Thursday, November 29, 2007

Yorgunum, yorgun...

* Bu sabah düşen uçağın haberini aldım. Allah ölen yolculara Rahmet eylesin. Eşim de havacılık sektöründe olduğu için moralim bozuldu. Allah korusun... Offf... Şu uçakların bakımlarını filan doğru dürüst yaptırmıyorlar mı ne! O kadar hassas bir konu oysaki. Can taşıyorsun!

* Dün eve yorgun argın gelip yemek yemeğe başladık. Dün yoğunluktan hiç evi arayamamıştım. Oğluşun da ertesi güne, yani bugüne sınavı vardı. Ben mutlaka çalışmışlardır diye düşünüyorudum. Annem demez mi: Annesi seninle çalışacakmış!" Kan beynime sıçradı. Saat olmuş yedi, biz kalkıp ders çalışacağız. Bizim adam anlatım derslerini kendi başına çalışmıyor asla. Okutuyorum, bazen anlatıyorum, sorular soruyorum. Cidden kötü oldum. O kadar yorgunluk üzerine kalktık iki buçuk saat ders çalıştık. Tabi o saatten sonra onda da bende de kafa kalmamıştı. Bu derslerden ciddi bir yorgunluk geldi bana. Ciyak ciyak bağırmak istiyorum bazen. Bu ne beaaa!!!

* Bugün Cuma diye bile sevinemiyorum. Haftaya iki önemli sınav var ve matematikten o kadar aptal konuşar var ki (aslında konu güzel de kitapta anlatılan abukluklardan soracaksa işimiz var) Diğeri Türkçe. Annemin arkadaşı sınav için ders veriyor. Umarım işe yarar. Birinci sınav sonucu çok iç açıcı değil çünkü...

Haftasonu ders var anlayacağınız. Bir de dershane sorunsalımız var. Test çözmeliyiz. Başka derslerden İngilizce çalışamıyoruz ona biraz bakacağız bu akşam. Hani Cuma akşamı eğlencesine İngilizce... Oyun gibi kelime soruyorum, boşluk doldurmaca, konuşma, soru cevap şeklinde. Artık bazen hokkabazlık da yapıyoruz ders çalıştırmak için.

* Yazı özlüyorum. Derssiz, dershanesiz, sıcak günleri... Balkon sefalarını, yürüyüş yaptığımız yolları, yüzmeyi... Günler bile daha uzundu sanki. Kış da güzel ama bu sene beni zorladı yani... Hem de şimdiden. Hadi hayırlısı...

* Bir mucize olsa, mutluluk verici harika bir haber alsam, mutluluktan havaya uçsam. En son ne zaman mutluluktan havaya uçtunuz hatırlıyor musunuz?

* Güzel bir hafta diliyorum yine:-)

Wednesday, November 28, 2007

Hayallerin mesleği???

Sevgili Civcivciğim beni taaa ne zaman sobelemiş ama ben farketmemişim. Aslında bilirisiniz pek kaçırmam böyle durumları ama nasıl kaymışsam artık o dönem :-P

Konu şu: Sahip olmak istediğiniz meslek!

Aslında Allah’a şükür sahip olmak istediğim mesleğe sahip oldum. Yani lisede tek düşündüğüm mimar olmaktı. O sıra dershanelerde yapılan deneme sınavlarında aynen sınavda aldığım notları alıyordum. Yani gireceğim okul, bölüm belliydi, bir sorun olmadı ve girdim.

Sınava girmeden annem çok dil dökmüştü, kızım eczacı ol diye. Ah neler anlatmıştı beni kandırmak için. Beraber çalışırız diyordu. Hatta rüşvet olarak araba almayı önerdi... Herhalde evde oturmak istemediğinden bir eczane açıp orada çalışırız diye hayaller kuruyordu. Ama bendeki inat da tam inat. Ne yapacağım ben eczacı olup, dükkanda sinek mi avlıyacağım diye abuk sabuk konuşmuştum o minik beynimle:-) Sanatçı olacaktım ben! Hah! Oldum işte sanatçı! Ne sanat, ne sanat! Yaptığım işin pek sanatla ilgisi yok şu an. Yani kendi büromu açıp özgürce sanat yapabilirdim belki ama Türkiye'nin şartlarını biliyorum, çok ünlü bir mimar değilseniz size sanatçı gözü ile bakmadıkları gibi özgür de bırakmazlar. Neyse, büro açmayı hiç düşünmedim bile ve çok değişik ama mimari ile ilgili, ama sanat ile alakasız, daha çok teknik bir konuda uzman oldum.

Allah’a şükür yaptığım işi seviyor, ama mimarları pek sevmiyorum, genel olarak mimarlığı da uzaktan takip ediyorum daha çok... Bazen "keşke annemi dinleseydim be!" diyorum. Evet, itiraf ediyorum, ah keşke annemi dinleseydim. Ah annem ahhhhh... Kurulsaydım dükkanıma, annem de olsaydı benimle… Pişman olmayı pek sevmem ama dinleseydim anneciğimi keşke. Offfff… Kızlar, annenizi dinleyin, burnunuzun dikine gitmeyin sürekli.

İlginç olan ne biliyor musunuz? Eğer eczacılığı yazsaydım kesin girebiliyorum aldığım puan ile. İlkokulda bir arkadaşım vardı. Benim kadar başarılı bir öğrenci değildi ama fena da sayılmazdı. Lise de de arkadaşlığımız ailecek sürdü. Hatta üniversite ve sonrasında da… O eczacı oldu, Ünlü bir hastanenin hemen yanında süper bir eczanesi var. Annesi ve kızkardeşi ile beraber çalışıyorlar. Haset etmiyorum, aksine memnunun ama ben de becerebilirdim.

Her şey kader, kısmet… Gerisi boş.

Ben de Mutlucuğumu, Elçinciğimi ve Sena- Beranın annesini sobeliyorum… Konu eskimiş olabilir tabi :-) Ayrıca sobelenmeyi beklemeyin, hayalinizdeki meslek ne idi veya ne bunu yorumlarda yazın. Merak ederim ben şimdi.

Tuesday, November 27, 2007

Doğumgünleri nostaljisi

Hayat gidiyor işte... Aslında çok güzel birşey yaşamak. Bazen içim öyle bir mutlulukla doluyor ki, nefes alabildiğime, sıcak bir evde sevdiklerimle olduğuma şükrediyorum. İçimi bir huzur kaplıyor. Şımarıveriyorum, kedi gibi sırnaşıvermek geliyor anneme, oğluşa, aşkıma...

Bazen de umutsuzluğa düşüyorum, sıkıntı basıyor... Ağlamak istiyorum. Hepimiz böyle miyiz? Kendi mutluluğumuza sevinirken, başkalarının acısını hissedip bir anda yıkılmak insani bir duygu değil mi? Ya da sebepsiz yere mutsuz hissetmek? Sanırım insan olmanın getirdiği birşey. Bir de sanırım ki arkadaşlar, hepimiz duyarlı ,nsanlarız. Duyarlı olduğun zaman bir o kadar çok üzülüyorsun da... Umursamasak, kendi içimize gömülsek belki çok mutlu olurduk, ama ne kadar insan olurduk ki?

* Dün akşam oğluşun doğumgününü kutladık. Artık büyüdü sıpa:-) Eskiden ne partiler verirdim. Aile içerisinde kutladığımız miniklik oğumgünleri geldi aklıma. Bir seferinde onlarca balon şişirmiştim, nefes diye birşey kalmamıştı. Bir de duvardan duvara süsler asmıştık... Bir duvarda kocamak, vakvaklı bir Happy Birthday yazısı (neden Türkçesi yoktur ki bunlşarın?) Oğluş bunları görünce ne kadar heyecanlanığp mutlu olmuştu. Balonla oynamayı hala sever. Ben balon patlamasından o kadar korkarım ki! O gün bayağı irkilmiştim hani...

