Tuesday, October 30, 2007

Bay Zihni Sinir, bayan Düttürü Leyla ve eğitim sistemi kurbanı Oğluş ailesi...

Üç günlük tatilden hiç birşey anlamadığım gibi üç gün boyunca evde kalıp deli gibi yoruldum. Hani işten bazen nefret ediyoruz ama iş başladığına sevindim bile. Cidden çok yoruldum arkadaşlar. Yaptıklarım:

- Kaç çeşit yemek yaptığımı, kaç kez mutfak temizlediğimi hatırlamıyorum bile. Yemek yapmaktan bıktım!

- Evet, camları sildim. Kanun yine bozulmadı, dün feci yağmur yağdı. Bana kızmayın, s,z, uyarmıştım.

- Hem tülleri, hem perdeleri yıkadım. Eşim sağolsun yardım etti takıp çıkartmada... Mis gibi oldu. Ütü kısmında biraz bunalıma girdim. Çok itina ile ütülediğimi sçyleyemeyeceğim. Ama idare eder işte...

- İki sabah üstüste oğluşun isteğini kıramayarak katmer yaptım. Annem de sever diye dün kahvaltıya çağırdık. Çok güzel olmuştu. Size tarifini vereceğim bu hafta. Hafta sonuna ailenize, dostlarınıza yapın, dua etsinler size. Çok hoş cidden...

- Temizlik olayına hiç girmeyeyim isterseniz. Bir güne sığdırmaya çalıştım, akşam iki seksen yattım.

- Dün ne bunalımlı gündü Allahım. Çıldırmanın eşiğine yakındım. Sanırım evde kalalım, dinlenelim şeklindeki saçma düşüncemiz ters tepti ve sinirlerim laçka oldu. Bunda eğitim sistemimizin laçkalığının büyük etkisi var tabi. Oğluşa verilen ağır dersler beni bu hale getirdi. Neydi o yaaa! Üniversite sınavına hazırlanırken bu kadar zorlanmamıştım. Oğlum da ambale oldu. Cuma günü üç sınavı vardı düşünün artık!

- Cumartesi akşamı elektrikler kesildi. Hemi de saatlerce. TV izlediğim tek akşamımı (bir de Çarşamba Avrupa Yakası var) katlettikleri için sevgilerimi sunuyorum buradan:-P Ama bu durum Zihni Sinir eşimin yaratıcılığını ayyuka çıkarttı.

Efendim şimdi şöyle: Elektrikler kesildiğinde battaniyemin son dikişlerini atıyordum. Işıklar gidince kaldırdım tabi. Sonra da yapacak çok bişi yok! Oğluş arkadaşları ile dışarıdaydı kesildiğinde. Neyseki ortak alanların jeneratörü var. O nedenle bahçaya baktım, bunlar güle oynaya saklambaç filan oynuyorlar. Biraz güldüreyim oğluşu dedim, feneri yüzüme alttan tutup ağzımı açtım, komiklik yaptım.... O sıra tek oğluş beni görür durumdaydı. Arkadaşı da görmüş, annen değil mi o demiş! Rezil oldum tabi. Site ahalisinden de gören olmuştur... Bu beni beş on dakika oyaladı.

E arkadaşınız hiç birşey yapmadan oturabilir mi. Sıkıntıdan uyuklayan eşime sataşıp durdum. Ondan da yüz bulamayınca bari örgü öreyim dedim. Dikiş kadar zor değil. Ama mum ve fener ışıüğında ne zor. Direk ışık gelmeli. Bunu gören Zihni Sinir eşim olaya el koydu. Bir adet Fenerbahçe şapkası, hafiflerinden bir adte fener, koli bandı aldı ve bana madenci şapkası yaptı. Ben elimde örgün, başımda ışıklı şapkam ile delilik üstünde bir yerlerde düttürü Leyla şeklindeydim anlayacağınız. Oturduğum yer ise pencere önü. Tüm site beni görmüş olabilir. Valla ne düşündüler kimbilir. Oğluş oyundan gelip beni o halde görünce çok güldük. Fotograf çekip buraya koyacaktım ama o şapşalın da şarjı bitmiş. Aynı şapkadan oğluşa da yaptık, İngilizce ödevini yaptı garibim.

Sonra baktık bu da sıktı, Pastaneye gidelim, ortak alan olduğu için ışığı vardır dedik. Tam çıkarken ışıklar geldi. Ama bu bizi engellemedi ve bıl kalorili profiterol yiyerek geceyi sonlandırdık. Keza yine ışıklar kesildi ve kös kös oniki gibi uyuduk!

Oğluş, ona ilginç ve eğlenceli gelen bu nstaljik akşam nedeni ile "Keşke yarın da kesilse" dedi! Biz de Allah korusun dedik. Allah ışığımızı hiç kesmesin, hep aydınlıklar versin...

- Bugün akşam yedide Dershanenin veli toplantısı var. Bu dershane olayına yarın yer ayıracağım. Hoşuma gitmeyen olaylar var. Gerçi bu çarpık eğitim sistemi ile de alakalı ama öğretmenlerin bakış açısını size anlatacağım. Cumartesi ve Pazar oğlumla canımız sıkıldı. Bugün biraz bağırıp çağırıp deşarj olmayı planlıyorum anlayacağınız. Abartıyorum tabi:-) Ama bir iki çift lafım var o sınıf öğretmeni bozuntusuna. Oğlumun moralini bozmaya kimsenin hakkı yok. Size yarın anlatacağım ki yarış atlarını, pardon çocuklarımızı nasıl bir psikolojiye sokuyorlar bilin!

- Battaniyeyi diktim. Bir de ne göreyim bir motif eksik... Offf, şimdi onu yap, ütüle, dik.... Bitemedi gitti.

Eeee, bekliyorum anlatacaklarınızı, sizler neler yaptınız, benim gibi iş başlasın da dinleneyim diyen oldu mu?

Not: Yazmayı çok özlemişim. Keyfim azıcık yerine geldi...

Thursday, October 25, 2007

Cuma geldi...

Cuma geldi de biraz kendime geldim. Bu hafta çok iyi geçti diyemem. Bunalım, bunalım. Her an değil ama akşamları oğluş uyuduktan sonra içime bir dıkıntı gelip durdu. Şu an Allah'a şükür iyiyim. Pazartesi de tatil. Ne hoş!

Bir sürü yapacak iş var ama:

- Perdeler yıkanacak. Arka orta odanın (nam-ı diğer çalışma odası ama kimse bişi çalışmıyor, sadece ütü yapıyorum) perdeleri artık gri. Gri hoş bir renk değil, odaya yakışmıyor:-P

- Salon perdeleri de yıkansın o arada.

- Perdeler çıkmışken camlar silinsin. Bu demektir ki bir iki güne yağmur yağacak:-) Ona göre
- Soyunma odası almış başını gidiyor. Yazlıklar da kışlıklar da ortada. Hepsini giyiyorum hala. O nedenle daha pratik bir düzenleme yapıp bir şekle sokmalı.

- Her zamanki temizlik olayları...

- Oğluşu ders çalıştırmak. Yarabbim! Biraz değişiklik yapıp matematik çalıştıracağım. Yoksa fenden daha fazla üreme olaylarını oğluşa anlatmaya dayanamayacağım ... 6. sınıf ders kitabına bakarsanız maşallah her bişi ortada... Dersler hep kıkırdayarak geçiyormuş zaten.

- Battaniye az kaldı. Valla azıcık. Otursam bir saatte biter. Kenarına da süs dantel mi geçsem, daha iyisi anneme satmak. Ama o da çok sallıyor bu sıra herşeyi!

- Yatağımız için iki yıl önce başladığım kırmızı tüylü örtüyü örmeye devam etmek. Bu hızla emekliliğimde kullanabileceğim:-) Bir yapsam Japon yatağıma çok yakışacak...

- Rejime konsantre olamıyorum. Doktora gidip şu rahatsızlığıma derman bulmam lazım önce. Miğdem şiş durumda.

- Dinlenmeliyim! Uyumalıyım! Huzur bulmalıyım!

- İşte böyle... Güzel bir tatil diliyorum size. Ülkeme de huzulu günler...

Wednesday, October 24, 2007

Hayatın renkleri... Bu sıra biraz gri mi ne?

* Dün nasıl yoğundum anlatamam. Yooo, anlatırım aslında... Sabahtan departmandan iki kişiyi de alarak önemli bir toplantıya gittim. İki kişiyi de yanıma alma sebebim onların da toplantılara alışmaları ve projeyi takip etmelerini sağlamak. Yoksa toplantılara sürekli ben ve Wish gidip duracağız. Artık gençleri yollamanın zamanı geldi. Aslında çok önemli olmayan toplantılara yalnız da yolluyorum...

Toplantı Cevahir Alışveriş Merkezinin karşısında bir yerdeydi. Yağmur altında gidip arabayı Cevahir'e bıraktık. Sonra caddeden karşıya geçip yürüdük. O sıra peşimize bir adam taklıldı. Alkolik olduğu belli biri, aramızda erkek olanından para istiyor. Yılmadı peşimize düştü. O kadar tırstım ki! Düşünün şehrin ortası, gündüz vakti. İş Merkezine vardık, içeri kadar girdi. Güvenliğe söyledik çıkarttı. Ama adamdaki cesarete bakın, güvenliğe bile kafa tutuyor.

