Monday, December 31, 2007

İyi yıllar

pArkadaşlar,

Hepinizin yeni yılını kutluyorum. En kötü yılımız 2007 gibi olsun. Tüm mutluluklar, başarılar, sağlıklı günler bizim olsun inşallah...

Çok yazamayacağım çünkü annciğim elini kırdı. Dün düşmüştü. Birşey yok gibi görülüyordu ama sabah eli şişti ve mosmor oldu. Bu sabah hastaneye gittik, kırılmış. O kadar da ağrı olmadı, nasıl durud anlamadım. Allah'a şükür başka birşeyi yok. Apartman çıkışında çukur oluşmuş, O da görmemiş. Allah daha kötüsünü vermesin. Canım yaaa... Çok üzüldük...

Thursday, December 27, 2007

Ah şu erkekler!

Çoğunuzun bloğuna uğrayamadığımı biliyorum. Gerçekten yoğun ve yorgunum. Günde ancak bir iki yere bakabiliyorum, yorumlara bile cevap veremiyorum ama bakmaya başlayacağım artık.

Dünkü postuma göre herkes körü körüne güven olmaz diyor. Bence de öyle. Ama çok da paranoya etmemek lazım. Yoksa hayat zindan oluyor. Dün evde oğluşa durumlar nasıl gidiyor diye sormadım ama herşey yolunda gibiydi. Hatta beni beyinsel olarak takla attıran birşeyler söyledi ve ahhh şu arkekler diye kızdım: Efenim bizim ufaklık çalışmaya başlayan internet nedeni ile dün MSN e girip eski okulundan en iyi arkadaşı ile konuşmuş. Çocuk buna eski kız arkadaşını götürdüğünü söylemiş!!!! Ama çocuk onu sevmiyormuş. Hem şaşırıp hem de kızdım. E sen kıskanmadın mı peki dedim. Yooo, nasıl olsa G. ve D. var dedi! D. de dershanedeki gözdesi. Annesi ile iyi anlaşıyoruz. Kız da çok güzel bence de. Bizimki de ilk görüşte tutuldu ama daha konuşmadılar. Sanırım bakışma devresindeler.

Dallas dizisindeki tiplere benzer bir hayat süren oğluşuma bir iki laf söyledim tabi. Ne olursa olsun hemcinslerimizi korumalıyız. Gelin de olsa insanlar:-P

Sizin de böyle diyaloglarınız oluyor mu çocuklar ile? Kızlar ne alemdeler? Aşka hayatları karışık mı? Nedir bu ya?

Wednesday, December 26, 2007

Aşk güvenmek midir?

Oğluşun bir kız arkadaşı var. Aynı sınıftalar ve birbirlerinden yazdan beri hoşlanıyorlar. Yaz günleri hep dışarıda beraberlerdi ama oturup başbaşa konuşmuşlukları yokturç. Ortak bir kız arkadaşları var, aralarını da yapan O (Tanrım neler anlatıyorum, zamane çocukları bunlar) . Tüm duygularını da kız vasıtası ile karşısındakine anlatıyorlardı. Okul başlayınca okul dönüşü konuşmaya başlladılar ama bizim kız biraz çekingen. Çok da hassas... En ufak birşeyde ağlıyor (ne kaynanayım be)

Neyse, bizim oğlanın eski okulunda bir kız arkadaşı vardı. Kıza da pek zilliydi ve bu hanım kızımıza göre daha rahattı. Bizim oğlan da durmadan onunla karşılaştırıyor. Buna kızıyorum. Hem çekingenliği, her şeye atlamaması daha iyi. Tabi oğluş bazen beni şok ediyor. Mesela diyor ki, ne güzel N. ile öpüşüyorduk, G. ise konuşmuyor bile!!! Nasıl yani derken, bir gün sıranın altında yanak yanağa öpüşmüşler. Tövbe tövbe! Bu da iki sene önce oluyor. E oğlum, saçmalama siz daha bebesiniz diyince de kızıyor.

Neyse anlatacağım bu değil... Bu ikisinin ortak kız arkadaşlarına bizim oğlan eski aşkını anlatmış nedense. Şu sıralar da araları bozulmuş. Kız da gidip G. ye B. eski kız arkadaşını hala seviyor, deftere onun adını yazarken gördüm demiş. Bizim hanım kızımız da ağlamış ve naza çekmiş kendini. Oğluş çok üzgündü. Ben artık onunla konuşmam, O bana güvenmedi dedi durdu. Güvenilmemesi 12 yaşındaki bir erkeği bile ne kadar üzüyor!

İyi de kuru kuruya güven olur mu? Yopksa sevdiğimize körü körüne güvenmelimiyiz? Erkekler neden hep güvenilsin isterler? Neden en ufak şeyde zeytinyağ gibi üste çıkarak bunu öne sürer ve kullanırlar?

Günün sorusu size?

Tuesday, December 25, 2007

Ebe- sobe, hadi kızlar doğru klavyeye....

Soficiğim sapolsun beni sobelemiş. Hem de çok anlamlı bir konuda. İşte "Hayatımı Anlamlı Kılan 7 şey":

1) OĞLUM: Allah onu benden ayırmasın, güzel, başarılı, sağlıklı bir hayatı olsun. O benim hayatıma nasıl bir anlam kattı bunu anlatmam mümkün değil ki! Ama emin,m hepiniz zaten anlıyorsunuzdur.

2) AŞKIM: Gerçek bir aşk bence bitmez. Her iki taraf da saygı ve sevgiyi kaybetmediği sürece tabi... Belki şekil değiştirir ama oradadır. Aşkımı, yani eşimi çok seviyorum. Allah bizi ayırmasın.

3) AİLEM: Çok kalabalık bir ailem olmadığı halde seviyorum aile ilişkilerini... Annemi, ağabeyimi, dayımı, teyzemi ve kuzenlerimi... Ne kadar çok sık görmesem de hayatımda hep yerleri var.

4) İŞİM: Aslında aramızda hastalıklı bir aşk ilişkisi var işimle. Ne ayrı, ne de birarada olabiliyoruz. Şaka şaka, genelde seviyorum. Bazen bunaldığım oluyor. Beni yoran ve üzen işin yoğunluğu değil, iş hayatındaki oyunlar. Bunun dışında sorun yok Allah'a şükür. Allah işsiz bırakmasın...

5) EVİM: "Home sweet home" O yaaa! Sığınağım benim o... Evimde oturup sevdiklerimle sohbet etmek hayatımın en tatlı anlamları...

6) YEMEK YEMEK: Ama kalanbalık bir sofrada, sevdiklerimle beraber... Özenle kurulmuş şık bir masa, güzel yiyecekler, tatlı bir sohbet ve çocuk sesleri... Kim hayır diyebilir?

7) GEZMEK, GÖRMEK, ÖĞRENMEK: Şu an bunu çok sık yapamıyor olabilirim. Ama yeni yerler görmek, yeni bilgiler öğrenmek çok güzel. Kitap okumak da aslında bu maddenin bir parçası. Her an kendimi geliştirmek isterim aslında...