İkinci yaşgününde çalışmıyordum... Pastasını kendim yapmıştım. Şimdiki gibi kadınlar pastacılıkta kendilerini öyle geliştirmiş değillerdi. Yada benim haberim yoktu. Yani şeker hamurundan süsler filan... Ben de kocaman bir kelebek pasta yapıp resnkli kremalar ve bonibonlar ile süslemiştim. O kadar beğenilmişti ki o pastam. Tadı da belki de şimdiye kadar yaptıklarımın en iyisiydi. Oğluş çok minikti, mum söndürmeye bayıldığı için bu seramoni birkaç kez tekrarlanmıştı:-)

Biraz büyüyünce anaokulunda da kutlanmaya başlandı ve eve çocuklar davet edilmeye... Bu daha şeker oluyordu ama yorucuydu kuşkusuz. Olsun, oğluş için herşeye değerdi. İlkokul ikinci ve üçüncü sınıfında karşıdaki evimize yeni taşınmıştık... Okul arkadaşları zaten hep siteden çocuklardı. Sitenin çok güzel bir cafesi vardı. Çevresi çimenlik... Hava da şansımıza çok güzeldi. Orada kutladık doğumgününü... Oyun abla ve ağabeysi de çağırdık. Keza oyunsuz o kadar çocuk idare edilemezdi. Oğluş acaba az kişi mi gelir diye endişeleniyordu ama tüm sınıf gelmişti, bir de komşular, akraba çocukları derken ne eğlendiler... Veliler ile biz de çok eğlendik. Oğluşa sorsam şimdi en akılda kalan yaşgünü kesin odur.

O günü bahçede de oynayarak kutladılar. Vukuatlar: bir adet bacağı süs havuzuna batmış çocuk (apartopar eve götürüldü) Bir adet kavga eden ikiz çocuk (pastanın topu için kavga ettiler ve biri o kadar inatçıydı ki onu zor zaptettik, bir adet kayboldu diye panik yapılan dayı torunu (en büyüğüydü, siteyi turlarken yakalandı) ama bunun dışında harikaydı.

* Yine nostaljiye battım sabah sabah... Dünkü kutlama ise aile arasında hemencecik oluverdi. Artık büyüdü, dışarı çıkmak istedi, arkadaşları dışarıdaydı. Aslında o havada yollamazdım ama kıyamadım yaşgününde. Bu arada haftasonu hediyelerini almıştık. Bir adet basket ayakkabısı, bir tane de eşortman takım. Dün yine de yüzü azıcık da olsa gülsün diye şirin mavi bir kutu aldım, içine bir tane çok güzel teneke kutuda yılbaşı kupası, iki minik kardan adam mumu, 0.7 kalem (bayılır) ilginç bir iki silgi, UEFA çıkartmalı dergi, bol miktarda sevdiği ıvır zıvır atıştırmalıklardan koydum, cici bir kartı da kutuya yapıştırdım. Sevindi... Küçük de olsa böyle hediyeler vermeyi ve almayı çok severim:-)

* Gecenin ilerkleyen saatleri ise kötüydü. Bizim minik adam oyundan gelince ödevim var dedi. Tabi önce söylemiyor çıkmak için. Tam tamına 9 sayfa matematik ödevi!!! Aman ne abuk sorular, ne saçma sapan bir anlatım. Bu matematik kitabını kim hazırladıysa ona sevgi ve saygılarımı sunuyor ve içten güzel dilekler sunuyorum!!! Oğluş bile, anne dershanenin kitabı ne güzel anlatıyor dedi... Yanına dershane kitabını almış, oradan anlamaya çalışıyor. Ama kitap o kadar absürd ki bazılarının yanıtını bulmak neredeyse imksansız! Bu yavrular tam aptala dönüyor. Tam on buçukta çalışması bitti. Son sayfalarda uydurmaya başlamıştı ki engel oldum, oturduk beraber yaptık. Bazılarına o kadar sinirlendim ki yanına koca soru işareti koydum. Öğretmen sorarsa anlamadım,i anlatır mısınız de dedim. Yazık valla.

Bu arada yeni anket sorumuz var yanda... Siz bi doldurun, sonra bu konu ile ilgili bir iki çift lafım olacak tabi. Ama sizi etkilemeyeyim şimdi, siz bi doldurun bakiim!

Öptüm hepinizi. Kendinizi artık hiç yalnız hissetmeyin. Bakın, biz varız burada...

Sunday, November 25, 2007

Geldimmm...

Allah'a şükür iyiceyim. İş başladım. Geçmiş olsun dilkeleri ile yorum yazan, beni merak eden, mail atan tüm arkadaşlarıma çok çok çok teşekkür ediyorum. Çok iyisiniz.


* Hasta olmanın tek iyi yanı evde dinlenebilmek. Dinlenmek ruhuma da bünyeme de iyi geldi aslında. Gerçi Cuma günü çok sıkılmaya başladığımı itiraf etmeliyim. Dabah ciyak ciyak evden çıkıp işe gitmeyi filan düşündüm. Bunda günlerce izlemek zorunda kaldığım sabah programlarının payı oldukça büyüktü. Hani kalkıp iş de yapmdım, bu da çok zor geldi...

* Blogsuzluk, yani yazamamak çok kötüymüş. Aslında evde yazabilirdim ama ilk üç gün çok hastaydım. Son gün de aptal internet aşırı yavaş olduğu için ve bilgisayarcı çocuğu asla yakalayamadığım için (ne zaman arasama yarım saat sonra geleceği iddia ediliyordu ama boşa!) yazamadım. Yalnız belki gören olmuştur, yorum kısmında durumumu azıcık özetledim.

* Salı günü hastaneye tek başıma gittim. Neyse, çıkınca eczaneye kadar yürüdüm (özel sigorta geçen bir eczane var yakınlarda, ona kadar taksi bulamadığım için yürüdüm. Eczaneden taksi durağının numarasını alıp aradım ama hiç araba yokmuş! Caddede taksi maksi de yoktu! On dakika kadar o soğuukta bekledim. Sonra eczacı kadın acıdı halime, çıktı beni eve kadar bıraktı. Allahım böyle iyi insanlar kalmış mı? Çok dua ettim kendisine. Evim çok yakındı ama yürünecek gibi de değil. Arabasızlık ne kötüymüş! Hasta hasta beni sokaklarda bırakmayan eczacı bayana minnettarım.

* Salı günü annem çorba yapacağım diye tencereyi yaktı. O kadar da güzel et suyu kaynatmıştım. Boşa gitti. Oysa sıcak bir tas çorba için ölüyordum. Zaten hasta olduğumda bir çorba içemem! Zaten annem de her zamanki geleneği bozmayıp Çarşamba hasta oldu. İş başa düştü. Çarşamba kendime harika bir çorba ve ev halkınahazır tortalini yaptım. Taktir görüdüm ama kalkıp yemek yapmam yaramadı. Ama akıllanmayıp Perşembe günü de yemek yaptım. Bir de annemin bir öğretmen arkadaşı oğluşa Türkçe anlatmaya gelecekti, kalkıp ortalığı topladım, banyyu temizledim. Kızmayın! Başka bişi yapmadım. Hatta Cuma dışarıda yedik. Oğluşu dershane sınavına götürdüm Cuma bir de.... Ama evde oturmaktan kafayı yiyecektim ne yapayım?

* Anneme de bakamadım. Hep aynı zamanda hasta oluruz zaten!

* Oğluşun son sınavı pek iyi geçmemiş dershanede. Oysa bir önceki umut vericiydi. Bazen çok umutsuzluğa düşüyorum. Aldığı inişli çıkışlı notlar beni şaşırtıyor. Offfff....

* Dün gece rüyamda blog yazıp geziniyordum. Mutlu ve umutlu ve kakaolu sevgiye uğradığımı hatırlıyorum. Mutlu bir arkadaşı ile beraber çekildiği bir resmini koymuştu. Hayırdır inşallah:-)

* Bu sabah işe geldiğimde masamda büyük bir zarf gördüm. G
nün süpriziydi. Uzaklardan mektuplarım vardı. Yarın bu güzel mektupları sizinle paylaşacağım...

BU ARADA SENA VE BERANIN ANNESİ BENİ SOBELEMİŞTİ, HASTALIK GİRDİ. ONU DA YAZIYORUM:

Sizi çıldırtan sorular:

1) İç mimar mısınız?

Aslında bu soru şöyle başlar: -Çalışıyor musunuz? -Evet mimarım. -Aaaa ne güzel, iç mimar mı?-???

Hayır kardeşim normal mimarım. En dışından!

2) Niye çalışıyorsun, ihtiyacın mı var?

Ne alaka? İhtiyacım olur veya olmaz. Ayrıca ihtiyacım olmasa da ekstra paranın ne zararı var. Çalışmak sadece ihtiyaç var diye olmaz ki. O kadar okuduk, genciz, Allah'a şükür sağlığımız yerinde, ne diye çalışmayalım. Hem paraya herkesin az çok ihtiyacı var. Ayrıca bence her kadının eli bir iş tutmalı. Dünyanın binbir türlü hali var Allah korusun. Çalışmayana da saygım var ama... Biliyorum ki Senanın annesi gibi çalışmayan bayanlara da neden çalışmıyorsun sorusu geliyor. Ne yapsak yaranamıyoruz yani. Çalışsak suç, çalışmasak suç.

