım vardı. Annem götürdü. Sınıfları 18 kişi idi, 30 kişi olmuş! Allah hepimizin yavrularına iyi bir ders yılı versin. İnşallah güzel geçer bu yıl, çok başarılı olurlar.Kiminizin çocukları yeni okula başlıyor değil mi? Ne heyecanlısınızdır kimbilir. Ben tüm hafta okulda beklemiştim:-)Figenciğim beni sobelemiş, inşallah yarına yazabilirim:-)

Thursday, September 13, 2007

Hayırlı Ramazanlar...

Bu gün çılgın bir gün yaşıyoruz burada. İşler, sorunlar birbiri ardına geliyor. Biraz önce bizim kızlardan biri: Bugün ayın onüçü acaba ondan mı bu sorunlar dedi. Ben de sanki diğer günler harika da bugün böyle dedim. Ama gerçekten bugün kendimizi aştık sorun konusunda. Offf... Şimdi kendime beş dakika verdim.

Bugün Ramazan başladı. Hepimize hazırlı olsun arkadaşlar. Allahımdan dileğim huzurlu, güzel imutlu ve sağlıklı bir Ramazan geçirmemiz. İnşallah geçirdiğimiz en güzel Ramazan olur, hiç ağlamayız, hasta olmayız, sevdiklerimizle huzurlu iftar ve sahurlar yaşarız.

Malum durumdan dolayı oruç tutmaya cumartesi başlayacağım inşallah. Halbuki ilk günden tutabilmeyi isterdim. Yine de akşam eve gidince güzel bir iftar sofrası olacaktır. Bir de en sevindiğim hadise de pide yiyebilecek olmak:-) Bayılırım çünkü. Çocukken annem bizi fırına yollardı. Ne kuyruk olurdu! Çocuk olmanın ataklığıyla ön sıralara süzülüverirdik... Yine de beklerdik bir müddet. O güzelim kokan pidelere o zamanlar da bayılırdım.

Aslında Ramazana dair çok anılarım var. Bunları Ramazan boyunca yavaş yavaş anlatacağım size... Sizden de beklerim tabi.

Bugün fazla yazamayacağım, yarın da çok yoğun olacağım ve öğleden sonra dışarıda toplantım var. Yazabilir miyim bilmiyorum.

Size güzel günler dilerim:-)

Tuesday, September 11, 2007

12 Eylül, Bloğumun birinci yılı:-)


Merhabaaaaaa. Bugün benim için özel bir gün. Çünkü bloğumun birinci yılı doldu... Bloğum bir yaşında artık. Ne kadar çabuk geçmiş zaman. Sabah düşündüm, neler paylaştık beraber. Sevinçlerimi, üzüntülerimi, çocukluğumu, mutluluklarımı, hastalıklarımı, anılarımı, annem,, babamı, oğluşumu, ailemi, yaşadıklarımı, RENKLERİMİ paylaştım sizlerle. Ne güzel...


İnşalllah uzun yıllar beraber oluruz ve geleceğimize güzel anılar bırakırız. Düşünün. Yirmi otuz yıl sonra anneanne, babaanne olmuşuz, hala birbirimizle yazışıyoruz... Hala paylaşıyoruz, hala birbirimize yardım ediyoruz. Biliyoruz ki yalnız değiliz... Ve en önemlisi geçmişimizi okuyoruz. Eminim o zaman da diyeceğimiz şu olacak: Ne kadar çabuk geçti zaman...



Bu gün size geçen yıl Ekim ayında yazdığım bir postumu yayınlayacağım. Dünkü postumda kokulardan bahsetmiştik ya... Ben de annemin günlerindeki kokuyu anlatmıştım. Hadi nostaljiyi daha da derinleştirelim ve eski günleri anımsayalım:


NEREDE ESKİ "GÜN"LER:

"Çocukluğum çok güzel geçmişti. O günleri özlemle anarım. Ama yukarıdaki başlıkta özlem duyduğum "gün" bu değil. Günü ikinci anlamında kullandım. Hani kadınlar birinde toplanır, bol bol yenilir, içilir, sohbet edilir, kaynatılır ya işte o günlerden:-)Annemin günlerini unutamam. Annem çalışan bir kadındı ama öğretmen olması, o zamanlar çift "tedrisat" eğitimin olması nedeniyle ya sabahları ya da öğlenleri boş olması ve yazlarının da ona ait olması nedeniyle gezmesinden, tozmasından, günlerden eksik kalmazdı. Eğer tatil zamanı değilse kendi günlerini cumartesi günleri yapabilirdi o kadar.Bebekliğimden başlayarak ben de bu günlerin içerisinde yer aldım hep. Alt katımızda cicianne dediğim, annemin dediği gibi elinde doğduğum, beni kızı, torunu gibi seven bir komşumuz otururdu. Eğer bir gün varsa gelir, beni süsler püsler (zaten apartmanın uzun süre en küçük kız çocuğu olduğum için komşular zamanında oynayamadıkları bebekleri yerine beni koyar, barbie bebek gibi giydirip saçımı filan yapmaya, süslü tokalar takmaya bayılırlardı, ben de şımarırdım tabi) alır oraya götürürdü. Annem de okuldan doğru oraya gelirdi.


Annem hep anlatır ve ben de cidden hatırlarım. Sıralamaya başladığımdan itibaren evsahibine bana "abezi", yani elbezi vermesi için tuttururmuşum. Neden mi? Orta sehbasını sileceğim... Hem de öyle kuru bez olmayacak, ıslak bez tuttururdum. İşte bunu hatırlıyorum, kuru bez bir zevk vermezdive kirleri çıkartmazdı:-) Şimdi aslında haklıymışım, anneme bakıyorum hep iş,hep temizlik, ciciannem zaten titiz bir kadındı, bakıcım zaten hem benimle oynar, hem de evin ufak tefek işlerini yapardı. Yani anlayacağınız etrafım temizlik hastası bir kadınlar ordusu ile çevrili idi. Ben de evsahibinden elbezi yerine ne isteyim, bilgisayar mı? (Hayır o zaman bilgisayar vardı da biz mi istemedik)


Sonra azıcık büyüyünce günler benim için misafir veya evsahibin çocukları ile oynayabileceğim, o nedenle de gitmek için can attığım yerler oldu. Bir eve misafirliği gittiğinizde ilk anda evin kokusu burnunuza çarpar... Poğaça, kek ve demlenen çay. O kokuyu severdim. Sonra eller öpülür tek tek. Bu kısımdan sıkılırdım. Sonra çocuklar ile ayrı odaya gidilir, arada gelen güzel mamalar yenir, daha geç eve gitmek için annelere baskı yapılır. Kadınlar o günlerde döktürürlerdi, herkes de ne becerikliydi...


Eğer annemin günü varsa sabahtan salonun sobası yakılırdı. Evin devasa bir salonu vardı ve bu güzel salon misafirlerin gelmesi dışında hiç kullanılmazdı! Yazın bile... Büyüklüğünden dolayı o odanın ısıtılmasını sağlayan kocaman ama çok şık Demirdöküm bir sobamız vardı. Sabah annem onu yakıp içerisi azıcık kırılınca hemen oraya girer, sobanın yanında oturur, kitap filan okurdum. Orada oturabilme ayrıcalığı beni sevindirirdi.


Annem mutfakta habire çalışırdı. Kaç çeşit yapılırdı bilmiyorum ama hepsi çok güzeldi. Herkesin bir spesiyali olurdu. Annemin Amerikalı arkadaşından öğrendiği applepie ve harika poğaçası çok sevilirdi. Mutlaka olurdu her gününde. Diğerleri ise değişirdi. Sonra teker teker misafiler gelirdi. Erken gelenler ve geç gelenler hep aynı olurdu. Herbirinin ayrı ayrı geliş saatleri ilginç bir şekilde genellikle hep aynı olurdu, dönüş de sanırım eşlerinin geliş saatlerine endekslenirdi:-)


Sonra büyüdüm ve genç kız oldum. Artık günlere gitmek istemiyordum. Annemin ısrarları da işe yaramıyordu, arkadaşlarımla gezip tozmak varken oraya gidip hanım hanımcık oturup laf dinlemek sıkıcıydı. Sanırım hepiniz bu aşamaları yaşamışsınızdır.