İşte böyleeeee... Ben deeee, Muhabet Çiçeğini, yazabildiği zaman Yağmur Damlacıkımı, Lezzet Aşkı Handeyi sobeliyorum...

Monday, December 24, 2007

Bayram ve saati şaşan akişam yemekleri...

Selam arkadaşlar... Upuzun bir tatil döneminden sonra yine kürkçü dükkanımızdayız. Valla tatil uzun sürdü bana. Zaman, saat filan geçmedi. Dupdurgundu nedense... Kötü değil tabi. Bol bol dinlendim. Cidden!

Çarşamba günü evdeydim ya, temizlik yaptım. Öyle kendimi hırpalamadan ama. Hatta sabah oryantal dersi veren bir kanalla beraber dans bilem ettim. O sıra annem uğradı bir kahve içtik. Oğluş okuldan gelip aynı apartmandan bir arkadaşına gitti. Ben de eymek hazırladım. Eşim saat üç gibi geldi. Sonra hava karardı, yemek yedik. Ben akşam yemeği yediğimizi sanıyordum. Zira saati saat 6-7 olmuş farzederek. Sonra yemek olayı bitip mutfağı temizleyince, çayı da koyup oturunca saate bakmak geldi içimden. Bir de baktım ki saat daha beş! Millet de ses çıkartmıyor, acıkmışlar yiyorlar:-) Neyse, geç vakitte mısır patlattık, film eşiliğinde iyi gitti. Gece yemeği yemedik artık...

Ertesi günü hep dışarıdaydık. Büyüklerimize gittik. Annemi de almıştık ve erken çıkmıştık o nedenle anneme bile uğramadan diğer ziyaretlere gittik. Öğlen dayımlara gittik. Dayım ailenin en büyüğü... Allah sağlık versin canıma. Oğulları alt katta oturuyor, onlar bekliyorlarmış, oraya indik. Gelinimiz o kadar güzel yemek yapar ki. Döktürmüş yüne. Kısırını çok severiz o nedenle her gidişimizde mutlaka yapar. Bloglara o da giriyor. Özellikle de yemek bloglarına. Hatta bir tarifi denemiş, çopk güzeldi. Ona hep söylüyorum blog aç diye. Ama oğulları şu an 14 yaşında ve tam bir internet hastası. Bundan vazgeçiremiyorlar! Ondan vakit olmuyor ki diye dert yandı.

Sonra akşama da anne- babamızı ziyaret ettik. Kalabalık güzel bir sofra bizi bekliyordu. Büyük oğluş da geldi, onu da görmüş olduk ne güzel. Tanrım annem de yine döktürmüştü. Tatlı olarak da kaymaklı ekmek kadayıfı yapmıştı. Ne lezzetti o! O akşam oğluşun boğaz ağrısı başladı! Limon suyu filan verdim. Keyfi yoktu. Annem de kalkalım diye tutturdu! Biz de kalktık. Büyük oğluşu eve bırakıp dönerken annem sık nefes almaya başladı. Ne oldu diyorum, bişi yok diyor. Meğersem çok yemekten miğdesi kötü olmuş, pantalononon belini açınca rahatladı. O nedenle erken kalkalım demiş.

Eşim de o gece miğdesinden rahatsız oldu. Oysa ben daha çok yemiştim! Tabi o kadar çok ve karıştrarak yedik ki!

Cuma günü tüm gün evde durmak sıktı aslında. Ama dışarı çıkasımız da yoktu. Oğluşun İngilizce dönem ödevi vardı. İki kişi olarak hazırlayacaklardı. Arkadaşını eve çağırdık, onlara yardımcı oldum. Neyse o işe aradan çıktı. Akşam annem davet etmişti. Ağabeyim de geldi. Ben yemeği düşünmedim, yemek yedik evde. Oysa annem yemeğe çağırmış! Nesye ki yine erken yemiştik. O nedenle geç vakit annemde de atıştırdık birşeyler. O da döktürmüştü.

Cumartesi oğluş annem ile dayısına gidince biz edi ile büdü kaldık başbaşa. Valla ne yapacağımızı şaşırdık. Ev bir sessiz, bir durgun. Çıkalım bari dedik. Hava da ne güneşliydi. Florya sahile gidip yürüyüş yaptık. Sahil yolu o kadar güzeldi ki. Deniz de öyle. Sonra güzel bir yemek yedik ki onu da akşam yemeği saydık sonradan. Oysaki saat dört filandı! Gece bir romantik, bir gerilim filmi izledik. Eşim kestane pişirdi ki nefis oldu...

Pazar günü ise oğluş ile ilgilenme, biraz ders (e ödev vermişler), yemek, temizlik derken bitti.

Güzeldi işte...

Tuesday, December 18, 2007

Kurban Bayramınız hayırlı olsun...

Bugün yoğunluktan hiç bloğumla ilgilenemedim:-( Yarın şirketimiz tüm gün tatil. Allah'a şükür diyorum çünkü temizlik için epey vaktim olacak. Yarın evden size bakamam büyük ihtimalle. Zaten yavaç işleyen internet tamamen gitti ve aptal site yöneticileri bir ay kadar olamayacak diyorlar. Saçma işte! Kavga edip rahatlamak isterdim ama yapmayacağım. Salon kadını çizgimi kaybedemem. Aaaa!

Sizlere güzel bir bayram diliyorum. Ço güzel bir bayram ve tatil geçirelim kızlar. Bomba gibi geri dönelim. Amaaaaaa tatlıyı çukulatayı çok kaçırmayalım. Diyorum ama ne yapacağım ben bakalım.

Kurban Bayramınız hayırlı olsun...

Sunday, December 16, 2007

Başım döndü ama!

Bu haftaya pazartesi sendromu ile başlamadığımı itiref etmeliyim. Sanırım hepiniz öylesiniz... Bu hafta yarım çalışacağız çünkü. Geçekten bu bana bir mutluluk ve sabır veriyor. Üstelik dershane de yok. Bu benim için çok iyi. Sana ne ki, çocuk sevinsin demeyin. Çocuğu dershaneye götür, getir, hocası ile görüş, veli seminerine git. Üç gündür dershaneden çıkmadım gibi birşey!