* Neyse, toplantıdan sonra Cevahirde birşeyler atıştırıverdik, işe geri döndük. Sonra da epey yoğundum. Detay çizip durdum. Özel sistem projelerini seviyorum ama çok zor. Yüzlerce metre yüksekliğinde kulelere sistem geliştirmekten bahsediyorum. Bu konuda Almanyadaki merkeze çok muhtaç olmayı istemiyorum. Sonuçta biz de yapabiliriz Allah'a şükür. Almanya ile bu aralar ilişkilerimiz iyi değil. Nedense işleri anlamazdan geliyorlar, yapmıyorlar, müşteri ile aramızı bozuyorlar. Üstelik yaptığımız büyüklükte işleri hiç yapmamışlar, koca projeler. O müşteri ile ara bozulur mu? Geçen hafta Almanyadan büyük başlardan biri geldi. Müşteri de bunu bir öğle yemeğinde yakalayıp Almanyayı şikayet etmiş. Adam da Almanyaya gidince ortalığı ayağa kaldırmış. Beni aradı, tüm yazışmaları, toplantı tutanaklarını yolladım ve Almanyanın işi yokuşa sürdüğü ve geciktirdiği anlaşıldı. Şimdi bize gıcık olmuşlardır. Sinir tipler.

Almanların ve tüm diğer ülkelerin bize bakışı hep böyle arkadaşlar. Bizim iyi olmamızı, iyi işler almamızı çekemiyorlar. Kaç kez hatalarını yakaladım. Belki de bilinçli yaptılar. Allah muhtaç etmesin ne diyeyim. O nedenle kendi departmanımda gelişmeyi ve kendi kendimize tüm projenin üstesinden gelmemizi istiyorum. Az kaldı inşallah...

* Ağlamak ve gülmek arasında gidip geliyorum son günlerde. Sonbahar sendromu, ülkemizin durumu ve benim ilacı bırakmam ile dayanılmaz bir hal aldı. İlaca yıllardır alışmış bünyem tepki veriyor, bu da sinirlerimi geriyor. Mesela dün akşam güle oynaya denecek şekilde oğluşla matematik sınavı çalışma, arada bilgisayarda benim sevdiği top oyunu ile oğluşun kazandığı puan paraları harcama, battaniye dikme ile geçerken oğluş uyuduktan sonra ağlama krizi ile son buldu. Bir kadeh viski içirdi eşim de biraz kendime geldim. Yoksa uyuyamazdım. Uuzn zamandır da içeyince ne iyi oldu kafam.

* Sabah kendi kendime ağlamamaya karar verdim. Çünkü negatif enerji veriyorum. Bu hiç iyi değil. Ama o anda haberlerde çocuğunu 15 yıl göremeyip (hayvan kocası boşanınca göstermemiş) oğlu kendini bulup askere gitmeden helallik izleyen bir şehit annesinin dramını izledim. Oğlu ona annişko diyormuş. Bunu duyunca ben yine ağlamaya başlamam mı? Bu mümkün mü... Offf, haberleri izleyince kötü oluyorum. Şehit aileleri bir yerde acı çekiyor, ordu gerekli bir savaşa hazırlanıyor, A.merika dur bekle diyor, dalga mı geçiyor, biri kedi bile vermezken sonra fikir değiştiriyor.... Yor da yor... ,İzlemesem, bir iki gülsem vicdan azabı çekiyorum. Sanki ben film izlesem, bir iki gülsem vatan elden gidecek!

Bu ruh halleri içerisindeyim uzun süredir anlayacağınız...

* Kilo vermiyorum. Bir de adet görememe durumum başladı sinir bir şekilde. Zaten geçen o aptal prof. a o nedenle gitmiştim. Ama adam bunun üzerine gitmek yerine hamilemiyim diye iki ayrı test yaptırdı, sonra hamilelik öncesi yapacaklarımıza daldık, planlar yaptık, başka testler yaptırdık. Allah'a şükür Simir testim iyi çıktı. Biraz enfeksiyonum varmış. İlaç verdi. Sonra beni ara, adet göremezsen ilaç vereceğim dedi. Aradım, bir hamilelik testi daha yapacağız dedi. Hoppala! Erken gebelik ve dış gebelik olabilirmiş. İyi de madem öyle bişi var, neden enfeksiyon için ağır ilaçlar verdin? Bir de içirdin? Neyse, diğer test de tabiki negatifti. Ama hala hasta olamıyorum. Adam da beni kıl ettiği için ona güvenim azaldı. Telefonda verdiği ilacı almakta kuşku duryuyorum. Hem bu nasıl tedavi. Gel görüşelim demiyor. Adam taktı benim hamile kalmama. O buna yoğunlaşmış durumda. İyi de adet görmeden nasıl hamile kalacağım?

Yarın başka bir doktora gideceğim. Başka bir hastaneye. Müşteri böyle kaybedilir işte. Bir de asla Prof. a gitmeyeceğim. Hep yoğunlar, çok dalgınlar, bulmak zor. Telefonla iş olmaz!

Siz ne düşünüyorsunuz* Çok mu abartıyorum?

Monday, October 22, 2007

Günler, günler...

Hayat herşeye rağmen devam ediyor. Bunun iyi ve kötü yanları var. İyi, çünkü Allahım bize sabır ve dayanma gücü vermiş. Tüm acılar ilk günkü gibi devam etse dayanılmaz bir hal alır ve hayat yaşanamaz hale gelir. Kötü... Çünkü gencecik insanlar ölmüşken, ülkemiz ciddi bir durum ile karşı karşıya gelmişken, hiç birşey çözülemiyorken ve insalardaki ümidin devamı için hala birşeyler yapılamazken mutlu olmak, gülmek, yemek içmek bazen acımasız geliyor. Ama hayat bu diyoruz.

Bir an önce herşeyin güzel olması, terör denilen illetten kurtulmamızı, oğullarımızı güle oynaya yolladığımız askerlikten yine güle oynaya karşılamayı diliyorum. Allahım yardımcı ol bize... Ülkemizi koru, kurtar... Güzel günler göster. Hepimizi bunun için dua edelim ve olumlu enerji verelim. Ne olur.

Günler öylesine geçiyor ki! Aylardan ekim olduğunu bazen unutuyorum. Tarihi yazarken ekim olduğunu farkediyorum ve o kadar yabancı ve uzak geliyor ki... Bazen herşey boş geliyor. Bu hissi sevmiyorum. Ama sonbahar sendromu da işlemiş durumda şu an.

Geçen cuma oğluşu sınava götürdüm dersaneye. Zaten neredyse her hafta var. Bu cuma da varmış. Bazı veliler ile arkadaş olduk. Değişik karakterleriz aslında. Mesela yanımda bir bayan vardı, 15 yıl sonra kızı olmuş, tek çocuğu... Kendisi ilkokul mezunu ama cin gibi bir kadın. Çok ortak noktamızın olmaması anlaşmamızı engellemedi. Sıkılmamak için yanına oya almış, çok becerikli. Para sıkıntısı çektikleri zaman kızının çeyizi için yaptıklarını satmak zorunda kaldığını anlattı. Çok iyi durumda olmadıkları kesin ama kızının okuması için dershaneye yazdırmışlar. Üstelik arayıp iyisini bulduk dedi. Kızı en iyi sınıfta okuyor. Yani zeki de...

Ayrıca geçen sınavın birincisinin de ailsesinin durumu iyi değilmiş ama daha önce girdiği sınavlarda çok iyi puan aldığı için dershane okutuyormuş. Çok iddialı veliler ile de konuştuk. Zamansızlıktan, çocukların okul ve dershane arasında hiçbirşeye zaman bulamadığından şikayet ettik hepberaber. Ortak ne sıkıntılarımız çıktı...

Cumartesi oğluşun öksürükleri ile uyandım. Cuma akşamı dışarı çıkmak istedi ve bence hakkıydı. ma çok terlemiş olmalı. Dershaneye gidemedi. Aslında iyi oldu çünkü bu hafta üç sınavı var. Okulu ihmal ettik. Bir de saçma şekilde okulda işlenenler ile dershanedekiler ayrı konular olabiliyor. Haftasonu derslere çalıştık ama çok verimli olduğunu söyleyemeyeceğim.

Pazar günü biliyorsunuz evlilik yıldönümümüzdü. Gündüz kuaföre gidip kumrallaşan saç fdiplerimi sarılaştırdım, tekrar tamamen sarı kız oldum. O dipler ne uzamıştı! Biraz da uçlarından aldırdım, kendine geldi. Akşam eşimle yemeğe gittik ama tadım tuzum yoktu. Çok hoş bir akşam olmasa da beraberdik ve önemli olan sadece buyduç Allah beni oğlumdan ve eşimden ayırmasın, aile huzurumu bozmasın...

İşte böyle... Battaniye hala bitmedi. Dik dik bitmiyor ayol. Ama annem dikilenleri gördü ve çok güzel oluyor dedi ki bu çok güzel bir gelişme. Annem de beğendiyse artık hoş olacak:-)

Kayınvalidem geçen benim için eşime hamile mi diye sormuş. Neden böyle düşündü acaba. Kilo aldım ondan mı? Yoksa Allah mı söyletti. Hayırlısı:-)

Sizlerin günleri nasıl geçiyor? Siz de benim gibi tatsız tuzsuz, öylesine mi yaşıyorsunuz?

Hala ve Hep "Hepimiz Türküz"

Uzun süredir sözün bittiği yere geldiğimizden söz edilip duruyor. Fakat ne söz bitiyor, ne de şehit olan Mehmetçiklerimiz... Artık birşeyler yapmanın zamanı gelmedi mi? Ne zaman bitecek annelerin bu ağıtları?