Sevimli sıcak sohbetler sanırım o kadınları mutsuzluklarından dertlerinden biraz olsun uzaklaştırıyordu. Aslında sanırım bu günler onlar için bir çeşit terapi oluyordu. Herkes mutlu mesut ve ağzına kadar doymuş bir şekilde evine giderken akşam çocuklara eve eşe ne uyduracağını düşünürdü sanırım:-) Bizde genelde kahvaltı olurdu ama babam bundan pek hazzetmediği için hem sevdiği hem de kolay olduğu için ızgara et mutlaka yapılırdı.


Ben büyüdüm, evlendim, barklandım. İş hayatım anneminki gibi değil. Üstelik İstanbul'da bir yerden bir yere gitmek işkence. O nedenle bu tip günlerim olmadı ama ben de misafir ağırlamayı, misafirliği gitmeyi severim. Evkadınlığım yaptığım dönemde annemin günlerine yardımcı olurdum, yine onunla gezip tozmaya, sanki çocukluğuma dönmeye başlamıştım:-)Sonra tekrar aktif çalışma hayatına başladığımda işten izinli olduğum dönemlerde eski okulumuzun velileri sağolsun beni yalnız bırakmazlardı. Sabah oğlumu okula bıraktığımda kimin elinde kalırsam onunla birşeyler yapardık:-) birinde kahvaltı eder kahve içerdik. Öğlenleri de birilerine gidilirdi veya ben davet ederdim. Onları özlüyorum. Bu okulda henüz kimseyi tanımıyorum. İnşallah iyi veliler ile dostluk kurarız...Neyse, cuma günü evdeydim ya çeşit çeşit yemek ve kek börek yaptım. Diyebilirim ki mutfaktan hiç çıkmadım. Öyle özlemişim ki. Pazar günü de profiterol yaptım. Aslında yaptığım bazı yemeklerin resimlerini çektim, hani yemek bloğu olmasam da yayınlarım değişiklik olur diye ama UPS kayboldu ve fotografları bilgisayara aktaramadım. Artık sonra yayınlarım:-)Yazmayı üç günde özlemişim... Sanırım blog dünyası çok farklı. Eşim pek sıcak bakmıyordu blog olayına ama profiterolün resmini neden çekmedin diye sordu, havaya giriyor yavaş yavaş:-)" -Ekim 2007 RENKLER

Kokular, hatırlattıkları, anılar...

Sevgili kardeşim Mutlu ve Umutlu beni sobelemiş. Çok sevindim gerçekten, sağol Mutlucuğum. Kusura bakma link verme işini beceremiyorum, birisi anlatırsa sevinirim bu arada...

En Sevdiğim Kokular:
1) Bebek kokusu, oğluş kokusu, sevdiğinin kokusu: Bebek kokusu güzeldir, ama oğluşumun kokusu apayrı. Benim için o hep bebek gibi kokacak. Eskiden annem ve ciciannem beni koklayarak öperlerdi. Bu gerçekten sevgi belirtisiydi. Şimdi ben de oğluşumu, annemi ve eşimi öyle öpüyorum. Demekki onlar benim en sevdiklerim. Ayrıca tüm bebişler güzel kokar değil mi?


2) Lancome Tresor Parfüm: Yıllarca sadece ve sadece onu kullandım. Çok çekici bir parfümdür. Zaten ben klasik parfümleri seviyorum sanırım. Sonra onu kullanmaya azıcık ara verdim. Tekrar aldım ama eskisi gibi gelmedi bana. Nedense bu koku eskisi gibi bana yakışmadı. Anneme hediye edip kendime yeni kokular aradım. Şu sıra şekerli bir kokuya sahip Calvin Klein Euphoria'yı kullanıyorum. Tresor kadar beni baştan çıkardığını söyleyemem ama en azından bana yakışıyor.