Şöyle anlatayım, hem de haftasonundan özet geçmiş olurum: Cuma günü evde izinliydim biliyorsunuz. Sabah erkenden aşkımı ve oğluşumu uğurlayıp işe koyuldum. Tam fırın sütlacı fırına koymuştum ve elektrik süpürgesi ile salon ve mutfak harici süpürdüm ki elektrikler gitti. Ben de süpürdüğüm yereri sildim ve banyo mutfağı temizledim. Oğluş okuldan geldiğinde hala ışıklar kesikti. Sütlaç mahvoldu zaten. Salon ve mutfağı süpürme ve silme işini ertesi güne bıraktım. Zira oğluşun dershane deneme sınavı vardı. Koştur koştur gittik. Dualar eşiliğinde onu bekledim yine. Aslında eve dönebilirdim ama oğluş orada beklememi uğur sayıyor. Sanırım bir nevi güç veriyor. Aslında ben de oturmuş oluyorum. Hem de veliler ile iki satır konuşuyorum

Veliler arasında OKS anneleri dizisindeki velilerin tipinde bir kadın vardı. Kızı geçen sınavda dershane beşincisi olmuş, bu kızına kızıyor puanı çok düşük, ben ona o kadar yanlış yapma dedim diye. Oradaki herkesin çocuğu daha düşük puan almış ama kimse öyle demiyor. Kızının odasında resim hatta fotograf bile tutmuyormuş dikkati dağılmasın diye. Evde kız çalışırken televizyonlar kapatılıyormuş, çıt çıkmıyormuş. Bunu yapan birkaç veli daha vardı. Ben doğru bulmuyorum. Hayat ona endeksli olamaz ki! Zaten kendi odası var Allah'a şükür.Neyse hanıma insanlar biraz tepki bile gösterdi bu kadar boğmayın çocuğu diye... O ara biraz gürültü yapmışız hocalardan biri bizi azarladı, çocuklar sınavda diye.

Cumartesi de koşturma ile geçti. Oğluşu götür, getir... Bir kolejin burs sınavına götürdüler dershane olarak. Ne zaman gelecekleri belli değil! Neyse ki oğlana cep telefonu vermiştim, çıkınca biz yoldayız diye aradı. Tam o sıra pirinci haşlamışım bırakıp çıktım aldım geldim. Akşam eşim süpriz yaparak bizi yemeğe götürdü. Annemi de aldık. Aslında arkadaşlardan bir çift de gelecekti ama çocukları hastalanmıştı sabahtan. Yemekten sonra pastam da orada beni bekliyordu. Kutladık işte:-) Yaşlandık bir yaş daha. Ağabeyim de beni aramış, aman sakın panik yapma diyor. Niye dedim, e yaşlanıyorsun dedi. Haydaaa, ben çok memnunum yaşımdan sen kendine bak dedim:-)

Pazar daha da beterdi. Veli semineri vardı. Seminer bitince oğlanı almaya sınıfa gittim, VIP sınavı var ona gidiyorum dedi panik içinde. Ben de o arada kuaföre gidip fön çektirdim. Dershaneye gittiğimde hala çıkmamışlardı. Eşim de geldi. Biraz müdfür bey ile konuştuk. Adam puanları için düşük diyor. İyi de en yüksek alanın notu ile arasında çok puan farkı yok. O zaman kimse çok iyi bir yer kazanamayacak dedim. Adam nedense ne demek istediğimi anlamadı veya anlamazlıktan geldiç. Neyse, o sıra oğluş sınavdan çıkmış, sınav sorularını arkadaşları ile kontrol ediyordu. Allahım anlatırken bile başım döndü. Allahtan oğluş sınav olayını seviyor. Yani ders yapmaktansa sınava girsin! İyi de öğrenmeden de olmazki sınav mınav!

Dün saat 10 gibi mesaim bitti, uzandım. Evin gürültüsü ancak o sıra kesildi. Bi soluklandım uyuyana dek...

İşte böyle...

Wednesday, December 12, 2007

Faltaşı gibi açılmış gözler!!!

* Dün resim ödevim vardı. Karakalem göz, burun dudak çizim çalışması. Silgi de yassah! Yaaa bize yazık ama daha 6. sınıftayız. Ressam mı olacağız. Aaa, pardon 6. sınıfta olan ben değildim, oğluştu ama resmi yapan ben oldum. Olay şöle gelişti. Annem gündüzden arayoıp güzel haberi verdi. "Akşam resim ödevi yapılacak: Konu göz, kulak burun çizimi, malzeme kara kalem. Biz beceremedik, hem test çözeceğiz." Iyk, hiç sevmediğim şey karakalem çalışmak! Renkleri severim ben. Çizsem bile birazdan yapacağım boyanın narına katlanırım. Sonunda renkler ile oynayabileceğim güzel bir sonuç çıkacaktır çünkü. Bir de insan çizmeyi sevmem. Doğayı severim...

Neyse eve geldim, annemin neden beni aradığını anladım. Zira oğluş biraz çizmeyi denemiş. Aman Allahım o gözlerin ihtişamı da ne! Her bir göz koca koca, yuvarlak yuvarlak bana bakıyor. Hani Japon korku filmleri var ya. Hani Garez filan. Orada Japon kızlarının korkudan faltaşı gibi açılmış gözleri gibi çizmiş veledim... Öööle koca koca bakıyorlar gözler deli deli!

Burunlar başka bir olay! Hani Osmanlı padişahlarında bile o ihtişam ve büyüklük yoktur! Tabi bu ne hal demedik çocuğa... O dersi verenler utansın dedik...

Neyse akşam Avrupa Yakasını izlerkene oturduk oğluş ile çizdik birşeyler. Ona nasıl çizileceğini de anlattım. O sıra aşkım da geldi. Bi yandan göz, burun çizdi ağzımız açık kaldı. Ne yetenekliymiş aşkım benim ya... İyi de bu oğluş kime çekti acep?

* Dün dinlediğim bir haber tam traji komikti. Asdlında komik filan da değildi acıydı ama ancak fıkra veya adi komedi filmlerinde rastlanacak türdendi. Şimdi adamcağız trafik kazası geçiriyor, ambülans şans eseri geliyor, ama gelmez olaydı denebilecek bişi oluyor. Ambülansın kapılarından birini tam kapatmamışlar, hareket edince de adamcağız sedye ile dışarı firlıyor. Çevredekiler tepki gösteriyor... Sağlam adamı sakatladınız diye. Bu kadarla da bitmiyor, bu sefer adamı ambulansa alıp bağlıyorlar ama kaza geçiren diğer adamı da almak için bekletiyorlar. Çevredekiler artık isyan ediyor.

Ne diyorsunuz? Bu kadarı da olmaz mı, yoksa adam ambulans bulduğuna şükretsin mi?

* 4 yıl sonra tüm buzullar eriyecekmiş. Son yılda meydana gelen erimeye göre daha önce taelaffuz edilen 40 yıl sonra eriyecek fikri çürütülmüş ve ortaya daha vahim bir sonuç çıkmış. Yani bir 50 yıl sonrayı düşünemiyorum. Orada yaşıyan kutup ayılarını gösteriyor, onların zavallı halini... Ama asıl zavallı duruma düşecek olan insanoğlunu düşünün asıl! Bu dünyayı da mahvettik ya!