Dünya Irak'a girme kararımız karşısında telaşa kapılmış! Ne bekliyorlardı ki! Tek bir İngiliz, bir Alman, herhangi bir Avrupa ülkesi askeri teröristler tarafından ülkesinde şehit edilseydi dünya ayağa kalmaz mıydı? O ülke ne yapardı? Şimdi dünya bize karşı neden suskun bu kadar acaba. Neden sadece Irak'a girişimiz onları telaşlandırıyor? Hala terörü kabul etmiyorlar mı? Hala terörist grubu lanetlemiyorlar mı? Hala onları besliyorlar mı? Bir gün o teröristlerin ellerine verdikleri silahlar kendi evlatlarını öldürürse ne yapacaklar? Bir maçta yasımızı dünyaya göstermemiz için oyuncuların siyah giymelerine bile izin vermediler. Çünkü ülkemizde olup bitenleri yas tutulacak bir olay olarak görmüyorlar.

Bu ülkede yaşayan herkesin birlik içinde bir bütün olmalarını istiyorum. O nedenle geçenki benzer yazımda da , burada da Hepimiz Türküz yazdım. Hani hep deniyor ya, Türk, K.ürt, E.rmeni, Laz, Yahudi... Başkalarının tabir ettiği şekilde"Alt kimliklerin" önemi yok bence. Hepimiz bir olmalıyız. Bu hepimizin ülkesi çünkü. Kimse dilini, dinini, kültürünü, geleneklerini, göreneklerini unutmasın, bunları yaşatsın. Bunlar ülkemize çeşitlilik ve çok yönlülük getiren güzel kavramlar. Zaten bunlara karşı çıkarsak yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın kültür, gelenek göreneklerini orada sürdürmelerine de karşı çıkmış oluruz. Fakat Almanya'da, Avustralya'da, İngiltere'de, Amerika'da vs yaşayan vatandaşlarımız oranın düzeninin devamı için en az bir Alman, bir Amerikalı, bir İngiliz gibi uğraşmıyorlar mı? O ülkeyi benimsemiyorlar mı? O ülkenin dünya önündeki konumunun iyi olmasını en az onlar kadar istemiyorlar mı? Huzursuzluk olmaması için dikkat etmiyorlar mı? Üstelik Türkler yurt dışında ne yazık ki zaman zaman aşağılanma, ırkçı söylem ve davranışlarla çok karşılaştılar. Belki oralarda yaşamaktan çok memnun değiller, belki ülkelerini çok özlüyorlar, belki bazen yabancılık ve yalnızlık çekiyorlar, ama oranın bir parçası olduklarını biliyorlar.

Denilebilir ki o ülkelerin sağladıkları koşullar ile buradaki koşullar aynı değil. Ne yazık ki yüzyıllardır ülkemiz hep aşağılık oyunlar ile karşı karşıya kaldı. Gelişmemiz engellendi. Kendimize gelmemize izin verilmedi. Demokrasinin gelişmesine de. Mehter takımı gibi bir ileri, bir geri gittik hep. Benim çocukluğumdan hatırladıklarım: Sağ-sol olayları, öğrenci olayları, A.SALA gibi terörist gruplar, bunların sonucu İhtilal, duraklama dönemi, sonra P.kk, terörizm. Tam bitti, ekonomi iyileşiyor derken yine bu olaylar. Söyleyin bu kadar rahatsızlık veren olaylar olurken özlediğimiz günlere nasıl ulaşalım.

Eminim ki bu olaylar olmasa Türkiye yine eski ihtişamına ulaşacak. Öyle bir potansiyel var ki! Ülkesini seven o kadar insan var ki... Herkes gerekirse savaşmaya da hazır.
Türkiye hepimizin. ASLA PARÇALANMAYACAK VE BÖLÜNMEYECEK. Bunu bekleyen ve çöküşümüzü iştahla bekleyen AKBABALAR için yapacak hiç birşey yok.

Thursday, October 18, 2007

Canım Cuma Geldiiii!

* Rejim son süret devam ediyor... Fena sayılmaz işte. Kendimi tutuyorum ama bu akşam annem yaprak sarma yapacakmış. En sevdiğim yemeklerden biridir. Gerçi zeytinyağlısına daha çok bayılırım ama olsun. Bakalım nasıl dayanacağım. Az yesem, o da yeter.

* Gün boyunca yediklerim:

8:00
- Bir dilim kızarmış ekmek (en iyisi çavdarlı ekmek ama bu sıralar fırına uğrayamıyoruz)
- Bir parça beyaz peynir
- Domates
- İki yeşil zeytin veya yumurta (haftada iki gün yumurta yiyorum. Ama beyzı miğdemi bulandırıyor. Tuhafım ben tuhafım. Hayır, oğluş yapsa kızarız, beyazını da ye diye...)
- Şekersiz iki bardak çay

- 9:30 da bir şekersiz kahve, Nesrin abla sağolsun...

- 11:00 Bir bardak light süt (light çünkü hiççyağlı süt içeçem, yine miğdeme vurur) veya bir bardak taze sıkılmış portakal suyu

-13:00 Öğle yemeği:

Bu hafta yediklerim:

- Kıymalı patates yemeği+ yoğurt
-Beyaz peynirli domatesli orta boy kepek ekmeğine sandviç- ayran
- Ispanak+ yoğurt+bir dilim kepek ekmeği (nefisti!)
-Wish ciğimin anneciğinin eliyle hazırladığı diyet patates salatası, yağsız tuzsuz ama bol baharatlı. Çok tok tutuyor, öneririm.
- Zeytinyağlı kabak yemeği+ yoğurt (bugün yiyeceğim)

Aralar:
-10 fındık veya iki- üç kayısı kurusu
-15 adet siyah üzüm (kalorili ama meyve sonuçta)


Akşam:

Bu hafta yediklerim:

- Ispanak+yoğurt
- Patates yemeği
- Domates çorba
- Kepekli peynirli makarna
- Kabak

Yanında mutlaka yoğurt+ salata+ reyhan (bu sıra bol bol yiyorum)


Yatmadan:

- Elma+ armut
- Isırgan otu+ dağ kekiği çayı


* Bugün oğluşun yine dershane sınavı var. Dün dilbilgisi çalıştık. Ünsüz benzeşemesinde şaşırıyor. Bir de metin okuma alışkanlığı yok. Okumuyor, dikkatli okumuyor... O nedenle uzun sorulardan yana ümitsizim. Allah yardımcısı olsun bebişimin. Bugün annem gezmede olduğu için erken çıkıp götüreceğim sınava. Zaten dört buçukdakine yetişebiliriz. Aslında sabahkine götürseydim daha iyiydi ama okul var.

* Alışveriş krizim depreşmeye başladı. Biraz kilo versem. Canım çok alışveriş çekiyor. Ama ayakkabı kesmez bu sefer. Tutun beni! En azından kilo verene kadar!

* Haftasonu ev ile uğraşmak, battaniyeyi artık bitirip sermek, resimlerini sizin için çekmek istiyorum.

* Harika pembiş yünler gördüm. Onlar ile kendime şal örmek istiyorum. O kadar güzeldi ki o yün. Rengi, hafif simli pembesi, dokusu... Biraz örnek araştırmam lazım. Önerileri beklerim... Güzel dantel örgü blogları bilenler var mı?

*Pazar günü evlilik yıldönümümüz. Canım aşkımı şimdiden öpüyorum buradan. Onu çoookkkkk seviyorum. İyi ki rastladım sana aşkım ya!

* Güzel bir haftasonu geçirin. Eviniz için küçük de olsa birşeyler yapmaya başlayın. Çok rahatlatıcı ve mutlu edici birşey. Çok beceriye de gerek yok, siz sevin yeter... Ben de basit şeyler yapıyorum, ama iyi geliyor.

Devamında olanlar...

Sanırım bana nazar değdi:-( Bir süredir nasıl mutluydum biliyorsunuz. Zaten bu sevincime ben de şaşmıştım. Ama dün kötü bir haber aldım. Aslında dönem dönem yaşadığım sorun ile ilgili. Alışmış olmam gerekirdi ama her seferinde sarsılıyorum.

Eve giderken kötü bir ruh hali içerisindeydim. Eşimle dertleştik ama ben yine de rahatlayamadım. Eve gidince oğluşu görünce dayanamadım ona sarılıp ağladım. O da şaştı. Doğru bir davranış değildi ama dayanamadım ve deşarj oldum. Oğluşun yatağına yattım, O da geldi bana sarıldı, öptü. O sıra annem yine yapacağını yaptı. Eşim sorunu ona içeride anlatmış. O da gelip tamam artık hadi kalkın demekle yetindi ve oğluşa kalkmasını emredercesine dokundu ve çekti. Bir de bana soruyor: "Hangi makarnadan haşlayayım" diye! Haydaaa! Ben de eşime sormasını söyledim. Oğluş annemi dinlemeyip sarılmaya devam etti. Birazdan rahatlamıştım.

Annem makarnayı koymuş hatta pişirip zeytinyağ dökmüş. Oysa ki yıllardır bilir ben hep kendime yağsız ayırırım. Asla yağlı makarna yiyemem. Bir de rejimdeyim. Kalktım kepekli makarna haşladım kendime. Beyaz peynir ve maydonozu karıştırıp sos yaptım. Eşim de beni bekledi, yemeği buz gibi oldu.