3) Kek kokusu: Kek pişerken ve fırından yeni çıkmışken ne güzel kokar değil mi? Hele içerisinde vanilya varsa... Ben bayılıyorum. (Yandaki keki ben yapmadım bu arada:-) İnternetten aldım. )


4) Vanilyalı silgiler vardı, aslında hala vardır. Onların kokusuna bayılırdım bir de. Derste arada koklayıverirdim. Belki de zararlıydı o kokulu silgiler. Bir de yine vanilya kokulu bir kalemim vardı İngiltereden gelen. Ne güzel kokardı, kokusu da hiç bitmezdi...




5) Annemin günlerinde içeri girdiğimde duyduğum koku: Çocukluğumda okuldan gelirdim, eğer annemin günü ise o ev nasıl güzel kokardı... Demlenen çay kokusu kek, poğaça börek kokularına karışır. İçeride süslenmiş püslenmiş, parfümler sıkmış bir sürü kadın vardır... Ayy, nasıl canım istedi o günlere dönmeye... Zaten acıkmışsındır, mamalara saldırırsın. Gelen diğer çocuklar ile oynarsın. Çok güzeldi çoookkkk...

6) Türk kahvesi: Türk kahvesini sevdiğim için kokusunu da severim...



7) Avonun banyo köpükleri (pembe olan): Öneririm. Kokusu beni çocukluğuma götürür. Pembiştir üstelik. Sadece banyo köpüğü olarak değil, duş jeli gibi de kullanırım.







8) Fabuloso ve türevleri (mor veya pembe olanlar): Aslında temizlik kokusu diyebilirim. Yerler silinir, ev güzel güzel temizlik kokar. Yumoşun kokularını da seviyorum. Bir de laminat parke temizleyicileri var... Uzay marka güzel kokuyor ve parkeleri çok güzel temizliyor, parlatıyor.





Başka da vardır tabi ama bunlar aklıma geldi.

Ben deeee, Yağmur Damlacıkımı, Mor Krizantemi (yeni arkadaşımız) ve Elçinceyi sobeliyorum. Hadi kızlar görelim favori kokularınızı:-)

Monday, September 10, 2007

Dört günlük dinlence...

Şükür kavuşturana:-)

Size geçen hafta yazmayı unuttum, Perşembe Cuma izinliydim ve evdeydim. O nedenle yazamadım. Aslında internete giremedim. Zaten evdeki salak internette sorun var, kablosuz internete de çok zor giriliyordu ve hemen çıkıyordu. O nedenle yazamadım ve sizi okuyamadım. Ancak sanırım Cumartesi biraz bakabildim.

* Valla Perşembe günü hep dinlendim. Sadace oğluş ile alışverişe gittik. Bir de bol bol yemek yaptım. Sakin bir gün geçti, TV izledim. Yemek programları ve şu BBG evi...

* Oğlum artık tatilden sıkıldı. Okullar başlayınca gününü görecek, haberi yok. Arkadaşları da aynı sıkkınlıkta olacak ki ne yapacaklarını şaşırmışlar. Cuma günü kabus gibilerdi. Oğluş öğlenden kendini dışarı attı. Sonra her saat başı arkadaşlarını da yanına alıp zile bastı. Açıyorum, anne biz Emrelere gidebilir miyiz. Arkadaşları da koro şeklinde Ne olur teyze diyorlar. Eminim ki birazdan hep beraber diğer arkadaşlarının evine gidip yine beraber izin alacaklar. Kapı kapı dolaşıyorlar anlayacağınız. Sonra bir saat geçiyor, anne biz futbol sahasına gidebilir miyiz. Aynı koro iş başında. Bir saat sonra anne bize gelebilirmiyiz. Hadi içeri giriyorlar hep beraber. Bu iş akşama kadar sürdü. Ben de hep aynı şekilde açıyorum kapıyı: Temizlikçi kadın şeklinde, elimde bez, ter içerisinde. Çocuklar da bu kadın temizlikten başka birşey yapmaz mı demişlerdir. Evet doğru tahmin ettiniz Cuma temizlik günümdü.