3) Kilo mu aldın?

Evet kardeşim kilo aldım. Dokundu mu?

4) Saçını ne zaman doğal haline boyayacaksın?

Genelde doğallık yanlısı ağabeyim tarafından sorulur. Cevap: Hiç!!!! Veya en azından hamile kalmaya kesin karar verdiğimde (o da olmayacak sanırım, bu sıralar sakat doğum vs gibi şeyler duyuyorum, korkuyorum ayol!)

Bir de sarışınlığımı kıskanan bazı arkadaş ve komşularım vardır. Onlar hep, kumrala dön derler. Bir keresinde yaptım da. O hep boyat diyen kadınlar ay çok kötü olmuş diyip bir de sinirimi bozmuştu. Tekrar boyatmıştım ben de... Ohhh çatlayın patlayın, sarışınım sarışın!

5) Senanın annesinden kopya: Bir şey alırsın, güzel filan demezler, kaç liraya aldın diye sorarlar. Size ne dimi?

Aslında daha çok vardır ama... Aklıma belki yorumlarda gelir.

Ben kimi sobeleyeceğim bilemiyorum. Bir haftadır sizi okumuyorum. O nedenle sobelenmiş de olabilirsiniz. Sobelenmediyseler: Gamzeliciğim, Kakaolu Sevgiciğim ve yeni arkadaşımız Hislerim Benim'i sobeliyorum:-)

Ayrıca anlatın, siz neler yaptınız? Ne yaramazlıklar var? Siz kilo mu aldınız ne:-P

Sunday, November 18, 2007

Yine hastalık! ve ebe sobe

* Hastalıktan dağılmış durumdayım. Oğluş zaten öksürüyordu, Perşembe günü annemi de kandırıp bir buçuk saat incecik şekilde basket oynayınca Cuma günü başladı hastalığı. O gün sınavı olduğu için mecburen gitti. Akşam üzeri de dershane sınavına götürdüm. Tabi cumartesi kötüydü. Cuma akşamından antibiyotiğe başlamıştım. O nedenle Allah'a şükür Pazara iyi gibiydi, dershaneye bile gitti.

* Tabi hastalık Cumartesi oğluş ile çok içli dışlı olduğumuz için çok daha ağır bir şekilde bana geçti. Uzun süredir yorgunluktan zayıf düştüm sanırım, hiç iyi değilim şimdi. Tabi işe de geldim. Yarın doktora gidebilirim. Oğluşu da bir gösteririm. Onun hafif olduğu için doktora götürmemiştim ama yine de bir görünsün...

* Evimde olup yatmayı çok isterdim...

* Cuma sözde evdeydi. Oğluşun okuluna gidip iki hoca ile konuştum. Türköçe dersi berbatmış! O kadar hareketli ki dersi dinlemiyor dedi. Performans ödevlerini de hep geç veriyormuş. Offf. Moralim bozuldu. İngilizce hocası sınıf hocasıydı. Çocuk 92-87 notları almış, iyi değil diyor. Yok şimdi çok kolaymış konular, bunlardan şimdi 100 almazsa ne zaman alacakmış. Çocuklara da böyle davranıyorlarsa motivasyon filan hakgetiredir.

* Cuma günü nasıl geçti hiç anlamadım. Evde temizlik bile yapacak zamanım olmadı. Ama o kadar fazla çeşit yemek yapmışım ki 3 gün yedik, iyi oldu. Dershanede veliler ile dertleştik. Kimse hiç birşeye zaman bulamıyormuş, ne gezmeye, ne eve. Ben ne yapayım ya! Bir de iş var!

* Dershane hocası ile buzlar eridi çok şükür. Dün aradı, Oğluşun sın sınavında fen neti en yüksekmiş, fen karizması seçmişler (öyle ödülleri var ki ödül iyidir) Oğluşun da morali biraz düzeldi Allah'a şükür. Allah bozmasın.

* Ay kızlar, hiç iyi değilim, dökülüyorum, burnum silinmekten acıyor. Çok yazamayacağım. Ama sizler neler yaptınız anlatın lütfen. Öptüm sizi...

Wednesday, November 14, 2007

Biraz da dekorasyon...

Dün yine günlük mesaim 11'de bitti. Yani işten gelme saatimi söylemiyorum tabi. Oğluşu Sosyal sınavına çalıştırdım ki inanın en zorlandığım ders bu çalıştırmak açısından. Çünkü oğluşta ezber yeteneği yok. Gerçi dün kendisi okuyarak daha iyi anladığını farketti. Fakat akşam akşam beyni sıfırlanmış olduğu için 10 dakika önce öğrendiğini tekrar sorunca boş bakışlarla yüzüme bir bakışı var ki! Sanki bu soruyu ilk kez duyuyor gibi! İnsan mutluluktan ne yapacağını şaşırıyor! Gerçi anlıyorum da. Matematik kafası çalışan ve okumayı hiç sevmeyen biri için Sosyal dersinin o ezbere dayanan eğitim anlayışı oğluşun bünyesine dokunuyor. Hele ki akşam akşam...

Avrupa Yakasını da bu karışıklık içerisinde izledim sayılır. Azıcık güldüm, iyi geldi. Bir iki gülücüğü bile hayatımda kar olarak görüyorum bu sıralar. Allah gülmekten ayırmasın...
Yarın evdeyim. Ama o kadar yoğun olacağım ki. Bir kere oğluşun okuluna gidip öğretmenleri yakalamam lazım. Acaba öğlen arası bulabilir miyim... Offf... Bir öğretmen ne iyiydi ilkokulda... Sonracıma temizliği halledeyim ki cumartesi pazar temiz temiz oturalım. Eee evdeyken güzel bir yemek de yapmalı. Sonracığıma oğluşu dershane deneme sınavına götüreceğim. Katılmak zaruri efendim bu sınaflara. Hemen her hafta da var. Veliler ile laklak yapacağım. Ama beklerken dershanenin biraz ilerisindeki bir başka dershaneye gidip SBS deneme sınavları için kayıt etmeyi düşünüyorum. Çünkü farklı dershanelerin sorularına göre durumunu da görmeli. Oğluş bu fikri sevdi çünkü dershaneden erken çıkıp girecek sınavlara... Sınav olmayı ders işlemeye seven bir çocuk bu benimki! Hocalarına sormuyorum çünkü başka dershane kapmasın diye girmesin derler kesin!
Sonra da gün geçer işte. Yarın size bakamayacağım canlarım. Ama aklım sizde olacak. Yer silme saatleri dışında tabi:-P
Bu arada size bahsettiğim battaniyeyin resmini çekmeye çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü oğluşun yatma saatiydi ve oğluş kendinden geçmişti. O bu saatlere "sarhoş saatim" diyor:-) Kendi de biliyor uykudan, yorgunluktan içinin geçtiğini. Bu saatlerde daha hiper aktif oluyor, şımarıyor... O nedenle battaniyenin bütününü çekemedim. Sürekli yatağa atlayıp durdu. Siz de görüyorsunuz. Bunun gibi havada uçtuğu bi sürü resim var daha... O nedenle resimler çok iyi değil, idare edin artık. Valla aslında bu battaniye örneği aşırı basit. Renkli yapmak çok hoş. Renkler ile oynamak, bir işe konsantre olmak çok faydalı. Hoş şu sıralar değil dantel yapmak düğme dikecek vaktim yok. Ama biraz toparlanırsam pembe tonlarında yapmak istiyorum. Belki bebiş battaniyesi olur:-) Kimbilir...





























Bir de eşimin yaptığı bir duvar panosunun da resimlerini koymak istedim. Duvara hareket kattı bence. Daha önce kocaman bir tablo vardı. Güzel de duruyordu ama değişiklik iyidir...











Tuesday, November 13, 2007

Kutup Ayıları Neden Penguen Yemez?




İnsan her gün yeni bir şey öğreniyor. Hele bir de okula giden yavrunuz veya yakınınız varsa… Mesela dün oğluşun bir ödevi ile yeni bir bilgi öğrendim...

Sosyal bilgilerden ödev konusu şu idi: Kutup ayıları neden Penguen yemez? Haydaaaa demeyin. Oğluştan ilk duyduğumda ben de öyle dedim. Hatta oğluşun artık verilen absürd ödev konuları ile ilgili dalga geçtiğini ve bu nedenle espri yaptığını filan sandım ama O çok ciddiydi!

Annemle geçen gün dershanede oğluşu beklerken biraz beyin fırtınası yaptık bu konuda. Annem penguenlerin toplu halde gezdiğini, o nedenle kutup ayılarını korkabileceğini söyledi. Oysa Kutup Ayıları sinsi hayvancıklar, keza insana bile o kadar çabuk alışıyorlar ki! Çok cesurlar. O nedenle minik ve sevimli penguenlerden korkacaklarını pek sanmam dedim.