Annem sonra üzülmüş olacak ki geldi yanıma, yanağımdan fazlaca şımartmamaya özen göstererek öptü, üzülme değmez hiçbirşeye dedi. Sonra da hadi kalk artık, yüzünü yıka, çok çirkin görülüyorsun diyerek bana moral verdi:-) Aslında haklı ama ağlamak benim de hakkım. Demek ki dolmuşum ve öyle rahatlıyorum. Ben içime atamam, rol de yapamam. Oğlum da Allah'a şükür beni çok mutlu etti, eşim de anlayışlı. Ne olurdu annem de öyle olsaydı...

Ben demiştim size dün. Onu çok seviyorum. Oysa çok tatlı bir kadındır genelde... Herkes çok sever. Ama bazen katı işte... Belki de hayat şartları onu bu kadar duyarsızlaştı... Veya yaradılış. Ne bileyim?

Bugün Allah'a şükür daha iyiyim. Dün ağlayıp zırlayınca erkenden sızdım kaldım. Bu nedenle de erkenden, altı buçukta kalktım. Güzel bir kahvaltı, izlemeye tahammül edebildiğim kadar haberler eşiliğinde eşimle sohbet iyi geldi.

Herşeyi dert etmemek gerektiğini biliyorum ama bazen ağlamak, zırlamak, bağırıp çağırmak da iyi geliyor. Kimseyi üzmeden tabi. Ben üzdüğümü sanmıyorum. Amaaaannn, arada olur böyle şeyler. Keyfimize bakalım. Nerede kalmıştık ? :-)

Tuesday, October 16, 2007

Annem annem, her daim mutsuz ve kararmsar annem...

* Artık hava erkenden kararıyor. Kış geldi sonunda. Sabahları da karanlıkça ve kasvetli bir havada kalkmak zor oluyor... Şimdi saatler de geri alınacak. Akşakm akşam gideceğiz evlerimize


* Rüyamda hayırdır inşallah bizim orta odayı boşaltmışız, hani bebek odası yapacağız ya... Misafir yatağını kaldırınca biraz toz görüyorum parke üzerinde. Ohhh, şimdi iyice temizlenmiş de olur diyorum. Tövbe tövbe! Aklım hala temizlikte.

* Rüyamda göl kıyısında bir ev almış eşim. Ben sonradan gidiyorum ve eve bayılıyorum. Allahım güzel günler gösterecek inşallah öyle yorumladım. Rüya ilk olarak nasıl yorumlanırsa öyle çıkarmış aklınızda olsun. Ben herşeyi iyiye yorarım. Anneme ise hiç rüya anlatmam. Çünkü harkulade bir rüya da görsem kötüye yorar. Zaten o kadar kötümser ki! Bazen beni çok üzüyor. Mesela bebek konusunu sevinçle açtığımda aman Allah korusun, sakın diyen bir anne var mıdır? Buna çok bozuldum arkadaşlar. Haksız mıyım? Ona baktıracağımı sanıyor herhalde. Hiç de öyle değil. Bunu da söyledim.

Annem ne zaman mutlulukla bir haber versem hep ya ilgisiz davranır, ya da bozar zaten. O kadar üzülüyorum ki. Hiç bir sevincimi onunla paylaşamaz oldum. Mesela eve çok severek bir şey alıyoruz, sevinçle gösteriyorum, tepki göstermiyor, en fazla iyi, güle güle kullanın diyor. Yada ne gerek vardı, boşuna almışsınız, ona para niye verdiniz gibi saçma ve üzücü şeyler söylüyor. Ben de onunla artık ne birşey paylaşıyorum, ne de planlarımdan bahsediyorum. Ondan sonra da benimle neden konuşmuyuorsun diyor.

Aynı şeyleri oğluşun odasını hazırlarken de yaşamıştım. Özeniyorum, bir sürü şey alıyorum, o kadar niye aldın diyor, süslü şeyler kullanışsız diyor. Yatağı süslüyorum, gerek yok o kadar süse diyor. Ne karışıyor anlamıyorum ki! Benim yavrum, benim param. Zaten parama göre almasını biliyorum herhalde (Tamam bazen bilmiyorum ama çok da açılmıyorum canım) O nedenle ben de ondan gizli alırdım. Ne salakmışım. Şimdi Allah nasip ederse, paramıza göre alıp alıp ortalara koyacağım ona inat.

Bu konuda çok doluyum, annemdir çok seviyorum ama bu konuya takmış durumdayım. Annem ile her sevincimi paylaşabilmek isterdim. Oysa bazen bana o kadar uzak geliyor ki! Offf... Eşim hep arada idare ediyor. O da daha iyi tepkileri olan bir kayınvalide isterdi. Gerçi onun annesi de biraz öyle. Hani kayınvalide karışmasın isterler ya, ben de keşke biraz karışsa, daha fazla bize gelse, bizimle daha fazla ilgilense diyorum. Çok uzak bu hatunlar ya! Karışmayalım, hayatlarına çok müdahale etmiyelim diyorlar ama bu kadar da ilgisizlik mi olur?

Ben oğluşa öyle davranmayacağım. Sevincini hep paylaşacağım. Benim için önemsiz ve ufacık bir şey onun için çok büyük olabilir. Değil mi? Hepimiz için bu geçerli değil mi?

* Anket formu var önümde doldurulması gereken. Boş zamanlarınızda ne yaparsınız sorusuna altıncı sınıf SBS test soruları çözüyorum ve yer siliyorum desem kabul ederler mi acaba?

* Rejim dün fena gitmedi. İki günde beşyüz gram vermişim ki fena değil. Ama Ramazanda aldığım iki kilo çabuk gider tabi. Sonuşta çok durmadı. İradeli olmalıyım. Biraz zayıflayıp bir iki tayt ve tunik almak istiyorum modası geçmeden. Gerçi belki geçmiştir bilem. Maluk kilo yüzünden şu sıralar sadece dekorasyon- ayakkabı ve çanta modasını takip ediyorum.

* Huysuz ve Tatlı'yı okudum dün. Biliyorsunuz O bir gebiş. Hani hamile kalırsın, tüm sülale ve tanıdıklar kendi bebeklerinin eşyalarını verir ya! Buna sinir olurum ben. Bunlar genelde az kullanılmış ve iyi şeyler de olabilir. Ama biliyorsunuz ki zevkler ve renkler tartışılmaz. Sonra kullanılmazsa da alınılır filan. Çok sinir olurum. Ben de oğluşun eşya ve giysilerini devamlı veriyorum ama gerçekten ihtiyacı olanlara. Yoksa zaten yenisini alabilecek kişilere neden vereyim. Belki sevmez, ters anlar. Neden kendini zorunlu hissetsin ki kullanmak için! Ona da dedim, sevmediğin bir şeyi eve, hele bebiş odasına sokma. Bana negatif elektrik veriyor bu mesela. Siz ne dersiniz bilemiyorum.

* Bugün ters miyim neyim?

Monday, October 15, 2007

Eski öğretmenler, nostalji...

Sevgili arkadaşım, ablam Yağmur Damlacıkı bana yine bir süpr,z yapmış ve İzmitteki epey eski öğretmenlerin resimlerini yollamış. Çoğu ben okurken emekli olmuşlardı ama annem de öğretmendi ve onlar genç yaşlı farketmeden arada bir toplanırlardı. Annem en gençlerden idi o zamanlar. Ama o kadar iyi anlaşırlardı ki. Öğretmenler günü diye adlandırdıkları günleri vardı. Annem kırklı yaşlarına doğru, epey erken emekli olmuştu bazı nedenler ile... O nedenle emekli öğretmenler toplantısına da katılırdı.

Eski yüzleri- ki hangileri yaşıyor, hangileri sağ bilemiyorum, görmek mutlu etti beni bu sabah. Çocukluğumu ne kadar çok özlediğimi de anımsattı... Güzel bir nostalji yaşattı.

Zaten bu günlerde nedense çok hassasım. Biliyorsunuz uzun süredir haberleri izleyemiyordum. Ama dün eşim açmış bulundu. Bir baktım bir gazi dövülmüş, bununla ilgili bir haber. Adam sakat! O kadar ötü oldum ki... Ağlamaya başladım. Kendimi durduramadım. Eşim kanal değiştirdi, hani şu boş BBG evini açtı. Aptal programı gerçeklere tercih ettim. Üzgünüm ama için almıyor. Çok kötü oluyorum. Daha izlemeye hazır değilmişim demek ki. Hayır, ben bu kadar zayıf da değildim. Ama gözleri daha açılmamış 13 kangal yavrusu bile beni ağlatıyorsa ben ne diyeyim artık.

Dün hastaneye gittim. Dün Yağmur Damlacıkı orta odayı değiştireceğimi yazınca hemen birşeyler döndüğünü anlamış. Ne dikkat bu damlacıkım:-) Zaten yazarken böyle olacağını düşündüm biliyor musun? Ama hamile değilim. Sadece düşünüyorum. Dün de bu nedenle hastaneye gittim. İyi bir doktora muayene oldum, SMR testi yaptırdım. Sonuç daha çıkmadı. İnşallah kötü birşey çıkmaz. Arkadaşlar yılda bir mutlaka bu testi yaptıralım, ne olur ihmal etmeyelim. Kan testi yaptırdım, şu an hamile değilim:-)

Doktora hamile kalmak istediğimi, hamilelik öncesi neler yapmam gerektiğini sordum. Biliyorsunuz aldığım bir ilaç vardı, onu bıraktım. Bunun üzerinden 4 ay geçmesi en iyisi dedi. Ama gebelikte C sınıfı bir ilaç yani orta riskte. Bunları da öğrendik artık. 5 risk grubu varmış... Neyse doğum kontrol hapını da bıraktım. Onun üzerinden de bir zaman geçmesi iyi olur. Folik asit zaten alıyordum altı aydır. Onu artık alma, yeteri kadar yükleme olmuştur, kilo almana neden olur dedi ki doğru, son iki ayda çok kilo aldım.