* Cumartesi anne babamızı ziyaret ettik. Ama önce karşı tarafta eşimin eski araba tamircisine gittik. Aslında eski arabamızın markasına bakan bir yerdi ve çok memnunduk. Sonra hem arabayı değiştirince, hem de evi karşı tarafa taşıyınca başka yerlerin arayışına girdik ama hep kazıklandık, hiç memnun kalmadık. Tekrar eski yere döndük anlayacağınız. Her birşeye bakıldı, balatalar değiştirildi. Bizim araba çok ender olduğu için uyumlu balataların bulunması zaman aldı. Offf bi sıkıldım. Çay kahve içmekten helak oldum. Her bir işlemi izledim, öğrendim bilem. Bir de acıktım. Hemen bana çubuk kraker getirdiler. Çocuk gibiydim: Yerimde uslu oturayım diye gak su, guk yiyecek verildi:-)

Akşam keyifli bir sofrada nefis yemekler yedik. Akşam onda çıktığımızda birinci köprü girişi durmuş vaziyetteydi. Önceden görüp ikinci köprüye dönebildik Allahtan. Bu İstanbulun çivisi çıkmış. Neydi o yaa!
* Pazar tipik bir pazardı. Oğlanın sıkıntı mızırtıları, kahvaltı yemedeki isteksizliği mızırtısı, öğlen dışarıda güzel bir yemek, oğlanın dışarı çıkması, ütü, kızartmalı bir yemek yapılması (kıymalı sigara böreği sarılır, kızartılır, sarımsaklı yoğurt ve kırmızı biberli tereyağ dökülür, yağ mantısı tadı alınmaya çalışılır), kızartmadan dolayı batan mutfağın temizlenmesi, el değmişken koridorun da silinmesi, banyoların temizlenmesi, yorgunluk, boğaz ağrısı, battaniyenin örülmeye devam edilmesi, oğlanın boğazına çarpan basket topunun olay yaratması, oğlanın mıncıklanması, kıskanmaması için eşin de gıdıklanması... Hep aynı işte:-)






















Bu arada anneme gitmişken (eşimin tarafı) eski resimler buldum. Bunları daha önce de söylediğim gibi çerçeveleteceğim. Annemden de alacağım. Resimlerin birkaçını siz de görün istedim. En üstteki resimde eşimin annesi ablası ile... Diğerinde ise İsmet İnönü okullarına gelmiş. Annem de en önde üç erkek çocuğun yanındaki kız. Resim biraz yıpranmış ama...

Sizler neler yaptınız?

Wednesday, September 05, 2007

Fotografçıdan korkan kız ve gergin adam...

Şu dün bahsettiğim fotografların hikayesini anlatayım biraz... Eşim Allaha şükür uyumludur. Fakat fotograf çektirmeyi çok sevmez. Fotograflarda da hep dudaklarını filan büzer, kendini kasar, o nedenle çok iyi resim verdiği söylenemez.

Aslında ben de çok fotojenik değilimdir. Resim çektirmeyi çok sevmem. Hatta çocukluğumda annem dönem dönem beni süsler püsler, fotografçıya götütürürdü. Ben fotografçıdan çok korkardım ve hep ağlardım. Beni teskin etmeleri çok uzun sürerdi. Elime bir oyuncak verilir, komiklikler yapılır ve resmim çekilirdi. Ama çekilen bu resimlerde ben hiç gülmezdim ve gözlerim hep dolu dolu olurdu. Yani biraz önce ne kadar çok ağlamış olduğum görülürdü. Bunu bilen annemin de inatla benim resimlerimi neden çektirttiğini bilemiyorum. Ama kadın özeniyormuş işte. Bir de iki erkek çocuktan sonra beklenmedik bir kız onların çok hoşuna gitmiş ve bana ailecek ve tüm komşularla beraber özenirlerdi. Neyse, bunlar ayrı hikaye

Çocukluğumda beni sadece fotograf stüdyoları germezdi. Tüm fotografçılar gererdi. Mesela babamın bir iş yemeğinde fotografçı inatla beni çekmek istemiş, ben de anneme sarılmış çığlık çığlığa ağlıyorum, öyle çekmişler hainler! Aslında çok kalabalık ortamlarda yaşadığım için yabancılardan korkan bir çocuk değildim. Hatta doktorum Fazilet hanıma gitmeyi çok severdim. Doktora gidiyorum diye gerildiğimi hiç hatırlamıyorum. Çok tatlı bir kadındı...