* Yarın inşallah evimdeyim. Biraz evle ilgilenmeliyim. Dershane sınavı var, oğluşu götüreceğim akşamüstü. Veliler ile bir iki çift laf etmek iyi olur. Belki sabah komşuya giderim kahveye... Kulağa hoş geliyor. Cumartesi de ayakkabı alışverişimiz var. Kilo aldığım için çizme denemeyi pek düşünmüyorum. Şimdi kapanmaz, sinir olurum filan. Kapalı, çok da yüksek olmayan kahverengi bir ayakkabı düşünüyorum. Ayy, çok mu klasik oldum ne... Ama ihtiyacım var işte. Oğluşun bir kolejde deneme sınavı var. Dershane götürecekmiş. Bu da bize bir iki saat sağlar:-) Pazar ise klasik bir gün olarak tarihte yerini bulur.

* Dün güzelce bir haber de aldım. Arife günü tümüyle izinliyiz. Çok sevindim. İlk defa böyle bir durum oluyor. Temizlik için koca bir günüm olacak. Ay düşündüğüm ve sevindiğim şeye bak... Yarım gün yarım gündür ama...

* Heeeyyy, unutmadan, cumartesi günü yaşgünüm. Tebrikelri şimdiden kabul edebilirim:-P Ay çok şımarığım. Asıl şımarıklığı Cumartesi eşime yapmayı planlıyorum:-D

Öpüyorum... Yarın yazmazsam merak etmeyin. Çünkü evde evcilik oynuyor olacağım:-)

Tuesday, December 11, 2007

Gece ve Karanlık ikilisi üzerine...

Heyooo! Yine sobelenmişim. Bu sıralar ebe sobe dönemim ne güzel. Semra öğretmenimiz sobelemiş beni. Demiş ki “Gece, karanlık nedir senin için?”

Karanlığı, geceyi sevenler de vardır elbet ama benim içimi sıkar. Allah kimseyi karanlıkta bırakmasın derim. Evimde, yuvamda, ailem ile berabersem huzurda hissederim kendimi. Ama gece vakti dışarıda olmayı sevmem. Bu nedenle eşimle gece gezmelerimiz, gece eğlencelerimiz yoktur bizim. Yani çok enderdir ve kısa sürer. Zaten evimden uzakta kendimi rahat hissetmediğim için gittiğim yerde rahat durmam, hemen kalkmak isterim…

Karanlık ve gece bana çocukluğumu da anımsatır. Tek başına odamda yatmak zorunda olduğum geceleri. Ağabeyim ile hiç aynı odada kalmadık, hep ayrı odalarımız oldu. Bu da yalnızlık demekti. Gece o günlerde karanlık odada dışarıda rüzgar ile oynaşan kavak ağaçlarının ışıklar arasından süzülen gölgesi demekti… Onlar ile ilgili kurulan kork lu senaryolar demek idi… Karanlık korkutucuydu ve yalnızlığımı yüzüme vururdu. Uykusuz dakikalar demekti. Tabi çocuktum, hemen uyurdum ama uykuya dalmadan önce huzursuzlaştırırdı işte…

Gece, üniversitede okurken çalışma saatlerimdi. Projeler çizip dururdum ve gecenin sessizliğini dinlerdim. Hiç fark ettiniz mi? Gecenin garip bir sessizliği vardır. Kendi çapında bir sestir aslında o… Yine yalnızlığını anlatır. Herkes uyurken sen oturmak ve çizmek zorundasındır. Dışarı baktığında bir iki açık ışık görürsen sevinirsin çünkü senin gibi uyanık insanlar da vardır dünyada… Aslında o kadar da yalnız değilsindir…

Gece oğluşumun bebekliğinde uykuya tutunmak için ölüp bittiğim ama uyuyamadığım anları yaşatmıştır bana… Bebeciğimle baş başa uykusuz anlarımızı, kah ağlayan, kah gecenin bir yarısı olmasına rağmen kahkahalar ile gülen bebeğimi anımsatır. Ninnileri, gece oyunlarını, bazen de uykusuzluktan görülen halüsilasyonları (valla görüyordum)

Hala içeri tek başıma gidip dönerken eğer koridor karanlıksa ürker ve hatta koşa koşa salona giderim. Eşim bu hatun deli midir nedir demiştir mutlaka beni peşimden atlı kovalıyor gibi koşar görürken :-)

Geceler ve karanlık… Çok da sempatik değil. Ama yaşamın parçası işte… Allah yüreğimizi karartmasın, önemli olan o…

Ben deee, Mutlucuğumu, Kakaolucuğumu ve Fikrimin incecik gülünü sobeliyorum.

Monday, December 10, 2007

Elim sende...

Dün OKS anneleri dizisini izledim. Oğluş da izledi. Aman Allahım ne idi o! Kızlar valla ben o kadar sapıtmadım (henüz:-P) Tamam, ben de oğluşu sınavlarda bekliyorum, veliler arasında sınav dialogları geçiyor ama o şekilde bir sapıtmışlık, kendini bilmezlik yok. Evet bazı anneler sizin çocuklarınızı da yakın tyakibe alıyor. İsim öğrenip listeden sizin çocuğunuzun notuna bakmalar filan... Ama ben böyle yapmıyorum. İstiyorum ki her çocuk başarılı olsun, üzülmesin, güzel okullar kazansın. Bu mümkün değil tabi ama en azından hakeden kazansın. Evet bazı veliler sizin başarınızı kıskanıp başarısızlığınızdan mutlu olabiliyor. EQ sü yüksek biri olarak bunları farketmiyor değilim ama henüz o dizi standardına çıkmış değiliz...

Dizide iki yere güldüm. Biri çocuğun anneannesi gelip günlerdir ders ve sınav nedeni ile yemek yapılmamış eve yemek yapıyor. Anne ne gerek vardı yapması bir saat, yemesi bir saat diyor. Çocuk yemek de yemesin yani! Bir de baba yatakta anneye sarılıyor, anne, dur, sınavdan sonra diyor. Çüşşş artık. O damı ona endekslendi afedersiniz ama...

İşin ilginç tarafı şuydu. Bunu oğluş ile izledik, kah kendimizi gördük, kah dalga geçtik. Sonra oğluş kalktı, canım test çözmeyi çekti dedi ve bi test yaptı. Çok sevindim ve "şaşırdım!" Test çözen çocukları görüp canı çeken tek çocuk benimki herhalde...

Fen sınavına Allah'a şükür kendi çalışmış, ben gelince sorular sordum, iyiydi maşallah. Biz de kısa kestik çalışmayı. Bakl dedim, sen iyi çalışınca akşam dizi izlemeye zaman bulabiliyoruz, test bile çözdün! zaten test ile çok dersi yok Allahtan, anlatım dersi çalışmayı sevmiyor. Tüm sorunumuz bu.