Acaba tadları mı kötü diye düşündük… Annem aralarında arkadaşlık oluşmuştur belki, hani şu cola reklamında vardı ya cpenguen ayıya kola veriyordu şeklinde mükemmel bir bilimsel fikir öne sürdü!!! Anne dedim çocuk anaokulunda değil, böyle bir cevabı yoktur. Altı üstü ayu bu hayvan o kadar duygusallık ne gezer ayrıca!

Neyse, konuyu tamam ben inceleyeceğim diyerek kapattım ordaa. Zira dershane bekleme odasındaki herkes bu absürd ve zeka ürünü konuşmalarımızı dinlemekteydi o anda... Annemin de pek kısık sesi yoktur, kısık ses ile konuşursan da beş kez tekrar ettirir...

Bu sabah Google’ı açtım. Aynen şöyle yazdım: Kutup ayıları neden Penguen yemez? İlk başta google da sapıttı bu soru karşısında. Ama Tubitak'ın sitesinde sanırsam bir foruma sorulmuştu aynı soru. Herhalde benim gibi dertli bir anne veya kafasını abuk sorular ile bozmuş biri sormuş ve cevabını kısmen almıştı: Efendim, şimdik meğersem bu Penguencikler Kuzey Kutbunda yaşamazmış. Bu ciciler sadece Güney Yarımkürede yaşarımış. Hatta buz gibi yerlerde yaşadığını da sanmayın, Avustralya, Güney Amerika ve Güney Afrikadada yaşarmış.(Eşim Melburn'de bir kaç sürü gördüğünü iddia etti bu arada, pek inanmadım...) Oysa Kutup ayıları da sadece Kuzey Kutbunun derinliklerinde, buzullarda yaşarlarmış. Yani iki tipin arasında bir bağ olamazmış. Kaç bin km varmış arada, yaaa!

Bu yorumu bilim adamı gözlüğü ile ( :-P )kuşku ile karşıladım ve araştırma yaptım. Gerçekten de doğruymuş yaşadıkları yerler ile ilgili farklılık.

O zaman ne çocukları hatta bizi kandırıyorsunuz? Bir penguen nasıl olur da kutup ayusuna kola verir. Hem bir çizgi film yok muydu bunlar arkadaş oluyorlardı filan. Hayal kırıklığına uğradım şimdi.

Eeeee, kısa günün karı… Bugün de bişey öğrendik. Artık ne işimize yarayacaksa… Hadi siz de iyisiniz. Sabah sabah benim sayemde bilgi dağarcığınıza bir bilgi daha eklendi:-)

Monday, November 12, 2007

Dersler ile bozdum...

Pazartesi güzel yazılar bekliyorum dedim, pazartesi ben yazamadım. Ama cidden yoğundum... Yoksa kendimi salmış değilim.

* Dün sabah işler feciydi, öğleden sonra da bir toplantıya gittik. İşimiz bitince oğlanı dershane etüdünden almaya gittim. Annem de oradaydı, biraz konuştuk, en azından buna fırsat oldu, oradaki veliler ile dertleştik. Herkes çocukların durumuna acıyor. Ama hala bu çarkın içindeyiz tabi. İki saatlik bir etüdden sonra eşim bizi aldı ve eve geldik.

Sonra tüm haftasonu özenle benden gizlediği performans ödevi olduğunu söyledi. Tabi saçımı başımı yoldum. Hadi kalktık araştırma yaptık, resimler bastık... Bir de el yazısı ile yazması gerekiyormuş. Ne yazıkki birinci sınıfta el yazısı ile başlamadığı için ve diğer sınıflarda da öğretmeni çok zorlamadığı için el yazısı kötü! Bilgiler doyurucuydu ama görünümü çok iyi olmadı. Benim gibi mükemmeliyetçi bir veli için kötü bile denilebilirdi. Ama o saatten sonra yapılacak birşey yoktu. Resimleri güzelce yapıştırdık, iyi bir kapak hazırladık, bir de konu ile ilgili bir anı yazısı ve şiir koyduk ekine... Bakalım... Ben öğretmen olsam yazıya takardım. Neyse...

* Okulda Türkçe hocası ve sınıf hocası olan İngilizceci ile konuşmalıyım. Türkçe notu çok kötü! Çocuk yıllardır teste o kadar alıştı ki, yazılı olunca afallıyor. Sağolsun ilkokul hocası hep test yaptırıyordu. E dershaneler de belli! Çocuğa kompozisyon yazmayı öğretmeliyim.

* Dershanede proje sınıfında ya (hani şu meşhur sınıf) cumartesi pazar üçer ders ek test çözme saati konmuş! Eve geliyor, akıl filan kalmamış halde. Üstelik ben daha çok test yaptırıryorum, burası anne babaları ilgilenmeyen çocuklar için iyi olabilir ama bizimki orada serbest kalınca bişi yapmıyor.

* Cuma günü dershanede veli semineri vardı. Bize öğüt veriyorlar. Mesela: Çocuğunuza sen hiç kendin ders çalışmıyorsun" deme, " geçenlerde kendi başına ders çalıştın ya, o zaman çok mutlu oldum" filan de diyorlar. Bunları biliyoruz. Ama seminer sonunda rehber hocası ile özel görüştüm. Dedim ki peki proje sınıfı hocasının çocuğuma dedikleri doğru muydu? O da bu şekilde hırslanıyorlar, hem gerçek dünyaya alışsınlar, o kadar alıngan olmasınlar. Olabilir ama zaten bu çocuklar şu sıralar yeni ve stresli bir ortamdalar. Gerçek dünyaya alıştıracak zamanmı bu! Hem öyle aşağlıyarak hırslandırılmaz! O yüzden şirketler ruh hastası tipler ile dolu. Bunlar aşağılanarak hırslandırılmış tipler çocukken! Aşağılık kompleksi için güzel bir uygulama. O zaman şöyle davran, böyle davran diye bize ne laf söylüyorsun dimi. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

* Sonra müdür bey beni görmüş, hemen odasına çağırttı. Olayları biliyor tabi. Biraz konuştuk. Adam oğlunuz çok iyi diyor, o sıra fen hocası girdi, nasıl oğluş diye sordu. Hoca en son SBS sınav notunu sordu. Bence iyi bir nottu. Yüzde 6 ya girmişti ve benim için şu anda iyi bir not. Yok diyor, şu kadar olması lazım! İyi de dediği o puan sadece ilk beşin puanı! Ben çocuğum derece alsın demiyorum ki. Bunu düşünmek hayal olur. Yani herkes çocuğunun seviyesini bilir dimi... Derece almaz (aslında çalışsa ve istese alır belki de) en azından şu sıra benim amacım puanı yükseltmek ama onun dediği çok uçuk ve moral bozucu. Tabi oğluşa fen hocasının bu naçizane fikrini söylemedim.

* Bir dershanenin başarısı sadece birinci ikinci çıkartymak ve sadece bir özel sınıfa yönelmek olmamalı. Asıl orta durumdakileri iyi okullara yerleştirsinler. Yoksa verin bana süper zekalı bir çocuk, bir de çalışma hırsı olsun, bol çalımayı sevsin. Ben de derece çıkartırım!

* Müdüre dedim ki, benim sözlerimi olumlu eleştri olarak alın. Malesef Türkiyede veliler herşeyi ya çok fazla farkedemiyorlar, ya da ses çıkartmıyorlar. Kimsenin ses çıkartmaması herşeyin yolunda gittiğini göstermez. Adam ılımlıydı. En azından hocalara göre... Hocalar beni görünce yaka silkiyor olmalılar. O kadar çok soru soruyorum, bir de mimliyiz müdüre şikayet ettik ya!

* Sizi sıktığımı biliyorum. Hep ders! Ama bir anne- veli olarak buradan tüm gerçekleri duyuracağım. Çarpık ne görürsem! Bence tüm veli bloggerlar da bunu yapıp paylaşmalı. Biraz gözümüzü açalım artık...

* Aslında dershane kötü değil, çok hoş yanları da var. Oraya gittiğimde hzuzrsuzluk duymuyorum, öğretmenlerin geneli hep güler yüzlü... Bazıları hırsları nedeni ile çocukları bunaltıyor olabilir. Bence herşey yerine oturacak. 6. sınıflar dershane ve sınav olayına alışacak. Benim oğluşun da yüzü gülecek...