Yani çocukken doktordan korkmayıp fotografçıdan korkan bir hatun olarak ben ve fotograf çekimlerinde gerginleşen eşim için hoş bir olay olmayabilirdi bu çekimler. Bir de bilirsiniz, düğün resimleri çok sıradan ve komiktir. Ne bileyim, sarılırsın, gülersin, sıkıcıdır, uzundur...

Bir süre önce gittik ünlü bir fotograf stğdyosuna. Sahibi ünlülerin fotografçısı diye geçer. Onun asistanı çekecek bizi tabi. Ne de olsa Sibel Can değiliz:-) Ama daha önce çektiklerine baktık, hoştu. Çiftlerin karakterine göre bir seğir izliyormuş çekimlerde. Biz de gün aldık.

Sabahtan gittik kuaföre, orada bir makyöz var, Avrupa dördüncüsü olmuştu o sene. Cidden çok çok başarılı. Harika bir makyaj yaptı. Kıyafetime çok uygundu. Sonra eve gidip giyindik... Aman benim adam bir yakışıklı oldu maşallah... Ben zaten süperim:-P

Neyse stüdyoya gittik, orada şansımıza tadilat vardı. Aynaya bile zor bakabiliyordum. Çekim yapan adam cidden insanları rahatlatıyor. Şimdi dedikodu olacak ama olayların gidişatını anlatabilmek için açıklamalıyım: Adam biraz, nasıl desem, nonoştu... Eşimi beğendi sanırım. Çünkü beni bıraktı adamın tek resimlerini çekiyor. Heyyy dedim, ben de varım. Bir de mesela benim nasıl poz vermem gerektiğini anlatmak için benim yerime geçiyor! Eşimle ikisi ilginç bir ikili oluşturdu. Gülesim geliyor, gülemiyor.

Adam alışkanlıktan bana gelin hanım diyor. Gelin hanım Petek Dinçöz gibi dedi. Hiç de alakamız yok bence ya... Damat da belli çapkın diyor. Haydaaaa, nereden anladı acaba. Ama çok eğlendik. Eşim, o fotograf makinaları karşısında gergin adam çok rahattı ve diyebilirim ki onun tek resimleri çok daha güzeldi. Kıskandım valla... Hatta bir koltukta resmi vardı, al bunu işyerinde arkana as dedi adam. Eşimi odasında masası başında hayal ettim, arkasında bu ihtişamlı resim:-) Çok komik bir görüntü olurdu bu:-P

İki saat boyunca güldük eğlendik, arada dans bilem ettik, poz vermeyi öğrendik, eşim bayağı havalara girdi. İyi oldu.

İşte böyle... Artık fotograf stüdyolarında ağlamıyorum:-)

Monday, September 03, 2007

Heyyooooo....

Sabah uzun zamandır ilk kez stresli uyandım nedense. Offf zor kalktım, içimde bir sıkıntı, bir bitkinlik. Solumdan kalktım diyeceğim ama hep soldan kalkarım ben. Demek ki başka nedeni var:-) Dün gece kötü bir öksürük krizi geçirdim. Nefes alamadım. Eşim sağolsun kalktı, camı iyice açtı, hava sağladı. Bu alerjik astıma benziyor. Dayımın torunu da aynı dertten müzdarip. Doktora gitme zamanı geldi sanırım. Diyeceğim o ki kötü bir gece geçirdiğim için sürünerek kalktım sanırım.

Fakat sabah erken gelip de bir ikinizin bloğunu okuyunca yüzüme gülümseme geldi, sakinleştim. Allaha şükür. Ne bileyim İnce Gülcükümün eşinin doğum günüymüş mesela... Nimetciğimin de. Onları kutluyorum. Damlacıkımın Safinazı, babaannesi de güldürdü beni. İyi ki varsını ne diyeyim... İyi ki varız ya...