Önemli nokta da bu birkaç ayda kilo vermem. Doktor bunu kesin önerdi. Dün sağlıklı birrejime baladım. Bakalım ne olacak. Sizinle listemi arada paylaşacağım. Öyle olunca daha çok konsantre oluyorum. Biliyorsunuz 7 kilo vermiştim geçen rejimimde...

Yaşımla iligili sorun görmedi, artık teknoloji gelişti tabi. Biliyorsunuz 36 yım... Çocuk doğana kadar 37, 38...

Neyse, Allah hayırlısı ise versin. Olmazsa da yavrularımıza uzun ömür versin. O zaman orta oda ile ilgili güzel fikirlerim var. Pembe- beyaz- metalik tonlarda bir oturma odası hazırlarım. Ama pembe bir bebiş odasını tercih ederim tabi. Yalnız alışılagelmiş bebek odalardan yapmayacağım, bunu bilin:-) Hain planlarım var:-)

Ayyy, sabırsızlanıyorum valla:-)

Sunday, October 14, 2007

Merhabaaaaa Kürkçü Dükkanına Geri Dönenler...

Bayram sonrası toparlanmak ne zormuş! İşe geldim ama sürüne sürüne... Bir de sabahları çok aydınlık olmuyor. Yağmurlu hava da bu durumu daha da vahim hale getiriyor. O nedenle uyanmakta zorlanıtyorum. Arabada gelene kadar uyudum. Bir de trafik vardı.


Eeeee, anlatın bakalım neler yaptınız bayramda? İyi geçti mi? Biraz bayramımdan notlar aktarayım ben de size:

* Perşembe saat 12 de işten çıkıp eve giderken çocuklar gibi şendim:-) Eve gelince temizlik yaptım. Bayram temizliğini yarım güne sıkıştırınca hoş olmuyor tabi ama idare etti. Sonra yemeği yaptım, oğluşa test çözdürdüm. Aşkım beş gibi eve geldi filan... Film izleyelim dedik ama ben koşuşturmaktan, eşim uyumaktan filmden birşey anlamadık. Bu sıralar film bile izleyemiyoruz zaten.

* Cuma sabahı anneme kahvaltıya gittik. Çok hoş kahvaltılık hamur kızartması yapar, nefisti. Tatlıya yer bile kalmadı. Sonra güzel bir kahve keyfi yaptık. Annemin evini karıştırıp ganimet topladık:-) Eski resmiler, ilk kesilmiş saçlarım (örgüsü ile duruyor) ve oğluşun eski oyuncakları...

Oğluşa Almanyadan aldığım bir ev maketi vardı. Çok orjinal. Yarısına kadar beraber yapmıştık. Ama yaşından ileri olduğu için çoğunu ben yapmıştım. Şimdi oğlum gayet rahat yapar. Onu aldık yapmak için. Bir de Brix inşaat seti vardı yapılmamış. Bu Brixlere bayılırım. İçinden toz çıkıyor, su ile karıştırıp harç yapıyorsun ve minicik tuğla kalıplarına döküyorsun. Kalıplar kuruyor, biraz tercihan kalorifer üzerinde kurutuyorsun ve ev inşa ediyorsun. Bir tane çiftlik evi yapmıştık, sağolsun annem atmış. Hiç yapılmamış b,r ev seti var şimdi. Çok sevindik:-)

* Sonra karşıya geçtik, dayımlarda epey oturduk, harika mamalar yedik. Dayımın gelini çok becerikli bir hatun. O da blogları takip ediyormuş. Sen de bir yemek bloğu aç dedim. Çünkü çok becerikli ve meraklı.

* Akşama da anne ve babamlara gittik. Harika ve kalabalık bir sofrada çok çok fazla yedik. Arkadaşlar kesin 2- 3 kilo aldım ben bu bayramda!

* Gece kayınbiraderimi ve oğlunu alıp bize geldik. Arka koltukta annem ben ve iki çocuk epeyce sıkışarak gittik ama çok eğlenceliydi. Çocukken ne severdik bu sıkışıklığı, itişip kakışıp yolculuk etmeyi...

* Haftasonu kayınbiraderim ve oğlunu ağırladık. Çocuklar için iyi oldu, kurtlarını döktüler. Hele benim oğluş derslerden de uzaklaşmanın sevincini yaşadı. Bol oyun, bol yağmur, bol muhabet ve bol gıda eşliğinde bir haftasonu geçirdik. Oğluşun battaniyesini dikmeye başladım. Çiçeklerini de bitirdim ve ortalarına evde olan nazar boncuklarından koydum. Oğluş bu battaniyeye karşı gelebilir fazla süslü bularak. Olsun, ben de orta odadaki misafir yatağına sererim:-) Gerçi o oda yakında değişebilir:-)

* Cumartesi günkü yağmur neydi öyle! İzlemesi keyifliydi ama sel bir sürü aileyi perişan etmiştir. Ama İstanbulun su ihtiyacı bir nebze karşılandı.

* Pazar sabahı güzel bir kahvaltının ardından misafirlerimizi deniz otobüsüne bıraktık. Eşim beni Yeşilköy'de bir balıkçıya götürdü. Balığı nasıl özlemişim! Çok keyif aldım. Eşimle başbaşa muhabet fırsatı da yakaladık. Oğluş annem gözetiminde derse balamıştı yazık:-)

* Akşam çamaşır, ütü, banyo yapma, yemek yapma ve yeme, oğlana test bulma şeklinde geçti ve gitti. Bir ara film izleyelim dedik ama uyuklayıp durdum. Kalkıp yattık biz de...

İşte öylece gitti. Öğlen hasdtane işlerim var. Korkmayın kötü bir şey yok. Allah sağlık versin, eve mutlu döneyim inşallah. Doktor olayı beni geriyor da...

Wednesday, October 10, 2007

İyi Bayramlar:-)


Bir bayram daha geldi. Kimbilir hayatımızın kaçıncı Ramazan Bayramı... Hatırladığım en eski bayram sanırım Eylül ayında filandı. Sonra giderek daha çok yazlara kaydı. Bu da bayramda daha çok gezebilmek, daha çok sokakta oynamak, daha çok haydutluk etmek demekti...
Bu sıralar eski, çok eski Hayat Dergilerine merak sardım. Eşimin dedesinin bizzat ciltlediği ve 1956 yılından itibaren başlayan bir sürü cilt var. O kadar güzel ki. Ara ara hoşuma giden yerlerini sizinle paylaşacağım. Burada söylemek istediğim şu: 1963 yılına ait bir dergide şöyle yazıyordu: Nerede o eski bayramlar! Buyurun bakalım. Nostalji her zaman varmış anlaşılan. İnsanlar o zamanlar bile bunu söylüyormuş. Belki bizim çocuklarımız da ileride kendi çocukluklarının bayramlarında buldukları o tadı bulamayacaklar...
Sanırım eski bayramların güzelliği zamanla değişen olgular ile ilgili olmasının yanında, çocuklara hissettirdiği duygular ile de ilgili. Yani her çocuk için bayram özeldir. Yeni kıyafetler, toplanacak harçlıklar, limitsiz ve engelsiz yenecek çukulata ve şekerler, cümbür cemaat oturulan anneanne ve babaanne sofraları, kuzenler ile oynama fırsatı, tatil, derslerde biraz uzaklaşma hangi çocuk için önemsiz olabilir ki?
Mutlaka eskinin bayramlarının tadı yok, mutlaka birşeyler değişiyor, mutlaka insanların tatili el öpmeye tercih ettiği bir döneme girdik artık... Ama şu an bakıyorum da işyerine gelenler bir başka gülüyor bu sabah, daha bir keyifle günaydın diyor. Ne dersiniz, içimiz azıcık da olsa kıpır kıpır değil mi?
Ben kendi adıma ailem ve dostlarımla oturacağım kalabalık bir bayram sofrasını paldır küldür gidilmiş tatillere tercih ederim. Biz de yaşlanacağız. Çocuklar tatile gitse, elimizi gelince sonradan öpse kırılmaz mıyız? Yine de insanların kararlarına da saygı duymalı tabi...
Bugün eve gidip bir temizlik yapmalıyım. Kaç gündür ders ve testler ile boğuşmaktan ev terelelli olmuş durumda. Zaten iki gündür annemdeyiz akşamları, evi otel gibi kullanıyoruz. Sonra yemek yapacağım. Eşim herhalde altı gibi gelir eve... Yarın da annemde güzel bir kahvaltı, diğer annemlerde kalabalık bir akşam yemeği, büyükleri ziyaret... Diğer iki gün ise yukardaki yarasalar gibi uyumayı düşünüyorum:-) Allah kısmet ederse tabi.
Heepinizin bayramı kutlu olsun. İnşallah mutlu ve güzel bir bayram tatili geçiririz. Şeker gibi bir Ramazan Bayramı diliyorum. Elimizi öpenler de çok olsun:-) Kendinize iyi bakın, minikleri çok çok öperim.

Tuesday, October 09, 2007

Nur içerisinde uyu babacığım...

Hayat herşeye rağmen devam ediyor. Her zaman olduğu gibi...

Dün babamın ölüm yıldönümüydü... Annemde toplandık. Ağabeyim de geldi. Babacığımızı andık. Yaptığı ahşap heykellerine bakarak o günleri anımsadık.