Bir de diziyi izleyip "aaaa, ne korkunç, ne diye dershaneye yolluyorlar, ne diye bu kadar önem veriyorlar" diye ayıplayan arkadaşlara şunu söylemek istiyorum: "Bekara kadın (afedersiniz ayıbını yazmayayım) boşatmak kolaydır. Daha iyi deyimler de bulunabilir... Hatta bundan test sorusu bile yapılır. Aşağıdakilerden hangisi konuya uygun düşen deyimdir diye. Diyeceğim şu ki: Hiç birşey uzaktan görüldüğü gibi değil. Bir gün başınıza gelirse görürsünüz... Ay ne ayıp, ben bunu yapmam dediğiniz şeyleri paşa paşa yaparsınız. Belki abartılı değil ama o sürece girersiniz. Bazıları benim ders çalıştırmamı iyi niyetle de olsa eleştiriyor. Ben de taraftar değilim. Ama anlatım derslerini sevmeyen ve bunu çalışmayı reddeden bir çocuğunuz olunca başınıza şapka geçirip oturuyorsunuz derse. Bazılarının çocuğu matematikten çakmıyor olabilir. Otur çalış demek olmuyor ne yazık ki... Çocuğunuz dersini kendi çalışıyorsa, düzenli çalışıyorsa, çok da sınav stresi yoksa size ne mutlu, ama bunu yaşayamayan çocuklar olduğunu unutmayın. Yaşamayan anlamaz. Ben de anlamıyordum inanın. Geçen seneye kadar hiçbirşeyin farkında bile değildim çünkü oğluşun çalışması yeterliydi. Şimdi ise herşey çok farklı, dersler daha ağır... Konular kapkarışık (dershane, okul, basket antremanları birbirine girmiş durumda)

Neyse, sonuç olarak Allah'a şükür test çözme işini, püf noktalarını, nasıl dğru yoldan çözeceğini öğrendi. İlk ay hep beraber test çözdük... Şimdi benim verdiğim ve dershaneden aldığı pratikle gidiyor. Ders çalışma işini de çözeceğiz inşallah...

Bir de Elçinin eli bendeymiş. Bakalım bu elle ne yapacağız?

* BLOG YAZMAYA İLK DEFA NASIL BALADIN? Önce çoğunuz gibi okumaya başladım. İlk başta bir yemek tarifi ararken Tarçının Mutfağına ulaştım. Oradan oraya derken blog dünyasını tanıdım. İtiraf ediyorum ki o zaman okuduğum bloglar şimdi tarihe karıştılar, onlar bana hiç yazmadı blogger olduktan sonra, daha kemikleşmişlerdi ve şimdi onları pek okumuyorum.

Geçen sene Eylül ayında bi cesaret açtım. Birlieri okur mu diye düşünmedim... Kendim için açtım.

* BLOG YAZILARININ KONUSUNUN BELLİ BİR ÇİZGİDE OLMASI İÇİN ÇABA GÖSTERİYORMUSUN?YOKSA İÇİNDEN GELDİĞİ GİBİ Mİ YAZIYORSUN?

Hiç çaba harcamıyorum, içimden geldiği gibi yazıyorum. Bazı akşamlar bir konu buluyorum, ertesi gün tamamen farklı birşey yazabiliyorum...


* BLOG YAZMAK İÇİN GÜN İÇİNDE BAZI ŞEYLERDEN FERAGAT EDİYOR MUSUN?

Genelde hayır... Bu olayı görev gibi değil, hayatımın bir parçası olarak görüyorum çünkü. Dişimi yıkarken nasıl başka birşeyden feragat etmiyorsam yazarken de etmiyorum. Yoğunsam, hastaysam zaten yazmıyorum...

* BLOG YAZMAK SENİN İÇİN EĞLENCELİ BİR UĞRAŞKEN ŞİMDİ ARTAN BEKLEYİŞ YÜZÜNDEN ZORUNLU BİR HAL ALMAYA BAŞLAD MI?

Yoooo... Öyle olmaz da inşallah. Öyle arkadaşlara üzülüyorum ama kızmıyorum. Büyük konuşmamak lazım.


BLOG YAZMAYI DAHA NE KADAR SÜRDÜRECEKSİN ?

Allah izin verirse bi 50-60 yıl sürdürmek istiyorum... En uzun yazan blogger rekoru benim olacak! İşte o kadar!

Elimi Berfine, Muhabet Çiçeğine ve Figenciğime veriyorum. Kızlar elime iyi bakın, manikürünü filan ihmal etmeyin ha!

İyi haftalar...

İyi haftalarrr...

Aslında haftasonum fena başlamadı. Cuma özel bir işim olduğundan erken çıktım işten. Sonra oğluşu dershaneden aldık, eşim de geldi. Feci bir trafik bizi bekliyordu. İnanın anormaldi! Biz de arabayı yolda durdurup oradaki bir cafede yemek yiyelim dedik. Aslında bilinen ve hoş bir yer. Ama tortelini sipariş etmiştim ve hayatımda yediğim en kötü torteliniydi! Ben bunun kat kat güzelini yapıyorum. Bizimkilerin seçimleri fena değildi. Ama ben müdüre söyledim. Bir kere o kadar fazla pişmişti ki! İçindeki peynirler çıkmıştı. Krema ise yok denecek kadar azdı, tadı hiç gelmiyordu. Onlara nasıl yapılması gerektiğini anlattım. Bir de hazır torteliniyi ne kullandıklarını sordum. Adam üşenmedi, gitti paketi getirdi. Barillanın, benim kullandığım markanın olduğunu gördük. Demek ki ben aynı malzemeden harikalar yaratıyormuşum!

Neyse trafik azaldığında saat 9 olmuştu! Evimize gittik. O saatten sonra yemek olayı olmadığı için biraz dinlenebildim. Saat onikiye doğru uyuduk...

Cumartesi oğluşu dershaneye bırakıp Yeşilköye gittik aşkımla. Kahvaltı etmemiştik ama gittiğimizde 12 olmuştu. O nedenle çiğ börek yemeye karar verdik. Valla Allah bana akıl fikir versin ne diyeyim1 Ama çok özlemişim çiğ böreği. Bayağı da başarılıydı. Sonra balıkçıya gittik. Hamsi alacaktım ama ızgaralık güzel bir balıkta karar kıldık. Yani hamsili pilav başka bir zamana kaldı.

Oğluşu alıp eve geldik, İngilizce sınava çalıştık bol bol... Bayağı ilerlemişler. Ben de son zamanlarda çok ihmal etmiştim İngilizcesini. Biraz sıkı tutmakta fayda var. Neyse akşama doğru acıkmıştık, aşkım sağolsun güzel bir balık ve salatalar hazırladı. Ben sadece sofrayı kurdum.

Ne yazık ki akşam eşim rahatsızlandı. Miğdesi kötü oldu. İlk başta balıktan mı diye korktum, hani çok tazeydi ve bildik bir yerden aldık ama ne olur ne olmaz. Kendimi ve oğluşu takibe aldım. Benim oğluş da biraz kıskançtır, benim aşkıma olan ilgimi kıskanıp benim de karnım ağrıyor demeye başladı. Koca çocuk ayol! Neyse, onunkinin yapma olduğu çok belliydi çünkü arkadaşları dışarı çağırınca birden canlandı, bişeyi kalmadı. Bende de birşey olmadı. Sanırım miğdesini üşüttü eşim ve balık da ağır geldi. Ertesi günü hep yattı.