* Anladım ki oğlum için mutluluk sevdiği dostları ile beraber olmak... Nerede nasıl olduğu önemli değil... Dün etüd ilk ders arasında suratsızdı mesela, sonra bizim siteden bir arkadaşını gördü, yüzü güldü. Etüd sınıfını değiştirdi. Beraber test yapmışlar, artık ne yaptılarsa... Bir de komik olan bir önceki etüd dersindeki aynı hoca gelmiş, yine aynı konuyu anlatmış. Nyse iyi öğrendim dedi. Yani, ortam ne olursa olsun arkadaşı olsun, huzur duyuyor. Dönerken çocuğu da aldık eve getirdik. Sonra yemeğe kadar bir iki basket atmasına da izin verdim keyiflendi. Yazık ya!

* Bu sıralar siz de kendinizi yorgun hissediyor musunuz benim gibi? Heryerim ağrıyor sanki. Yaşlanıyor olamam değil mi:-)

Öptümmm...

Thursday, November 08, 2007

Kendinize gelin ey ahali!

Farkında değilim sanmayın!!! Ara ara ağlak zırlak da olsam çevremde dönenleri hep farketmişimdir. Hatta ağlarken, kendimi kaybetmişken bir anda durup annemin yanlış yere koyduğu tabağı farkedip uyarmışlığım ve tekrar ağlamaya dönmüşlüğüm vardır. Bazı blogger arkadaşlarım kendilerini salmışlar, bir hüzün, bir depresyon almış başını gidiyor. Arkadaşların çoğu yazı yazmayı kesmiş. Yazı yazmaya ara verenler mi ararsınız, bir aydır aynı duran sayfaları mı, arada bir isteksizce bir iki cümle yazanları mı, tatile gideceğim diye kadırıp sonra bi daha uğramayanları mı! Ne oluyor arkadaşlar, hadi bir silkinin, kendinize gelin.

Üzüntüler, mutsuzluklar, aksilikler hep olacak. Zaten ben de size yazıp duruyorum. Ama yaşamaya devam etmemiz gerek. İyimserliğimi kaybettiğimde kendime çok kızıyorum. Dün mutsuzdum, bugün beni üzen sorun kapandı mı? Yooo, hayır! Ama yşamaya çalışıyorum.

Yok eğer, benim b,ir derdim yok, sadece yazmak, hiç birşey yapmak içimden gelmiyor diyerekten kendinizi salıyorsanız daha kötü! Aman dikkat. Depresyona girmek üzere olabilirsiniz.

Geçenlerde ağabeyim ile konuşurken ben dedim ki: Bende anksiyetiye (böyle yazılmaz sanırım, idare ediverin) yani endişe hali rahatsızlığı var, ama bu sürekli değil, dönemsel. Yani bir problem ve sorun ile karşı karşıya geldiğimde nüksediyor. Doğru dedi. Ama şöyle de düşünüyorum: Allah korusun Panik atak daha tehlikeli. Çünkü nedensiz de ortaya çıkabiliyor ve tedavisi zor. Soruna neden olan etkiler bitse de sizde durabiliyor bu illet Allah hepimizi korusun. Sonra Allah korusun orada burada kalbim çarpıyor, ölüyorum, fenayım, çok mutsuzum diye ortada kalan tipler olmak da var! Eski eltim bir gün panik ataklarından birine yolda arabada giderken yakalanmış, arabayı yol ortasında stop ettirip kayınbiraderimi aramış. Adamcağız da gelip almış onu oradan. Bir keresinde de saçını boyatırken kuaförden o halde atmış kendini. Boyayı evde çıkartmış. Gerçi boya yaptırırken bana da arada geliyor öyle ciyak ciyak bağırıp kendimi dışarı atmak. Çoookkk sıkıcı. Öyle saatlerce bişi yapmadan oyurmak. Kitap okumak harika fikir o anda.

Lütfen kendinize dikkat edin. Yazmasanız da bezginliğinizi üzerinizden atın. Gerekiyorsa psikolojik destek alın, inanın insanı rahatlatıyor. Büyük bir sorun olmasa da iyi ve profesyonel bir yardım güldürüyor insanı. İlla deliler gitmiyor artık psikolog veya doktorlara...

Bugün Cuma, güzel gün. Gülebiliyorsanız ne mutlu. Kendinize gelmeniz için size iki gün müddet veriyorum ona göre:-) Valla Allahtan yeni arkadaşlar var da bir iki çift satır okuyabiliyorum son günlerde. Oğluş burada olsa "ayyy çok sıkıcısınız " derdi, ona göre! Pazartesi hepinize geleceğim, bakalım yazılarda değişiklik var mı.

Hem evde de burada olduğu gibi mızmızsanız kocanız sizi yakında boşar benden söylemesi!!! Erkekler ağlak kadın istemiyor maalesef... Bakın ben bilem sustum, bugün bir makyaj yaptım en güzelinden, ay gözüme çok güzel gözüktüm (ne megolamanım) saçımın minicik bir tutamına nazar boncuklu tokacık iliştirdim, çok şirin oldum. Harikayım yahu:-P (Bu arada annem- eşim tarafımdan- bana Sıla tokası almış. Çok tatlı bişi... Ama benim sarı saçlarımda yok olup gitti, kendini göstermedi. Siyah saça nefis gider)

Şaka bir yana, Allah hepimize güzel bir haftasonu versin, tüm dertler sorunlar bitsin. Pts hepimiz güleryüzlü bir yazı yazarız inşallah. Di mi ama? Hadi kalkın bakiim... Yüzünüze gözünüze birşeyler sürün, takın takıştırın, güzel bir parfüm sıkın, cazibenize cazibe katın... Akşam eşlerimiz güzel hatun görsün...

Are you happy or sad?

Sanırım mutlu olmak benim hakkım değil! Ne zaman güzel bir gün geçirsem, biraz sesli bir kahkaha atsam ertesi gün üzücü birşey oluyor. Hayatımda 3 sorun var demiştim ya palavra! Üçyüz de olabilir. Dün yine üzücü bir haber aldım. Aslında çok korkunç birşey değil ama benim üzüntü sınırım çok düşük sanırım!

dün akşam üzüldüğüm halde evde yine mutlu Renkleri oynadım. Annem ve oğluş bişi anlamadı. Hatta ev ahalisi için ayıcık ailesinden oluşan anahtarlıklar alıp götürdüm eve. Hepimiz bir ayıcık olduk. Onları girişteki ahantarlığa astım. İlginçtir ki hepsi aynı hediye paketi içindeydi, bir tane seçildi, herkese kendi çıktı! Yani bu senin, o kadın ayıcık benim olayı olmadı. Olasılık çok fazla değildi oysa...

Neyse ne alaka şimdi anlattıklarım; Sonra biraz ders, Avrupa Yakası (güldüm bile) derken oğluş uyudu. Sonra, itiraf ediyorum iki duble viskiyi başıma dayadım ve zom oldum. Ağlayıp zırladım... Eşim abartıyorsun canım diyor. Ama ben üzüntüler karşısında zayıf bir kadınım. Oysa dıştan ne kadar farklı görülüyorum!

Üzüntüye karşı bu kadar dayanıksız olmama ve aşırı endişe hali taşımama rağmen felaket anlarında o kadar soğukkanlıyım! Allahtan bir güç geliyor sanırım. Mesela depremde ciyaklamadan oğlumu alıp duruşum, sonrasında sakince ev halkını renk uyumuna bile bakarak giydirip çıkartmam, bomba ihbarı yapıldığında 14 katlı işyerinden sakince inmem (e ne yapayım ayağımda topuklular vardı! Ağabeyim niye akakkabını çıkartmadın diyor! İyi fikirmiş ama yerler çok pistir be abi!), Uçak Münihe inerken feci yalpalarken ben o anda rujumu düzgün süremiyorum diye kızmam, herkes bağırırken Wish ile gülme krizine girmemiz! Neyse çok örnek var.

Yani bu kadar uç noktalarda bir tipim işte.

Huzur istiyorum artık.

"Gözlerimi kapatıyorum. Kendimi o sevdiğim evin salonunda hayal ediyorum... French Doorlar ardına dek açılmış, hafif bir esinti var. Rüzgar çanının sesi geliyorkulağıma. Güzelim perdelerim uçuşuyor. İçeriden oğluşun sesi geliyor. Huzurluyum... Mutluyum..."

Tuesday, November 06, 2007

Güzel br akşam

Dün oğluş maşallah iyi çalıştı. 55 test sorusu yaptı, ben gelmeden de matematikten testler yapmış. Uyumlu bir çalışma sergilediği için mutlu oldum. O da huzurlu çalışınca yapabildiğini gördü. Sonra eşim hezimete uğradığımız maçı izlemeye dalınca biz de oğluşun odasına kaçıp müzik dinledik ve eşimin getirdiği şarkılardan eleme yapıp bilgisayara kaydettik.