Babacığım işten gelince bir kadeh rakısını içerdi az bir yemek ile. Çok az yerdi ve tek çeşit olurdu bu yemek. Zaten hayatı boyunca hep zayıfi hep fitti... Rakı içerdi ama mezeci değildi... Sonra azıcık çakırkeyif olunca alırdı ahşap kütüğünü, tokmağını, yontucusunu... Bir de insanları o kadar düşünürdü ki ahşabı yere koymaz, dizlerinin arasına sıkıca alırdı, tokmağa da bez sarardı ses gitmesin diye. Bir kaç saat oyardı heykellerini. Tabi eğer o akşam misafir yoksa. Çünkü genelde sohbet etmeye sevdikleri gelirdi. Sevilen iyi bir insandı. Akşam içtiği ilk başlarda bir kadeh olan, sonra ne yazık ki sayısı artan rakı kadehleri bir gün onun ölümüne sebep olacaktı. Ama ne O, ne de biz o anlarda bilmiyorduk bunu tabi...

Babam ağabeyimin mühendis olmasını istedi hep. Onu bu şekilde yönlendirdi. Beraber robotlar, işleyen mini asansör maketleri, teleferikler yaparlardı. Ağabeyim makina mühendisi oldu yıllar sonra ama mesleğini hiç yapmadı. Sanat ve reklamcılık ile ilgilendi, hatta üç yıl denizlere açıldı...

Benim ne olmamı istediğini ise hiç anlayamadım. Ama bana uzayı sevdirmişti. Saatlerce uzay ile ilgili ansiklopediler okur, konuşurduk. Bıkıp usanmadan sorduğum soruları yanıtlardı. Öğrendiklerimi yaz gecelerinde sokakta veya balkonda toplanan arkadaşlarıma anlatırdım bazen... Astronot olmayı diledim hep. Ama yaşadığım ülkede bu mümkün değildi. Yine de eski günlerin anısına üniversite sınavında son tercihim Uzay Bilimleri olmuştu.

Babam her zaman sevimli olmuyordu tabi. Özellikle de bana kafadan problem çözdürürken. Tanrım ne işkenceydi matematiği çok da sevmeyen bir çocuk için. Psikoloğa gitmiş gibi kanepeye uzanırdım ve babamın sorduğu problemleri kafamdan çözerdim. Bu soruların cevabını düşünürken acele ettirmemesi için arada "bir dakika" derdim. Bir soruda beklemesi için yine "bir dakika" dediğimde, aferim doğru cevap demişti. Sorunun cevabı bir dakikaymış yaaa! Çaktırmadım tabi:-) Bunu hiç unutmam.

Babam aşırı titiz bir insandı aslında. Bana çok düşkündü ve çok ihtimam gösterirdi. Bu durum daha rahat yaradılışa sahip annemi boğardı. Babamın titizliği nedeni ile yıllarca kibrite dokunamadım mesela. Ağzına alma, siyah kısmına dokunma... Hala kibrite karşı tedbirli davranırım:-) Belki de benim de biraz vesveseli bir tip olmam genetik olarak ondan geçmiştir.

Daha anlatacak o kadar çok şey var ki aslında... Size aylar önce babam ile ilgili bir yazı yazmıştım, orada onunla ilgili anımsadığım son anları yazmıştım. Hepimiz hüzünlenmiştik o yazı ile. Şimdi üzülmeniz için yazmayacağım onu, aksine gülümseyerek analım babamı, ölmüşlerimizi... Sadece o anı tekrar yazmak istiyorum. Nur içerisinde uyu babacığım...


"Onu hasta, fakat kendinde olarak en son bir akşam üzeri yatak odasında koltuğunda otururken ve pencereden bakarken hatırlıyorum. Annem de koltuğun kenarına oturmuş, babamın saçlarını okşuyor. Beraber kavak ağaçlarına bakıyorlar. İkisi o an neler hissediyorlar, neler düşünüyorlar sonsuza kadar bilemeyeceğim... O ikilinin hüzünlü huzurunu bozmadan onları izliyorum. O kareyi beynime kazıyorum ve hiç unutmuyorum..."

Monday, October 08, 2007

Hepimiz Türküz, hepimiz Mehmetçiğiz...

Sanırım hepiniz hüzünlüsünüz... Sanırım hepiniz dün haberleri izlerken isyan ettiniz, ağladınız. 15 yavrumuzu şehit verdik. Kelimeler o kadar yetersiz kalacak ki... Ne desem, ne yazsam bilmiyorum.

Düşünün yavrularımızı ne kadar zor yetiştiriyoruz. Bir zarar gelmesin diye üstlerine titriyoruz. Kimse üzmesin, kimse ağlatmasın, incitmesin diye sırasında yırtıcı aslanlar gibi koruyucu olabiliyoruz. Elimizde olsa onları pamuklara saracağız. Ama dış dünyaya karşı koruyamıyoruz. Geliyor bir terörist onları elimizden alıyor. Bir insan evladı nasıl büyütülür biliyorlar mı onlar?

Çok üzgünüm, daha fazla yazmak da içimden gelmiyor. Dün de geç öğrendim ne yazık ki... Sadece bir gazetede şunları okudum. Diyordu ki hiç bir TV programı bu olay sırasında yayınını kesmemiş. Dansöz oynatmaya devam etmiler. Ya da haber programları spor programlarını kesmemişler... Ayrıca D.inkin cenazesinde olduğu gibi saatlerce program yapılmamış. Üzücü... Ne diyeyim.

Unutmayalım, hepimiz Türküz, hepimiz biriz...

Ekim ayında cırlayan ağustosböcekleri

Kürkçü dükkanımda güzel bir Pazartesi yaşıyorum yine:-) Tahmin edersiniz artık... Geçtiğimiz 3 gün neler mi yaptım?

* Cuma biliyorsunuz evdeydim. Biraz iş, biraz TV izleme, biraz battaniyeyi tamamlamaya çabalama derken öğleden sonra oldu. Oğluşu dershaneye sınava götürdüm. Sınav günün moda pop şarkıları eşiliğinde başladı. Her dershane gününe de böyle başlıyorlar. Stres dağıtmak için sanırsam...

Eeee, sınav iki saat sürüyor. Eve dönmedim çünkü Cuma Cuma trafiğe girmek istemedim. Zaten taksi ile gittik. İki saat nasıl geçer? Veli salonunda oturdum. Kitabımı okudum. Bir saat sonra bitti. Bir veli de oya işliyordu. Geri kalanı çok sıkıldı. Sonra konuşmaya başladık. Öyle duramam bi saat sus pus. Hemen kaynaştık. Ortak konu çocuklar, dersleri, sınavlar. Konuşmalar sayesinde zaman geçti. Son dakikalar zor geçti ama... 12 dev adam şarkısı eşiliğinde bizimkiler inmeye başladı. İyi geçtiğini ama zor olduğunu söyledi bıcırık. İngilizceden sormamışlar. Bu kötü oldu çünkü puanını yükseltecekti. Eşim bizi aldı, home, sweet home'umuza gittik.

* Ertesi gün sınavlar okummuş. Bizimki sınıf ikincisi. Notu fena değil. Tabi sosyal ve Türkçe düşürmüş. Yoksa FM puanı yüksek. Sosyali yapar diye hiç çalıştırmamıştım. Sekiz yanlış yapmış 25 sorudan! Neyse, daha iyi olur ileride inşallah.

* Cumartesi Pratikere gidip eşime ahşap yontma seti aldık. Neden diye sormayın. Hobi diyelim:-)

* Oğluşu dershaneden alıp anne ve babamızı ziyarete gittik. İftar yemeğine... Uzun zamandır gitmediğimiz için özelmişiz. Gece birde eve döndük. Gözler kan çanağı içindeydi.

* Pazar tipik bir pazar olarak tarihte kaldı. Nedense biraz sinir bozukluğum ve kalp çarpıntım oldu. Bu sıralar kalp çarpıntısı yaşıyorum. Bir şeye de sinirlenmedim veya üzülmedim... Kilo aldım Ramazanda, ondan olabilir mi acaba (sinir bozukluğum malum ziyaretin yaklaşması)
* Yukarıdaki durum nedeni ile yemek bile yapasım gelmedi. Gerçi yaptım ama balıklı makarna gibi pratik bir yemek...

* Oğluşun battaniyesi azcık kaldı. Sonra ütüleyip parçaları birleştireceğim ki sıkıcı kısmı!

* Bonzai ağaçlarımdan biri masasız, yersiz yurtsuz kaldı. Mutfakta sürünüyordu yazık. Küçük bir Japon sehpası yaptık eşimle, yatak odasının soyunma odası ile birleştiği yerde bir boşluk vardı. Tam o duvarda Japonca Gerçek Güzellik yazan bir tablo vardı. Hemen altına koyuverdim. Japon köşesi oldu:-)

* Sosyal çalıştık. Sosyal bilgiler öğreniyorum ünitesini öğrendim:-)

* Ya arkadaşlar, bizim sitede iki aydır Ağustos böcekleri feci cırlıyor. Zavallılar hala Ağusto mu sanıyor ne? Hayır Ağustaos ayında duymadım, ya da dikkat etmedim.

Thursday, October 04, 2007

Kızdıklarım...