Pazar günü cidden sancılı geçti günüm. Eşim hep yattı, oğluşu ben götürüp getirdim, O yokken temizlik yaptım, varken de ders çalıştık. Akşam kitapları verdim eline, artık sen çalış dedim. Ne yaptı bilmiyorum. Bayılacağım ayol! Hayır ocuklar o aptal kitaplardan ne çalışacak?Birşey anlatmıyor ki! Etkinlik diye birşey tutturulmuş. İyi de sınavda etkinlik sormuyorlar. O ne bu ne diye soruyorlar. Cırlayacağım yakında...

çok sempatik bir haftasonu olmadı anlayacağınız. Acil değişik ve hoş bir aktiviteye ihtiyacım var. Bilesiniz!

Thursday, December 06, 2007

Niğde anıları...

Semra Öğretmenin bloğu http://yuxexeratonin.blogspot.com/ da bu sabah hoş bir yazı okudum. Aslında yine hafiften yürek burkan bir yazı. Ama hafiften gülümseyebiliyorsunuz da... Bu Semra kardeşimin yüzmeyi kaplumbağdan öğrenen öğrencisi, yani çocuğu ile ilgili kısa bir yazı. Bir göz atın derim ben.

Bu olay bana Niğdede geçen yazlarımı hatırlattı. Annem Niğdeli. Yazları hep anneanneme giderdik. Aslında şehir merkezinde otururlardı ama hala apartmanlar girmemişti ben çocukken o mahalleye. Bağda kalmadığımız günler oraya giderdik. Ben apartman çocuğu olduğum için Bahçeli evler ile dolu o sokaklarda rahatça oynayabilmek muhteşemdi. Büyük bir özgürlüktü. Ne çok arkadaşım vardı... Diyebilirim ki çocukluğumun en güzel günleri orada yaşadıklarımdı. Belki yanımda oyuncaklarım yoktu, ama ne gam! Kendimiz oyuncak yapıyorduk zaten. Toprak yerlerde oda- salon- mutfağı çizip odaları oluşturur, gazoz kapaklarını tabak yapardık...

Benim yukarıda bahsettiği olaydan anımsadığım ise şu oldu: Denizden uzak bir İç Anadolu Bölgesi şehrinden bahsediyoruz. Muhit de öyle varlıklı tiplerden oluşmuyor. Yıl ise 1970 lerin sonları... Yani tatil, deniz nedir bilmeyen çocukların arasındayım. Fakat yazın belirli günleri büyük ve derin bir yer su ile doldurulurdu. Bu çok basit bir iş de değildi. Yani dandirik değildi. Sanırım belediye yapardı. O gün nedense sokakların kenarlarından su da akardı yokuş aşağıya... İlk gün meraklandım, annem beni oraya götürdü. Bir baktım bir nevi bir havuz oluşturulmuş. Erkek çocuklar ve gençler yüzüyor ve eğleniyor. Hem de içine de atlıyorlar balıklama...

Bu olayın sadece erkeklere yönelişk olması çok dokunmuştu ama... Son derece eşitlikçi ve demokrat bir çevrede büyüyen küçük Renklerin bunu anlaması kolay olmadı hani... Yine de o bayram havasını solumak bile herkese iyi geliyordu. Ne absürddü o??

Eeee, bu da bir anı işte. Yıllardır gitmiyorum Niğdeye. Kimsemiz kalmadı! En son teyzemin kayınvalidesi ölünce gitmiştik. Ne değişmiştir şimdi oraları... Oynadığım sokaklar koca cadde olmuştur...

Güzel bir haftasonu yaşayalım kızlar, hadi...

Hayatın soruları...

* Geçenlerde eşimle konuşurken bana dedi ki, "hayatta bir çok fırsat çıktı karşıma, ben birçoğunu kullanmadım. Mesela iyi firmalardan teklifler gelmişti ama ben sektörlerine çok sıcak bakmadım. Şimdi o kadar popüler sektörler oldular ki... Acaba o alana yönelseydim şu an hayatım nasıl olurdu?" Bir de şu Avustralya meselesi var. Okumak için gittiği Avustralyada on yıl yaşamış. Sonra o zamanki eşinin şiddetli talebi ile Türkiyeye dönmüşler. Oysa orada o kadar mutluymuş ki... Yani orayı sevmiş ve alışmış. Ama dönmek zorunda kalmış. Orada kalsaydım ne olurdu acaba, nasıl bir hayatım olurdu dedi...

Ben de dedim ki hayatında ben olmazdım, seninle asla karşılaşamazdık. Hatta Türkiyede bambaşka bir işte çalışıyor olsaydın da büyük ihtimalle hayatlarımız kesişmezdi... Düşünsenize bir insan ile tanışmak ne kadar küçük olasılıklara bağlı olabiliyor. O da haklısın dedi. Sonuç olarak bence insanların yaptığı seçimler en iyi seçimlerdir. Hayatımızı nasıl yaşamamız gerekiyorsa o şekilde seçimler yapıyoruzuzdur ve en iyisi, en hayırlısı budur. O nedenle kaderi zorlamamak da en iyisi diye düşünürüm hep.

* Dün matematik çalıştık yine. Yüzdeleri biraz anlar gibi oldu. Anlamadığım her konuyu hemen anlayan bir çocuğun bu konuya bomboş gözler ile bakması! Sevmemiş olabilir. Ama bu kadar anlamaması beni şaşırttı ve ürküttü açıkçası. Ben de anlatamamış olabilirim ama üç kitabın anlatım biçimlerini inceleyip en kolay gördüğüm yöntem ile anlattım. Ama yüzdeler çok sevimli bir konu değil. Bir de karışık. Sanırım mantığını anlamadı. Çünkü oğluş bir konunun mantığını kavrayamıyorsa o konuyu hiç anlamıyor, ezbere yapıyor, biraz değişik bir problem çıksa anlamıyor ve hemen unutuyor.

Bir diğer problemimiz ise son zamanlarda çok çabuk unutuyor konuları. O kadar şaşırıyorum ki! Neden olabilir sizce. Eskiden böyle değildi. Ders veren öğretmen de aynı şeyi söyledi. Çok fazla konuya dağıldığı için olabilir mi? Beyne aşırı yükleme yapılıyor biliyorsunuz. Haftasonları beşer saat dershane nedeni ile de dinlenemiyor. Sınavlar da başladı.

*Haftaya fen ve ingilizce sınavı var. Haftasonu yine ders var anlayacağınız. Renkler dinlenmek yine yok! Fen de gıcık Kuvvet konusu var. Ay hiç sevemedim. Biyoloji daha mı iyiydi. Oysa severdim eskiden ben feni...

Sözde bu hafta sonu yılbaşı ağacını süsleyecektik. Aslında o kadar üşeniyorum ki... Bu günlerde herşeye üşeniyorum zaten! Ayakkabımı giymeye bile!

* Dün gece uyuyamadım. Bir süredir uykularım iyiydi oysa... Birşeye de takmadım ama sanırım son günlerdeki bezginliğimdendir. Rahat bir anne olmayı isterdim. Ama kendimi değiştiremem ki!