Şarkıların içerisinde beni geçmiş götüren şarkılar oldu. Mesela MFÖ, (Bu sabah yağmur var İstanbul'da şarkısı özellikle), Sezen Aksu, Elvis Presley (benim dönemim olmasa da bir sürü kaseti vardı ben küçükken, çok severdim Rock'n Roll ile dans etöeyi), Guns'n Roses (don't cry, November Rain- (hatırlayan varsa o kilipteki gelinliğe bitmiştim, Guns n Roses konserine gitmişliğim de vardır bu arada...) , Bülent Ortaçgil (olmalı mı olmamalı mı, bu kalp seni unutur mu, diğer şarkıları) sonracııma yeni şarkılar, Mor ve Ötesi, Demir Demirkan, Teoman, Kargo dinledik oğluşla. O benim gençliğimin şarkılarını tanıdı. Şarkı sözlerini hala hatırlamama şaşırdı. E biz de gençtik, onun yaşında tıpkı onun yaptığı gibi bir şarkıyı günde yüz kez dinlemişliğim vardır.

Sonra biraz Rap dinledik. Bizim büyük oğlan Rap müzik yapıyor, gayet de iyi. Bir keresinde ATV de bile çıktı arkadaşı ile... O nedenle oğluş da bu tür müziği seviyor. Pop da seviyor. Müzik zevklerimiz uymasa da ortak noktalarda buluşabiliyoruz. Biraz Rap müzik sözü yazdık. Mesela benim ev işleri ile ilgili şarkımı duymalıydınız. E Rap isyan müziği, ben de ev işlerine isyan ettim. Tam o sıra odaya gelen eşim iki deli ile karşılaşınca garip garip bakıp maça döndü. Ama son günlerdeki gerginliğimden sonra böyle eğlenmenin bana iyi geldiğini biliyor tabi.

Biraz da benim sevdiğim Rock müzikleri dinlettim, beraber kafa salladık Metalciler gibi. Bu arada gülmekten kırılıyoruz.

Kısaca zaman nasıl geçti anlamadık. Saate de bakmayınca zaman almış başını gitmiş. Bir baktım, saat 11! Apar topar oğluşu yatırdım, bir baktım saatin farkına bizle varan eşim de tyatmış bile! Bir anda herkes yataklara dağıldı anlayacağınız. Azıcık ortalık toplayıp ben de yattım. Yatınca azıcık TRT 3 te banttan verilen buz patenini izledim.

Nostaljik bir akşam geçirdik anlayacağınız. Allah ağızımızın tadını bozmasın. Hepimizin de...

Proje sınıfı elitleri...

Bu sıralar en büyük üç sorunumdan biri hasta olamamaktı. Allah'a şükür dün rahatsızlandım. O aptal profesörün ilacını filan da kullanmadım. Telefonda ilaç söylemişti ya hani... Eczaneye gitseniz eczacı da verir o kadarını. Valla bir günde inceldim hani. Allah düşmanıma vermesin. Sinirim de geçiverdi.

Yine de laylaylom değilim tabi. İkinci derdim oğluşun okul ve dershane durumu. Ders çalışmakta zorlanıyor çocuğum. Sıkılıveriyor. Ders çalışmak külfet geliyor beyimize... Ama ders çalışmaya zorunlu olduğunun da bilincine yavaş yavaş varıyor sanırım. Bazen iyi çalışıyoruz, o zaman yaptırdığım testlerde başatrılı oluyor, bazen de ağlaşıyoruz şu sıralar.

Bu sene oğluşu dershaneye yollama konusunda kararsızdım biliyorsunuz... Hala da çok doğru bir iş yapıp yapmadığımdan emin değilim. Yalnız olumlu yönleri var:

1) Zorunluluktan da olsa hafta sonu 6 saat dershanede çalışma yapıyor.
2) Dershane gidiş yolunu gösteriyor, çıkabilecek soru türlerini veriyor, bol test çözüyoruz.
3) zorunlu çözülmesi beklenilen test ödevleri var. Ben yap desem yapmaz ama ödev olduğu için yıllardır koşullandırılmış olan oğluş yapmak durumunda kalıyor. İKİ HAFTADA 520 SORU ÇÖZMEK HEDEF VE ÖZDEV!
4) Sınav havasına girebilmemizi fazlası ile sağladı.

Fakat tuhaf olaylar da olmuyor değil. Mesela benim oğluş dershane eğitime başladıktan iki hafta sonra başladı. O nedenle seçme sınavına girmedi. Dedilerdi ki en iyilerin olduğu bir sınıf var, proje sınıfı bu... Sonra da üç alt sınıf var. Ben de dedim ki, şimdi sınava girmedi, en iyi sınıfa verin diyemem ama en kötüsü de olmasın, çünkü fena değil çocuk... Başladı 2. dereceden iyi sınıfa. O sınıfta sınıf öğretmenini, diğer öğretmenleri, arkadaşlarını, havayı sevdi.

Bu arada her hafta sınav oluyorlar. İlk iki sınavda maşallah iyi sonuç aldı. Bu sınavlara göre tekrar sınıflar düzenlendi. Bizimki en iyi sınıfa, proje sınıfına irdi. İyi bir olay ama abartmadık. Yani velilerde ve hocalarda öyle bir takıntı var, aman çocuğum proje sınıfına girsin diye. Ne oluyorsa artık. Bence büyük bir olay değil...

Bizimki sınıfa başladı ama bir hafta önceki haftasonu ateşi olduğu için dershaneye yollamamıştım. Tabi o dersleri kaçırdı. Normalde ben çalıştırırdım ama sonraki hafta içinde 3 sınav birden vardı. İşin kötü yanı okuldaki ve dershanedeki konular farklı! (Matematik ve sosyalde) Ben okul sınavlarını seçmek durumunda kaldım ve o konulara yöneldik. Dershanede Matematikten açı ve çokgenleri işlemişler, bizimki küme ve olasılıklardan sınava girdi mesela...

Sonuç olarak o haftaki dershane sınavdan kötü not aldı. Zaten bekliyorduk da. Bildiği konulardan hep yapmış ama matematik ve fen berbattı...

Sonuçları proje sınıfında okuyan sınıf hocası kadın (her sınıfın sınav koçu niteliğinde sınıf öğretmeni var, herşeylerinden o sorumlu) notları okumuş ve daha o sınıfa başlayan oğluşuma "hiç proje sınıfına yakışmayan bir not" demiş. Sonra oğluşun adı notu ile anılır olmuş sınıfta... Bilirsiniz çocuklar acımasızdır! Çocuklara kızmıyorum ama öğretmenin o lafını ve tutumunu çok doğru bulmuyorum. Şöyle yapabilirdi: Oğluşu yanına çağırıp "ilk iki sınavın çok iyiydi, neden son sınavdan kötü aldın, bir sorunun mu var, istersen özel ders ile hızlandırabiliriz" filan diyebilirdi (özel ders de mümkün...) Ödül mutlaka olmalı. İlk üç, beş filan sınıfta onore edilmeli, minik hediyeler verilmeli .Bunu yapıyorlar, diğer sınıfta hep ilk üçte olduğu için ona da minik hediyeler veriyorlardı) Ama kötü notları okumak ve asmak, bu şekilde bir teşhir bence hoş değil.

Bunu aslında oğluş o gün söylemedi. Oğluş eşim ile pazar sabahı dershaneye hiç istemeden, nefret ede ede giderken "bu sınıf hocası ne kötü bir öğretmen, hiç sınıf öğretmeni böyle der mi dedi." O anda kapı ağzında öğrendim. O sinirle müdürü aradım, bu doğru bir davranış mı diye sordum. Bu bazı çocukları hırslandırıyor dedi. Ben çocuğumu rencide ederek hırslandırmadım hiç! Ben çocuğumun onurunu kırarak başarılı olmasına yol açmadım! Ben onu öyle yetiştirmedim ki! Saçma bunlar. Kötü anlamda hırslandırmayı kabul etmiyorum, kusura bakmayın...

Üstelik dershane bir seçimdir. Gidip gitmemesi de, hangisine gideceği de... Sonra özür filan diledi, ders veririz, arayı kapatırız dedi. Ben kapatırım o arayı sağ olun dedim. Oğluş ile de konuşmuş, bir derdin olursa yanıma gel demiş. Adam olumsuz diyemem Allah için...