Dün akşamın tek değişik olayı evdeki bir duvara resimlerimizi hoş bir çerçeve yaptırıp asmamız oldu. Fiskos masam var (çevresinde berjer yok şimdilik:-)) Onun üstüne gelen yere eşimle benim üç resmimizi astık. O resimler de şöle: eşimle iki sene önceki evlilik yıldönümümüzde özel bişeyler yapalım dedik. Gittik kendimize şık kıyafetler aldık. Mesela ben Vakkodan bir tuvaletimsi kıyafet aldım. Şık bişi... Eşim de güzel damat gibi giyindi, gittik ünlü bir fotograf stüdyosuna resim çektirdik. Deliyiz biz ya... Saçlar, makyaj süper filan. Hatta çiçek bilem var:-) İşte bu resmileri çerçeveletmiştim ama camları taşınırken usta eller tarafından paketlenmedikleri için kırıldı!!! Ancak şimdi yaptırabildim. Hoş oldu. Aklıma Butterflycığım geldi. Onlara gelen bir misafir eşi ilekendisinin resimlerini görünce ne megolamansınız tipi birşey demiş. Biz de o haldeyiz. Ama kelebekçiğime de yazdığım gibi, ne yani Brad Pitt ile Angelina Jolie nin resimlerini mi koyayım evime. Gerçi oğluş biraz alındı ama onun bi ton ressmi var ortada... Duvarda yer arıyor herhalde... Oğluşların resimleri için güzel bir yer buldum, onları da yaptıracağım... Alınmasınlar. Bu arada kıskanç annem de kendi resmini çerçeveletip bize getirmiş ve konsolun üzerine koymuş sağolsun:-) Canım yaaa....

İşte böyle. Üzgünüm, işlere dönmem lazım. Bir sürü sorun var. Süperkadın olarak çözmeliyim:-) Ama Allah'a şükür iyiyim...

Sunday, September 02, 2007

Yapılanlar listesi

İyi bir hafta diliyorum hepimize. Çooookkkk güzel bir hafta olsun bu... Neler yaptınız bakiim? Ben neler mi yaptım?

*Cumartesi sıcaktan ağlayacaktım. Yağmur ve soğuk hava duası ettim çok içten Allahıma. Ertesi gün biraz yağmur serpişti. Hava da biraz soğudu gibi. Allah,a şükür...

* Yine aynı cumartesi kendimize iş çıkarttık. Ööööle oturuyorduk eşimle. Yaaa bu salonun şeklini değiştirelim dedik. Aslında ne zamandır düşünüyorduk. Hadi kalktık... TV ünitesi ile büyük koltuğun yarlerini değiştirdik. Ama öyle kolay değil. TV ünitesinde home tiatır mı ne şeyse düzenek var. Yüzlerce kablo birbirine girmiş. Eşim sabırla hepsini ayırdı. Hoparlörleri, kabloları tozdan arındırdık. Aman ne kirlenmiş elin zor uzandığı yerler. TV ünitesinin ve koltuğun altını iyice süpürüp sildim. İyice temizlenmiş oldu böylece. Neyse herşey oldu derken bir baktık digi Türk çalışmıyor. Sinyal yok diyor. Bakıyoruz herşey tamam. Digi Türkü aradık. Bizim kayıtı bulamadılar bir süre. Sonra onlarla da düzeltemedik. Bağlı çalıştıkları bir elektrikçinin numarasını verdiler. Aradık, yediye kadar geleceğiz dediler. Ben sık sık arayıp soruyorum, kadın sürekli şimdi size geliyorlar, yoldalar, eli kulağında diyo. Saat yedi oldu en sonunda eşim arayın şunları neredeler diye sıkıştırınca bugün gelemeyeceklermiş, yarın bire kadar oradalar demez mi. İyi de kardeşim ne diye beklettin. Neyse eşimin siniri tepesine çıktı tabi. Yeni kablo aldı geldi o saatte, yine yok! Sonra ya burada iki giriş varmış, bir de buna deneyeyim dedi, çalıştı. Meğersem yalnış yere takmış... Neyse.... O kadar uğraştı boşuna. Öbür adamlar ertesi gün sdörtte gelmiş!!! Biz evde yoktık, oğluşla annem çalışıyor demişler, gitmişler onlar da...