* Haftasonu hamsili pilav yapmak istiyorum ama bu üşengeçlikle nasıl olacak? Hamsinin kılçıklarını çıkartır mı balıkçılar acaba? Yoksa bu kadın tırlatmış mı derler? Annemden yardım istesem? Haftasonu bulursam tabi... Hatun haftasonları izinli tabi, benim gibi ev işi, eğitim mesaisine kalmıyor. Eşime yalvarsam kılçıkları o çıkartır mı? Hamsili Pilava maydonoz konur mu? Ya tarçın? Bu ülkenin hali ne olacak? İngilizceden ne işlemiş olabilirler son günlerde? Bir mucize olur da hayatımda muhteşem güzel bir olay olur mu? Depresyona giriyor olabilir miyim?

Tuesday, December 04, 2007

Ebeyim ben ebeyim...

Sevgili Muhabet Çiçeği beni sobelemiş. Bakalım neler sorulmuş…

Ben Küçükken; artık bir daha hiç savaş olmayacak sanırdım. Kurtuluş Savaşı, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı çoktan bitmiş, atık sadece ders ve tarih kitaplarında kalmıştı ve dünya sonsuza kadar barış içerisinde yaşayacaktı… Bana bu güveni kim, nasıl vermişti bilemiyorum ama ben buna sorgusuz sualsiz inanırdım…

Aslında Ben; sıcak kanlı, kaprissiz, kedi gibi, kendi halinde sıradan bir kadınım… Fakat dış görüntüm biraz soğuk, kibirli, kaprisliymiş! Bilerek bu izlenimi vermiyorum arkadaşlar. Tipim öyle ne yapayım? Bir de bu izlenim belki benim görünmez kalkanım nedeniyle olabilir. Karşılaştığım bir insanı tanımadan içten davranamıyor da olabilirim. Bir de o insanı sevmemişsem buzlar kraliçesi olmaya devam edebilirim… Ama sevdiğim kişiye karşı çok sevimli gelebilirim…

İlk Kopyamı ne Zaman Çektim?
Hımmm… Çok kopyacı bir tip olmadım hiç. En azından belli bir yaşa kadar... Lisede Milli Güvenlik Dersinde önümüze açtığımız kitaptan çekmiştim ki tüm sınıf aynı durumdaydı. Ama daha öncesinde kopya vermiştim. Çok sevdiğim arkadaşım Derya orta okulda benden bol kopya çekti. Bir keresinde Derya bir sınavda kıvranıyor! Benim sınav bitince hızla kağıdını alıp benimkini ona verdim. Kız kıpkırmızı oldu. Onunkileri de yazıp verdim. Benim kadar iyi cevaplamadım ama anlaşılmasın diye…

Üniversiteye geldiğimizde de İnkılap tarihi (mimarlık okuyan adama hala İnkılap dersi veriyorlardı yahu! Zaten bıkmışız tüm lise boyunca!) gibi derslerde çok çektim… Zaten kitap veya notları ortaya koyardık, hocalar da takmazdı.

Veee, itiraf ediyorum, yüksek lisans yaparken de kopya çektim. Hem de şöyle: Bizim dersler İngilizce olduğu için sözlük sınavda serbestti. Ben de konuları sözlüğe yazardım. Sınavda kelime bakar gibi yaparak kopya çekerdim. İğrencim dimi, koca kazık kadar kız! Nişanlı, bir iki aya kadar evlenecek! Acaba diplomamı elimden alırlar mı :P Hih hih hi (oğluş bu yazımı okumasın!)

En Saçma Huyum: Her şeyi,hayatımın her anını planlar, organize ederim. Sadece kendimi değil, eşimi, oğluşu da… (Annem inat etmese Onu da ederdim ama O kendi bildiğini okur) Her şey saati saatine belirlidir. Bu yine iyi, çok saçma denemez. Ama yapılacaklar listesi delindiği zaman, elimde olmadan program bozulunca çok takıyorum, üzülüyorum. Daha rahat bir tip olmak isterdim… Bazı şeylere bana ne diyebilmeyi de… Şööööle rahat rahat ayaklarımı uzatıp yatabilen bir tip olmayı da...

Bence cep telefonu: Önemli olabilir ama sadece gerektiğinde aramak ve aranmak için. Cep telefonunun başka özelliğini bilmem. Mesajı bile çok ender kullanırım. Zaten cep telefonu kullanma özürlüsü de sayılırım. Şarjı biter kaç gün sonra haberim olur, evde es kaza çantadan çıkartmışsam ertesi gün yanıma almayı unuturum, şarjı durmadan kaybederim nasıl beceriyorsam… Eşim bu huyuma sinir olur. (Ya bu arada absürd ama cep telefon numaramı bilmiyorum:-P. Eski hattımı pislik dediğim insan rahatsız ettiği için kullanmıyorum, yeni hattımı ise zaten iki üç kişi biliyor, bunun dışında ben dahil kimse bilmiyor:-P Ezberleyemiyorum ayol!

Aşk bence; dünyanın en güzel ikinci duygusu (annelikten sonra) Aşk hiç biter mi diye hep kendimize sormuşuzdur gençliğimizde… Evet bitebildiğini de öğrenmişizdir. Ama gerçek aşk hiç bitmez bence, sevgi, saygı olarak şekil değiştirir.

[Aşkım, seni seviyorum, canım benim! Aşığım ben bu adama kızlar! Evet hala… (Maşallah deyin bakiim)]

En sevdiğim Bloglar; Onlar kendini bilir :-P

Kimi sobeleyim???? Beni kırmaz, yazarsa Yağmur Damlacıkımı, Sofiyi, Civcivciğimi...

Monday, December 03, 2007

Matematik profesörü mü olcam beaaa!

*Dün akşam matematik sınavı çalıştım:-) Yani çalıştık. Allah'a şükür oğluş ders çalışma modundaydı. Gerçi o habire test yapmak istedi ama yazılıya alışması için hocanın sorduğu türden sorular çözdürdüm. Yazmaya çizmeye üşenen oğlum sanal olarak çözmek istese de buna izin vermedim. İnşallah başarılı olur bir tanem. Allah yardımcısı olsun. Morale ikimizin de ihtiyacı var. Dua edin ne olur teyzeleri, ablaları:-)

* Bu akşam da matematik var. Bu da dershanenin konusu. Biliyorsunuz farklı tellerden çalıyorlar. Bir gün hastalık nedeni ile gitmediğinden o konunun başını kaçırmış, tabi birşey bilmiyor. Konu Yüzdeler, olasılık! Olasılığı biliyor eski senelerden ama yüzdeleri pek hatırlamıyor. Benim de en gıcık olduğum konuydu! Iyyykkk! Öğğğ!