O hafta Allahtan sınıf toplantısı vardı. Sevimsiz sınıf hocamız girdi. Aman ne havalar, aman ne abartmalar. Sanırsınız proje sınıfı değil de bilim adamları sınıfı. Nasıl bir zümre ayırımı bu! Velilerde bir hırs! Ya bu bebelere yazık değil mi...

Toplantıda genel konuşmalardan sonra konuyu açtım. Dedim ki, "iyi güzel, çocuklar iyi bir eğitim alıyor, hepsi ateş parçası, dersler hızla ilerliyor, ama bu arada çocuklarımızın ruhsal durumlarına da önem vermeliyiz değil mi? Onlarda ruhsal tahribat yapmamalı, dersten, okuldan, sınavdan soğutmamalıyız. Çocuğumun iyi bir okula girmesi kadar, belki daha da çok ruhsal durumunun düzgün olması önemli. Çocukların hırsı ve yarışı kendileri ile olmalı. İstediği ve hedeflediği okula ve puana olmalı. Arada iyi günleri de olacaklar, kötü de..." Kadın yanlış anlamış oğluş, ben daha çok çalışırsan iyi olur dedim diyor ama ben oğlumu tanırım: Kurduğu cümle ancak öğretmene ait olabilir, o konuşma tarzı oğluşun uyduracağı birşey değil. Üstelik giderayak söylediği birşeydi, şikayet amacı da gütmüyordu. Tüm gün saklamış bizden, ben de sınavdan kötü aldığı için sessiz diye düşünmüştüm.

Kadın bir de bunları özel olarak konuşalım isterseniz dedi. Ben de" Yoo, bence bu herkesi ilgilendiriyor dedim. Siz herkesin notunu sınıfın önünde okuyorsunuz, bu konuda herkesin içinde konuşulmalı dedim. Velilere de dönerek, bence herkes çocuğunun pasikolojisini de korusun, proje sınıfında olmaya odaklamasınlar dedim. Çünkü bu çocukları büyük bir stres altına sokuyor. Çıkanlar olduğu gini sınıf düşenler de oluyor. O çocuğun psikolojisini düşünün!O stres ile başarısız da olunabilir, başarılı da. Ama stres sonucu başarı bana çok sağlıklı gelmiyor.

Neyse, proje sınıfının bir handikapı da rüzgar hızı ile ilerlemesi ve kadının bununla övünmesi ilginç! Bence özümseyerek konu işlemeleri gerek. Valla ortamda bir kaos hakim ne diyeyim... Bir de okul ile aynı konularda gidilmediğini söyledim. Öyle değil diyo! Proramları çıkarttım verdim eline. Efendim her okul farklı konu işleyebilirmiş! İyi de bizim okul kitap sırası ile gidiyor. Tüm kitaplar da ortaksa bu sırayı izlemek en doğrusu.Bu şekilde gştmeyen de şansına küssün ne yapalım...

En çok eşimle ben konuştuk. Tüm ortamlarda olduğu gibi... Tartışacağız ki işe yarasın bu toplantılar. İyi yönleri de övdüm. Sezarın hakkı Sezara şimdi... İyi olan da çok şey var. Cidden iyi bir dershane, yöntemleri, soruları, kitapları , çoğu hocası iyi. İyi niyetliler de...

Cuma günü de veli semineri varmış. Dört gözle bekliyorum. Bir iki çift lafım da orada olacak! Bekleyin beni! Öööle susmak yok!

İşta böyle... Kaos hakim şu an minik ailemin eğitim dünyasında... Zavallı bebelerimiz de mahzun mahzun süzülmekte!

Monday, November 05, 2007

Yapılanlar, edilenler...

Yağmurlu bir İstanbul sabahından merhaba. Şimdi burada olmak yerine evimde dışarıyı izleyerek kahvemi yudumlamak isterdim. Sıcacık evimde, TV de güzel bir yemek programı mesela, kedi ayaklarımın dibinde. (Benim kedim mi yok, e bu zaten bir hayal!) Lakin bu aralar evde olmak da bünyeme yaramıyor. Hele bir de hava kapalıysa, çok bunalıyorum, evde çok yorulduğum için iyice çileden çıkıyorum. Bıraktığım ilaç tahminimden daha fazla etkiledi beni. Bir de hala rahatsızlanamadım. Çatlayacağım. Yani anlayacağınız şu an çalışmak ve iş yerinde olmak bana iyi geliyor ilginçki...

Haftasonu yine de çok kötü değildi. Cumartesi biraz anneme alındım. Tamam bu sıralar alınganım ama üzüldüm... Cumartesi kötüce bir haber aldım, moralim bozuldu. Eşim de kışlık lasttiklerin olduğu depoya gitti. Oğluşa dedim ki, anneanneyi de çağırıp bir yerlere gidelim mi diye. Önce kabul etti. Annemi aradım. Of, boşver siz gidin dedi önce. Ben de hadi, çocuk da istiyor deyince OK dedi. Sonra oğluş giysi konusunda pürüz çıkarttı. Yok efendim kısa kollu giyecekmiş, mont giymezmiş. Nike kapşonlu üstü giyecekmiş. Bu çocuk ince g,iymeye ne meraklı. Benden de beter! Neyse, iyi o zaman gitmeyelim dedim ben de... O sırada annem geldi. Anne vazgeçtik deyince, oh isabet olmuş dedi. Öyle bozuldum ki. Kırk yılın başı birşey istedim, onu da burnumdan getirdiler. Anne, sana neler oldu, eskiden beraber ne eğlenirdik, artık konuşamıyoruz bile dedim. O da hadi gidelim o zaman dedi. Oyuncak mı bu. Zaten canım da istemedi sonra. Evden çıkıp biraz yürüdüm, iyi geldi. Sonra ders çalıştık filan...

Eşim geldiğinde hava kararmaktaydı. Tam yemeğe girişecekken elektrikler kesilmesin mi yine. Oğluş sevindi! Oysa mum ışığında da olsa ders çalışabileceğini hatorlattım ona. Feneri yanına alıp sosyal testi çözdü. Maşallah iyi de yaptı. Elektrikler hep gitse mi ne! Evin tüm fenerlerini mutfaktaki kritik noktalara astık. Yemeği öyle yaptım. Hatta dolapta çıkmış kıyma vardı, bozulmasın diye ertesi gün için spagetti sosu yaptım bir de. Harika bir soslu tavuğum var, buzluğa koymadan sosluyorum, lezzetli oluyor. Güzel bir pilav, bol kırmızı lahana salatası ile sofra hazırladık. Eşim 4 altın yaldızlı uzun mum ve şamdancıklar eşiliğinde sofra kurdu. Hımmm, çok romantikti. Tam yemeğin ortasında ışık geldi ama oğluş ışıkları yakmayalım dedi. Çocuk eski çağlardan mı kalma nedir:-)

Sonra kendimizi dışarı attık, yakınlarda yeni açılmış bir İtalyan lokantası var, maç yayını için oraya gittik ma doluydu, sonra da bizim cafeye gidip harika bir dilim çukulatalı pasta yedim. Ne lezzetti! Bu sıralar tatlı ihtiyacım doruklarda. Bugün yine rejime girdim. Artık ciddi kilo sorunum var bence!

Pazar sabahı saat yedide kalkıp oğluşun dershanesindeki genel sınava gittik. Bir saat süreceği için eve dönmedik eşimle. Yakınlarda bir pastane vardı. Bir keresinde oradan oğluşa tuzlu kurabiye almıştım. Temizliği ve insanların güleryüzü beni çok etkilemişti. Oraya gittik. Tukarıda oturma yeri de var. Ne temizdi. O lavabolara da bittim. O kadar zevkli dizayn etmişler ki. Herşey lezzetli idi. Taze köy yumurtası eşliğinde bir kahvaltı ettik. Aynı zamanda fırın olduğu için ekmek de tazeydi... Bahsettiğim yer aslında fakirce bir muhitte. Ama yakınlarında büyük ve lüks siteler yapılıyor. O nedenle oraya servis filan yapabilecekler. Yani şimdi burası için çok lüks kalsa da ileride akıllarını da kullanıp serviste hızlı olurlarsa iyi işler... Böyle güzel, temiz ve mutlu çalışanlara sahip yerler görmek iyi oluyor. Allah işlerini rast getirsin.

Sonra oğluşu alıp o yeni yapılan sitelerin satış ofislerine gittik. Alacağımızdan değil aslında. Ama biz hiç belli olmayız. Mesela karşıdaki evimizi şöyle aldık: Ev almayı düşünüyorduk, ama o gün değil. Sadece sıkıcı ve kapalı bir bayram tatili günüydü. Feci yağmur vardı ve soğuktu. Bir sitenin satış ofisine gittik. Güleryüzlü, çok tatlı bir bayan tek başınaydı o tatil gününde. Ev yapılmaktaydı ama örnek daireyi çok sevdik ve o gün işlemleri başlattık.