* Şimdi evi değiştirdik ya, iyi oldu. Hem değişiklik oyalar bizi biraz. Ama eşimle illa iki deri berger alalık, ortaya da şöööle antika bir fiskos masası koyalım,bir kahve köşesi yapalım diye düşündük. İlla rahat durmayacağız. Modern hatlara sahip evi biraz değiştirecek bu çözüm aslında. Koyu kahve deri koltuk mobilyalara da uyar. Ama şu sıralar almayalım, sadece Maskoya bakalım dedik. Hadi yollara düştük. Ama tüm kredi kartlarını evde bıraktık. Çünkü alırız mutlaka birşeyler.

Aman arkadaşlar ne güzel tasarımlar var... Çöok hoş parçalar bulduk. Fiyatları sormayın. Bir de evi klasiğe döndürmek istiyoruz ya, Maskodaki tüm klasik mobilyacıları gezdik. İki takımı çok beğendik. Bergerleri de hoştu. Ama ne pahalı! Gerçi 40 milyara çıkacak şeyleri (kendi deyişleri) 20 , hatta bazıları 15 e indirdiler nasıl oluyorsa (yemek takımı ile), yanında iki abajur (ama harikaydı ne diyeyim) ve varak ayna da hediye... Eşim bana bakıyor, ben havaya:-) Eşime kalsa alıp çıkardık. Tabi birimiz rehin kalırdı para için:-) Ama olmaz, olamaz. Şu sıra o kadar para vermek akıl karı değil. Biraz zorlasan ev alırsın o para ile!!! Çüş yani. Hem ben mobilyalarımı seviyorum. O kadar oymalı kakmalı bir evi benimsermiyim bilemiyorum. Tamam çok hoştu, modernizm de beni sıktı. Ama birden de geçiş olmaz ki!

Ayrıca o kadarla da bitmez. Şahaen avizeler var o mobilyalar ile uyumlu. Kaç YTL biliyormusunuz? Ya halılar? Bizim abstrak desenli halılar ile ne sırıtır bu kraliyet mobilyaları? Hadi onları da değiştir. Bir de tanesi 1000 YTL harika gümüşten dualar vardı, çok hoş deri çerçevelere konmuş. Öyle parçalar lazım duvarlara. Aksesuarlar da değişmeli. Bu kadar para harcamaya ve evi oyma kakma içine sokmaya ruhum hazır mı bilemiyorum.

Ben son noktayı koydum. Ev şimdilik değişmeyecek. Bir iki ay sonra deri berger ve orjinal bir orta parça alınıp fiskos köşesi yapılabilir. Bu ortamı biraz klasikleştirecektir. Ama şu süreçte başka bir değişiklik yapılmayacaktır. Ev ahalisine duyurulur.

Ayyy, bir de çok hoş çocuk ve genç lambaları gördüm. Mesela cam ve metalden uçaklar, motosikletler, trenler, helikopterler, basket sahaları... Oğluşun yaşgününe hediye bir uçak düşünğyorum. Bunla öyle basit, dandik çocuk lambaları değil ama... Çok modern tarzda işlemişler... Zaten oğlanın odasındakini değiştirmeyi düşünüyordum.

* Pazar günü de öööle geçti işte. Sabah biraz temizlik yapmıştım ama uzun uzadıya değil.

* Cumartesi bir de oğluşun dikişlerini aldırdık. O sıra nasılsa hastanedeyiz diye cildiye doktoruna gittim. Hani alerjim var ya. Yüzüm yine fiske fiske ve kaşınıyordu. Kadın güneşe bağlı olduğunu söyledi. 30 faktörlü bir krem ve temizleme suyu verdi. Kozmetikçi gibi... Tabi ilaç ve pomat da verdi. Azıcık işe yaradı gibi ama tam geçmedi. Kadın eczane ile beraber çalışıyor herhalde. Eczanedekiler adı ile biliyorlar. O kadar sattırmış ki güneş kremi ve temizleme suyunu. Bende zaten 30 faktör krem var. Hem de Lancome'un. Almadım o yüzden. Temizleme suyunu bana mı anlatıyor ayrıca. Pöh...

* İşte böyle... Anlatın bakalım sizler neler yaptınız.