Sevgili Gamzeliciğimin sobesini de yazayım. Yarın evde olacağıma göre internete giremem diye düşünüyorum. Eeee, bir de çok iş varJ

En çok kızdığım beş şey (bu sobeye itiraz ediyorum. Böyle bir konu 5 şey ile sınırlandırılmamalıydıJ

1) Düşüncesiz, ben-merkezci insanlar: Kendisini dünyanın merkezi sanır, trafikte bir tek o vardır, kendisinden başkası ölse bile önemli değildir. Kimseyi düşünmez, umursamaz. Bu tip çok tanıdığım var- dı. Şu anda çoğunu hayatımdan attım. İnsan zamanla olgunlaşıyor ve gereksizleri ayıklamayı başarabiliyor. Bu da bir güç gerektirir çünkü
2) Sadece kendisi konuşanlar: Sırf kendi konuşsun ve herkes onu dinlesin ister. Karşısındakini konuşturmaz, konuştursa bile dinlemez ya da hemen sözü kesip kendi fikirlerini anlatır. Bu tipleri de uzak tutuyorum ama yine de öncekine göre daha teloranslıyım. Onlara artık şöyle yapıyorum: O eğer çok konuişuyorsa ben daha çok konuşuyorum, sözünü kesiyorum, o konuşurken dinlemiyorum, başka tarafa bakıyorum. O da bu benden deli diyerek susuyor veya kaçıyor. Oh onslun!
3) Yalancılar: Evime giren bir insanın yalan konuşmasına asla izin veremem. Yalanını yakalarsam e o insanı hayatımdan çıkartamayacaksam bu konuda en azından çok sert davranırım ve yalan söylememesi konusunda ve bana güven duyması konusunda elimden geleni yaparım. Bazen hiç bir şey söylenmemesini de yalan olarak kabul edebilirim. Oğluma bana her şeyi ama her şeyi anlatması konusunda dürüst yetiştirmeye çalışıyorum. Kötü bir şey bile yapsa bana anlatmalı. Umarım işe yarar.
4) Sokakta yavaş yürüyenler: Ne alaka değil mi? Benim gibi hiperaktif birisi yolda yürürken, hele bir de Beşiktaş, Kadıköy gibi kalabalık bir yerse, aheste aheste yürüyenlere sinir oluyorum. Ondan sonra neden kilo alıyorum demesinler. Bu ne yaaa.. Çok sinir olurum
5) Ağzını şapırdatarak yemek yiyenler: Çok kızıyorum ne yapayım… Hele gürültü çıkartılacak bir yemeği hızlı hızlı şapur şupur yiyorsa sinir olurum. Örn elma, cips, bilumum ses çıkartan yiyecek.


Aslında bir sürü şey var. Hatta çok daha önemlileri. Bunlar şimdi aklıma gelenler.

Ben de: Uzun zamandır aramızda olmayan Ayçiçekçiğimi, Butterfly kelebeğimi ve Sashacığımı sobeliyorum. Tabi zamanları varsa…

Hepinizi öpüyorum. Yazın oğluşun iki tane sınavı var. Biri İngilizce, diğeri dershane testi. Aman ne olur dua edin. Çocuğun kendine güvenmesi için ilk sınavlarının özellikle iyi olmasını istiyorum. İngilizceden çok korkmuyorum, epey yol katettik ama dershane sınavı çok kazık... Akşam yine ders var. Ben de şimdiden bunaldım. Yeterki başarılı olsun. Yarın kendimde olursam ve internet çalışırsa size bir hello derim:-)

Wednesday, October 03, 2007

Resimler...

Aslında niyetim çocukluğumun Ramazanlarını anmaktı... Ama arada şu kapladığımız sehpayı göstermek ve Gamzeliciğimin sobesine cevap vermek istedim. Anılar ya yarına, ya da pazartesine kaldı... Bu arada yarın evdeyim. Oğluşun aylık dershane sınavı var, onunla ilgileneceğim, b,iraz da evle ilgilenirim. Haftasıonu iftara davetliyiz hep...

Sehpayı Ikea'dan almıştık, duru dizaynına kapılmıştım. Sonra bu basitliği beni sinir etse de bir süre dost yaşadık onunla. Daha elegant parçaları seven aristokrat eşim ise hep nefret etti:-) Sonradan Lake beni gerdi çünkü temiz tutulmazsa leke yapıyor. Oğluş bunu umursamıyor, kaç kez kola döktü, çizilir desem de tabak koydu vs. Biz de arada dikkat etmedik tabi (özellikle eşim:-)) Sonra da sıkıldım. Ama eşya yenilemeyi düşündüğümüz için ve tarzı da değiştirme durumumuz olabileceği için bir türlü değiştiremedik. Sonuçta güzel bir şey olsun istiyorum ama boşa da almamalı. Şu tarz işine de karar veremedim bir türlü biliyorsunuz... Şimdilik eklektik yaşıyoruz...

O nedenle bu deri olayı bizi biraz oyalar gibi geliyor. Sonrası için büyük planlarımız var. Bir kaç tasarım üşünüyorum. Onu yaptıracağım veya dahası becerebilirsek yapacağız. Ama eşim bu konuda kendine güvense de ben oyma kakmayı nasıl yapacağını anlayamıyorum. Bakalım...



Eski halini eski evimizde çekmişim. Buarada taşınma hazırlığı içerisindeydik ve evin her karesini fotograflamıştım. İleride o güzel günlerin geçtiği evimizi hatırlayalım diye. Bu da o dandini taşınma telaşı içerisindeki evimizin hali. TV filan yeni eve gidip monte edildiği için devasa bir TV ile idare ediyorduk o günlerde:-)







Bu da yeni hali. Her iki parça da deri ile kaplandı. Bej olanı çok sade kaldığı için tarafımca tek tek madeni zımbalar ile çevrelendi ki inanın hiç kolay değildi. Koltuk çeverelerinde kullanılan yüzlerce dekoratif raptiyenin nasıl o kadar düzgün takıldığına şaşıyordum. Eşim sonradan dedi ki onlar şerite önceden konmuş, o nedenle o kadar muntazam. E ben milim milim ölçerken, takarken tek tek bunu neden söylemedin aşkım ya!
Elimizde bir miktar deri kaldı. E onu ne yapalım? Aynı sadelikte TV ünitesini kurban olarak seçtik bu sefer. Eski hali yanda efendim.







Bunlar da yeni hali. Sehpaya uyum sağladılar böylece... (ev çok derli toplu değil, halı kaymış mesela. Kusura bakmayın...)

İşte böyle...
Sobe için geri geleceğim akşam üzeri arkadaşlar...

Tuesday, October 02, 2007

Gündelik hayat...

Dün saat altıya çeyrek kala işten çıktım, eşim de beni almaya gelmişti. Yirmi dakikada eve gidebilecekken saat yediyi on geçe eve gelebildik. Malumunuz herkes iftara yetişmek için çabalıyordu ve trafik berbattı. Bir de arabanın su kaynatma gibi bir sorunu oldu ki ilk kez başımıza geliyor. Nasıl oldu anlayamadık. Suyu azalmış! Oldukça fakir bir mahalleden ana caddeye ulaşmaya çalışıyorduk o sıra. Çok ilginçtir ki insanlar yardımcı oladular. Araba için su verdiler, bir yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordular. İftar öncesi koşturmada evlerine giderken üstelik. O mahallelerde insanlık henüz ölmemiş anlaşılan. Zaten yol çok tıkanıktı, biz de epey bir orada park edip bekledik. Sonra yol açılmaya başlayınca ki ezan okunduğu halde hala kalabalıktı, eve gidebildik. Ramazan bitene dek bu trafik çilesi olacak anlaşılan...

Oğluş biraz dışarı çıkmıştı. Ev gelince tekrar fene baktık. Maşallah bir önceki güne göre epey yol katetmişiz:-)

Dün fazlaca bir vukuat yoktu hayatımda anlayacağınız. Öğlen eşimle banka işlerini hallettik, işyeri o büyük yoğunluktan biraz uzak sayılırdı. En azından nefes alabiliyoruz. Bir ara neydi o?

Neredeyse Ramazan bitiyor, size eski Razamazan anılarımı yazamadım. Yarın çocukluğumun Ramazanlarını anlatayım o zaman. Bugünlük sadece oğluş ile ilgili bir anımı anlatacağım:

Oğluş beş yaşlarındaydı. Tutturdu oruç tutacağım diye. Hatta sahura bile kalktı bebeğim. Neyse, sabah kalktım ki bu uyanmış, TV de çizgi filmini bulmuş, büyük bir iştahla gofret yiyor. E oğlum oruçtun niye yiyorsun dedim. Hiiii, unutmuşum, neyse gofretimi yiyim sonra tutarım dedi. E tabi, kahvaltı olayını ortadan kaldırmak için işine geldi:-) O yaşta aklı eremedi olaya anlayacağınız. O hali çok komiğime gitmişti. Hala arada anlatırım ona bu yaptığını. Gofret düşkünü oğlum benim...

Endoplazmik Retikulumlar üzerine...

Bugün iki konu anlatacağım:

1) Dün oğluşun Fen çalışması gerekiyordu. Ben seni çalıştırırım canım dedim. Konu Hücreler idi. Ne kadar zor olabilirdi ki? Masaya oturmamızla beraber ne kadar yanıldığımı anladım. Aman Allahım o ne terimler, o ne anlatımlar. Endoplazmik retiklum, ribozom, lizozom, kloroplast, organeller, daha adını hatırlayamadığım bir sürü terim! Şok oldum.