Pazar günü sitelere bir bakalım dediğimizde huyumuzu bilen oğluş mızırdanmaya başladı. Ben arkadaşlarımı bırakmam, buraya taşınmam diye! Oğlum sadece bakacağız, para nerede zati dedik...

Arkadaşlar, Güneş Park sitesi diye bir yer var. 180 m2 lik dairesine bittim. Örnek daire yüksek bir giriş katıydı ve sanki bahçen önündeymiş gibi çok şirindi. .Giriş olmasına rağmen çok sevdim. Keşke o ev benim olsa dedim. Fiyatları sorduğumuzda oğluş suratını astı. Keşke alabilseydik ama bu sıra çok zor. Üstelik o örnek ev en iyi konumda olanmış ve satılmamış. Bize tanıtan adam pazarlama stratejisi ile mesela mutfağa giriyoruz, yenge bu senin kilerin, bu ankastre mikrodalgan diyordu, ya da oğluşa ismi ile hitap edip, burası senin odan filan diyordu. Eveeetttt, bizim evimizdi ooooo.... Benim soyunma odamdı, benim mutfağımdı... Biraz pozitif elektrik vereyim evrene de benim olsun: O evi istiyorum, o evi istiyorum, o ev benim olacak. O ev benim olacak....İstiyorum. İstiyor... İsti... Hemen şimdi istiyorum...

Sonra gezdiğimiz iki siteyi hiç beğenmedik. Hep öyle olur. Sevdiğin bişi bulunca başka bişi beğenmezsin...

Allah hepimize güzel günler göstersin ,hayallerimizi gerçek etsin...

Sizler neler yaptınız bu arada?

Friday, November 02, 2007

Turkish Delight ve Katmer

Öncelikle sabah sabah beni sinir eden bir haber ile başlayalım cuma yazıma... Efenim bizim kırk yıllık Türk lokumumuz , nam-ı diğer Turkish delight'ımız olmuş Rum lokumu. Hem de adamlar patentini almışlar. Yani Avrupa topluluğu ülkelerinde Rum Lokumu olarak satılacakmış sadece. Biz orada Turkish delight filan satamayzcağız ve hak mak da iddia edemeyeceğiz.

Baklavadan sonra alın size Rum Lokumu. Kıbrıs Rum kesimi almış çoktan patenti, sizler uyuyun! (sözüm size değil tabi arkadaşlarım anlayın artık) Burada asıl acı olan bizim paten almayı akıl edemeyişimiz! Yakında şiş kebabımı, rakımız, lahmacunumuz, dönerimiz de ellerin olur, biz de aval aval bakarız arkamıza.

Hadi patent almayı akıl edemedn, üşendin, gerek duymadın... E adam Rumlar paten için başvurduğu zaman bir süre içerisinde buna itiraz hakkın var. Ne diye itiraz etmiyorsun. Bunu duymadım deme, imkansız. Şöyle bir örnek vereyim: Bizim firmanın profillerini bizim eski bir bayimiz taklit edip bir yerde çektirmiş! Bunu duyunca gidip patent için başvurduk. Elimizde adam yapmadan önce bizim tarafımızdn yapıldığına dair herşey var. Konu o değil ama. Biz başvurunca Antalyanın orta ölçekli bir firması olan bayi hemen itiraz etmiş! Adam hemen haberi alıyor ve başına gelecekleri bildiği için itiraz ediyor. Sekiz kalıbın ikisini de iptal ettirmeyi başarızyor! İyi ve isabetli bir savunma ile. Bu kadar basit.

Nasıl uyuruz anlayamıyorum. Bunu önemsiz mi buluyor devletimiz acaba? Kültürümüzün bir parçası o lezzetler! 18. yüzyılda bir gezgin bizden götürdüğü lokum ile Avrupa tanışmış. Biz de kaybedip sonradan benim şu an yaptığım gibi ah, vah yapıyoruz sadece! Yazık! Yazık! Adamları tebrik etmekten başka yapılacak birşey yok. Aferim ne diyeyim. Yemeyenin malını yerler! Böyle yerler işte!

Yakında Topkapı Sarayı yerinden sökülüp Alman Sarayı diye sergilenirse şaşırmayın. Yapmadıkları şey değil!

Neyse, Bir başka lezzetimiz de katmer. Yakında Uganda Katmeri olarak görürseniz ona da şaşırmayın!

Bu lezzeti hafta sonu bir yapın, ailenizin başını döndürün. Eşiniz size yine aşık olsun, çocuklar her haftasonu istesin, kayınvalideniz kıskansın. Katmerin vücuda hiç yararı yok. Hatta çok zararlı, yağlı birşey. Ama ruha çok iyigeliyor. Altı ayda bir yerseniz bişicikler olmaz. El oyalıyor ama çok zor değil. Valla yaparsınız. Yeni gelinler, siz de işbaşına hadi!

Malzeme:

5,5 bardak un (eleyin, daha iyi oluyor. Ben Selva unu beğeniyorum)
2 bardak sıcak su. (Ilığın üzerinde olsun ama elinizi yapmasın)
Yeteri kadar tuz.

1 paket kadar tereyağ (margarin diyor tarifte ama ben asla margarin kullanmıyorum burada)

- Unu eleyin, tuzu atın, suyu yavaş yavaş dökerek yoğurun
- Masaya alıp iyice özdeşleşene dek yoğurun. Bu çok önemli. Pürüzsüz güzel bir hamur elde edin. Sert olmasın.
- 6 veya yedi parçaya ayırın, güzel pazıcıklar hazırlayın
- Nemli bez örtün ve siz yağı eritene dek biraz bekletin. Hatta bir fincan kahve için. Ama çok da oyalanmayın.
- Birinci pazıyı ince açın. Düzgün olması şart değil. Benimkine bakın! Hiç farketmez.
- Yufkayı yağlayın. Her yerine yayın.
- Yufkayı rulo yapın ve resimdeki gibi helezon şekline getirin ve beklemeye tepsiye bırakın.
- her pazı için aynı işlemi yapın.
- Hepsi bitince en başta yaptığınız ve sertleşmiş parçayı merdane ile yarım santim gibi açın.
- O parçayı sacın veya teflon tavanın üzerine koyun. Pişerken azıcık yağlayın
- Pişen her hamuru tencereye koyun ve kapağını kapatın. Üstüste dizildiklerinde hem soğumuyorlar, hem de sertleşmiyorlar.
- Hepsi bitince afiyetle yiyin, bana da dua edin:-)

Elinize sağlık.




























Thursday, November 01, 2007

İşte bizim ailenin tipleri...

Merhabalar.... İki gündür ekstra yoğunum. Arada bir bloğuma baktım ama birşey yazamadım. Nasılsınız inşallah?:-)

Aslında Salı günkü dershane toplantısı ve eğitim sistemini eleştiren yazı yazacaktım ama sanırım yarına kaldı. Bu gün aile resmimizi vereyim dedim:-) Mutlu ve Umutlucuğumun bloğunda bir adres verilmiş: http://turkcell-im.turkcell.com.tr/tipmatik/ Burada tipinizi buluyorsunuz:-) HERKESİ BU KONUDA SOBELİYORUM. görelim tiplerinizi!

İşte bizim aile:

Bay Zihni Sinir: (Öyle göğsü bağrı açık gezmiyor ama ceketin içine bişey koyamadım!) Vallah en çok eşim benzedi.





















Bayan Düttürü Leyla: (kırmızı olsun, beş kuruş fazla olsun diyenlerden kendisi:-)





















Eğitim Sistemi Kurbanı Oğluş: Güldüğüne bakmayın, bu sıralar pek bi mutsuz derslerden, sınavlardan.... Fenerli tabiiii....




















Bayan Gül Ağacı (Nam-ı diğer her daim mutsuz hanım) Saçını bulamadım. Bunun gibi nine saçlı değil ama dalgalı kısa- orta arası... Aslında hep asık suratlı değil ama bu günlerde hep kötümser!





















Mutlucuğum, resimleri kayıt edebildim ben. Şimdi şöyle oluyor: Tipini hazırlıyorsun, gönder yazıyorsun, evet diyorsun, bir iki dakika bekliyorsun ki tipi yüklesin. Sonra İndir seçeneğine basıyorsun, orjinal boyutu seçiyorsun, resimi farklı kadet yaparak bilgisayarına yüklüyorsun. Bende çok kolay oldu...