Eşim iki gündür şehir dışında olduğu için annem bizdeydi. Anne, Allahını seversen gel bi el at dedim. E kadın öğretmen, bilir dimi? Sonra üçümüz de aldık elimize kitapları anlamaya çalıştık. Biz oğluşa anlatacağımıza O bize anlatmaya başladı. Ama dershanenin verdiği testler ölümcüldü. Annem öfff deyip paniğini bize yansıtınca oğluş ağlamaya başladı. O anda tamam, sakin olun, herşey kontrolüm altında diyerek bu sefer iddialı bir giriş yaptım. Bakteri hücrelerinde çekirdek olmadığını, sadece bitki hücrelerinde hücre çeperi olduğunu, mitokondrinin ne olduğunu anlamıştım o ana kadar.

Sakin olup annemi olay yerinden uzaklaştırdıktan sonra oğluş ile çalışmaya devam ettik. Süper olmadı ama en azından bir iki soru yapmaya başlamıştık. Gerçi gorgi cisimciği ne, bitkiye kırmızı renigi veren ne diye hep anlatımlara dönsek de anlar gibi olduk olayı. Bu akşam daha iyi oluruz sanırım.

Diyeceğim o ki, eğitimcilerimiz: Bu bebeler doktorluk sınavına filan girmeyecek. Amaçları sadece iyi bir lisede okuyabilmek. Beni çıldırtmayın. Biz bu dersleri lise sonda biyolojide görüyorduk! (hatta ben görmedim bilem, o sene yeni bir uygulama olaraktan Fen- Matematik seçimi yapılıyordu, matematiği seçenler tek ders biyoloji okumuyordu, üniversite sınavında biyoloji sorularını görüp bu ne be! diyordu. Zaten sonraki sene bu uygulama kalktı. Olan bize oldu)

Dünkü olay neydi ya! Kendimi tek hücreli bir yaratık gibi hissettim:-)

2) Evde biliyorsunuz rahat durmayan tiplerizdir eşimle ben. Akşam yemeğinde sakin sakin otururken hadi kalk TV alalım filan diyebiliriz. Ya da rahat batar kalkar evin şeklini şemalini değiştiririz. Cumartesi dışarı çıkmışsak vay halimize. En azından bir pano, bir resim, bir nevresim takımı, bir havlu alırız. Paramıza göre tabi. Sonuçta harika bir dekorasyon için her zaman çok para gerekmiyor.

Geçen hafta Kapalıçarşıa gitmek bizim tasarımcı ruhumuzu ayaklandırdı:-P Ertesi gün eşim de istirahatteydi:-) Tabi rahat durucağımıza Maskoya gittik. Mobilya filan almaya değil. Bir süreliğine takımları değiştirme planlarını rafa kaldırdık. Köklü bir değişikliğe ne beynim, ne de cüzdanım hazır. Maskoda yolda giderken eşimi durdurdum. Bir kumaş ve deri dükkanı. Ne zamandır aklımda olan krokodil koyu kahve deriyi buldum. Bu sene sehpalar bu deri ile kaplanıyor, çok moda. Aynı zamanda deriyi dolaplarda, masaların ortalarında üzerine cam koymak sureti il çok sık kullanıyorlar.

Hemen bizim emektar sehpa takımı için koyu kahve deri aldık. Bu sehpanın bir de dikdörtgen üst parçası var. Ona da kahverengi kırçılları olan bej deri aldık. Orta sehpamızı artık sevmiyordum. Beyaz lake kar kısmı lekeli görülüyordu ve eskimizşti. Üst ahşap parçası da öyle... Eve gidip masaları deri ile kapladık. Bence çok yenilendi. Bir müddet bizi oyalar. Bej deri kapladığımız üst parça çok sade kaldı. Yanlarına büyük koyu kahve metalden zımbalar dizdik. Hani koltuk kenarlarına basarlar ya... O da hareket kattı.

Elimizde kahverengi deri kalmıştı. Onunla da TV ünitesinin çekmecelerini kapladık. Böylece takım oldu. İşte eskiler biraz modaya uydu. Bizi bir müddet oyalar.

Bir de hiç uygulanmadığını düşündüğümüz bir pano uygulamasına başladık. Bitince güzel olursa sizinle paylaşacağım...

Öptüm...

Monday, October 01, 2007

Kayıp bulundu:-)

Kabul ediyorum, bloğumu ihmal ettim. Ama öyle bir tempo içerisindeydim ki! Tahmin edersiniz:-)

Geçen hafta Perşembe gününe kadar iki şeyi aklıma takmış durumdaydım:

1) Oğluşa iyi bir dershane bulmak,
2) Mutfağın temiz tutulması...

Geçen hafta malumunuz ülkemizdeki sınav sistemini, değişiklik ile ilgili düşüncelerimi, dershane gerçeğini ortaya koymuş ve sıkılmıştım. Bu sıkıntım evde de doruğa vurmuştu. Toplam 18 tane dershane ile telefon görüşmesi yaptım. Bunlardan bir kısmı sekreter gayet gevrek ve sıkkın bir şekilde yarım yamalak bilgilerle savuşturunca anında listeden çıkartıldı. Bir tanesi çok iyi ve bilinen bir dershane olmasına rağmen ilgisiz ve sert şekilde cevap veren kadın nedeni ile yok edildi. Üstelik fiyatların 3250 YTL olduğunu söylemeliyim. Müşteriler ile böyle konuşan bir yere asla yavrumu teslim etmem. Kadın anlamaya çalışmak için soru sordukça beni azarladı neredeyse. Deli mi ne! Gerçi onu şikayet etmek lazım ama kimsenin ekmek parasına karışmak istemem. Yalnız doğru bir davranış değildi.

Bunlardan bir kısmı telefonda fyatı söylemeye yanaşmayınca (ki inanın az bir sayı değil) listeden atıldı. Hayır neden söylenmiyor anlamıyorum. Efendim neymiş, gelin yüzyüze konuşalım, pazarlık yapalım mış! Bunun pazarlığı mı olur. Bir fiyatı olur, söylersin. Bana uyarsa görüşmeye gelirim. Tipime göre mi fiyat belirleyeceksin.

Bir de şu soru var, nerede oturuyorsunuz? Semt söylemek yeterli değil, site vs. ismi istiyorlar. Ona göre fiyat belirleniyor herhalde. Şimdi aslında şöyle: Bizim semtte çok fakir bir muhit de var, orta direin oturduğu Toplu konutlar da var, çok iyi ve eğitimli (sözde) ailelerin oturduğu siteler de var ve hatta villalar da var. Adamlar buna göre davranacaklar sanırsam...

Bir de biz sizi arayalım, ayrıntılı bilgi verelim diyenler, zorla telefon numaramızı alanlar var ve evet size dönüyorlar ama defalarca dönüyorlar. Biz başka yere yazdırdık demeniz bile sizi kurtarmıyor.

Bu kafa karıştırıcı ve sinir bozucu telefonlar nedeni ile ikinci bir takıntım oluştu: O da mutfak temizlemek. Kafam karıkken bunu yaparım. Yani ya yer silerim, ya deli gibi yemek yaparım vs. Bu sefer kurbanım mutfak olmuştu. Hep temiz duracak. Her yemek sonrası köşe bucak temizledim durdum. Tezgahın üzeri leke olursa tüm temizleme işine yeniden başladım. Annem bize acıyıp yemek yapıyor diyelim. Onun düzeni farklı, kullandığı bezler farklı, temizlik anlayışı farklı. Bu nedenle onun ardından mutfağa girmek ızdıraptı. Hele eşim salata yapmaya girsin! Peşinden bir giriyordum, yerlere sular damlamış, üstüne basmış, masaların üstleri lekeli, Tanrım işkence! Elimde olsam kimseyi mutfağa sokmayacağım.

Eşim benim hastalıklı halimi görüp Çarşamba akşamı bu olaya bir son verdi. Mutfağı son kez temizledikten sonra (sanırım son kez) oturduk, elimde kalan (yani listeden çıkartılmamış) dershanelere baktık. Üç tane iyi dershaneye karar kıldık ve ertesi sabah onlardan randevu aldık. Randevu alma sırasında (ki bu görüşmeleri eşim yaptı) birini eledik. Sonra erkenden çıkıp ikisi ile görüştük. En sonunda üç senedir ÖKS birincisi çıkartan ve çocuklara en sıcak yaklaştığını hissettiğimiz dershanede karar kıldık. Aslında o kadar iddialılar ki, şok olmadım diyemem. İlk yüzden filan bahsediyor. İyi bir okul kazansın, bu arada mümkünse bunalıma girmesin oğluş yeter! Offf... Çocuk bunalacak üç yıl. Hala korkum geçmedi, bu doğru değil bunu da biliyorum.

Neyse, bu işi halledince eşim de evde olduğu için hafta içi İstanbulun tadını çıkartalım dedik. Çok sevdiğim babamın mekanına, Sultanahmede gittik. Turist gibi gezdik, Kapalıçarşıya gittik. Bir sürü güzel dekorasyon fikri aklımıza geldi yine. Ne zaman oraya gitsek bir sürü fikir verir burası bize. Bu arada eşim keyfimi arttırmak için güzel bir çanta da aldı bana. Gerçi boşuna masraf oldu ama gerçekten hoşuma gitti.

Bu arada salon masasına değişik bir örtü düşünüyorum onun için ince kadife aldım, ihtiyacım olan ipler vardı onları aldım. Orjinal deri- post karışımı halılar vardı çok beğendik ama almadık. Sedef altlıklı orjinal satranç takımlarında aklımız kaldı ama kendimize hakim olduk. Eve döndüğümüzde yorgun ama dingindik...

Cuma Cumartesi ve Pazar aklımızı evle bozduk bu sefer ikimiz de... Ev dekorasyonunu biraz değiştirmeye karar verdik. Yarın neler yaptığımızı anlatırım.

Öptümmm....