* Dünkü yazdığım konu ile ilgili gelen yorumlarda oğluna düşüncesini sor denilmiş hep. Zaten bunu onunla konuşuyorum hep, ne istediğini, nasıl hissedeceğini. Dün bana iyi sınıftan ayrılırsa biraz üzüleceğini, çünkü herkesin iyi sınıftakilere saygı duyduğunu söyledi. Offf. Görüyorsunuz değil mi şu çocukların üzerindeki baskıyı. Çocuklar alt sınıflara düşmemek için baskı altına giriyorlar. Annem demişti zaten o sınıfa atlamasını hiç istemedim diye. Nedeni varmış. Ama dedim ki öbür sınıf da çok başarılı çünkü onun da altında bir sürü sınıf var. Üstelik hocalarını çok sevmiştin... Arkadaşların da var... Öyle canım, çok da üzülmem dedi. Ama ben biliyorum ki birşeyler kırılacak. Offf.

Annelik ne zor. Biraz konuşmak ikimize de iyi geldi. Aslında böyle şeyleri takmaması gerektiğini anlattım. Üstelik iyi sınıftakiler ile arasında seviye farkı yok da... Yoksa o sınıfa nasıl geçebilirdi. İyi notlar aldı dahakkıyla geçti. Hem fen gibi zor bir derste sıfır yanlış ve sıfır boş ile en iyi net çıkaran da oydu. Demek ki sen de iyisin dedim. Tek farkınız onlar çok hırslı ve düzenli çalışıyor... O da çalışıyor aslında hakkını yemeyelim. Son zamanlarda maşallah çok test çözüyor kendiliğinden. Belki de oturur zamanla...

Sonuç olarak şu an sınıf değiştirmiyoruz. Cuma günkü sınavdan sonra zaten yeni yerleştirme olacak ve doğal akış ne ise ona uyacağız. Sonuç ne olursa olsun ona destek olacağım ve bunu da atlatacağız... Allah yardımcımız olsun...

* Kızlar biliyorum sıktım ben! Biraz katlanacaksınız artık. Hani yedi yıl kadar. Çocuk üniversite sınavını kazansın ders konuşmayacağım söz:-) Geçen eşim bu ders zımbırtılarını gözlemleyip bu daha ne kadar sürecek diye sordu yazık. Dedim ki üç yıl anadolu lisesi sınavı, dört yıl lise ve dolayısı ile üniversite... Çüş dedi! E üniversiteye de miz biz çalıştıracağız dedi ki haklıdır.

* Bunun dışında pek bişi yapmıyorum. Annem dün bizim evde yemek yapmış, mutfağın tüm düzeni değişmiş. Sonrasında o kadar yoruldum ki. Sağolsun, ama mutfağım konusunda çok titizim, bunu biliyor da... Tezgahın pırıl pırıl olması lazım her daim! Alınan şey alındığı yere konmalı... Elde yıkanması gerekli şeyler bile çok düzenli tutulmalı. Ne bileyim kılım işte! Kendime yapıyorum biliyorum. Muslukta su damlası izi olsa ne olur, olmasa ne olur. Ama ben takıyorum işte...

*Dün oğlan uyuduktan sonra biraz Var mısın yok musunu izledik... Bu sıralar popüler olan o sanırım. Çok birşey vermiyor, ama hangi program veriyor ki sanki... Dün National G. havamda da değildim o kadar matematik yüklemesinden sonra... Basit, laylaylom bir program kötü gelmedi.

*Aşkım da ilk evliliğinden olan oğlu ile ilgili biraz üzüldü dün. MSN de babasına abuk sabuk şeyler yazmış. Koca çocuk oldu (18 yaşında) Hala bir sürü şeyi problem yapıyor. Boşanmak çocukları çok etkiliyor ve onun için çok üzülüyorum ama artık bazı şeyleri kabul edip yaşamaya bakmalı... Ben de çok küçükken babamı kaybettim, düşünün babamı istesem de hiç göremiyordum. O nedenle babası annesi ayrı çocukların bu durumlarını hep şımarıklık olarak görürdüm. Derdim ki, keşke annem babam ayrı olsaydı da babam yaşasaydı, hiç olmazsa onu görürdüm, bilirdim ki O var, bilirdim ki onunla akşam yemeği yiyebileceğim istersem, gezebnileceğim... Biliyorum boşanma çok yıpratıcı bir olay ama kavga dolu, hastalıklı, bağırış çağrışlı, aşağılama dolu sözler ile yaşanan bir evlilikte çocuklar tam psikopat oluyor. Öyle bir ortamda olmayı kim ister ki! Bu konuda sizden başka yorumlar gelebilir ama benim çok katı ve kesin bir görüşüm var bu konuda...

Onu da çok iyi anlıyorum yıllardır. İstediği zaman gelip bizde yaşayabiliyor, onu hep çağırıyorum. Zaten babaannesine de söylüyormuş iyi bir kadın, onu seviyorum diyormuş. Geldiği zaman gerçek bir aile gibi hissetsin istiyorum. Ama O da bazen oğluşu kıskanıyor olabilir... Annesi de bunaltıyor. Bu çocuk 6 yaşından 15 yaşına kadar dayak yiyen bir çocuk, düşünün... Bir de duygu sömürüsü eklenince onun da bize karşı kafası karışıyor. Bazen sevilmediğini düşünebiliyor... Ne yapacağımı şaşırdım ama bana karşı çok iyi, bir derdimiz yok Allah'a şükür....

Bu arada sobelenmişim, ne güzel! Ama o da yarına artık:-)

Sunday, December 02, 2007

Bir gün Cuma, bir gün Pazar...

Günaydın ve iyi haftalar...

Arkadaşlar geçen postumdan ve gelen yorumlarınızdan anladığım kadarı ile hiçbirimiz son zamanlarda mutluluktan hayava zıplamamışız. Allah yakın zamanda hepimizi zıplatsın ne diyeyim...

Haftasonum ultra hızlı geçti yine. Yine hiç bişi anlamadım. Hatta bu hafta doğru dürüst temizlik bile yapmaya zamanım olmadı. Cuma akşamı zaten öylesine aygın baygın geçti. Cumartesi sabah geçce kalktık, oğluşa zor kahvaltı hazırlayabildim... eşim oğlanı dershaneye bıraktı, o gelinceye kadar ben ikimize güzel bir kahvaltı, daha doğrusu branch hazırladım. Zati saat 12 olmuştu! Ohhh ne güzel öğle yemeğini kurtardım bu şekilde...

Sonra ev ile ilgilendim. Bir iki damtel çiçek yaptım. Hatırlarsanız Kapalıçarşıdan saten kadife bir kumaş almıştım acı kahve. Onu masa ve fiskos masasına göre diktireceğim, üzerleri için rengarenk çiçekler yapıyorum. Acaba biraz kisch mi olur sizce? Bakacağım nasıl olacak. Epeyce çok renk renk çiçeklerim oldu. Yapması çok zevkli... Masa örtüsü üzerinde nasıl durur, nasıl serpiştiririm bilemiyorum. Önerilere açığım...

Soracıma kalkıp yemek yaptım. Mantarlı güveç pilav yaptım ki çok başarılı oldu. Bir ara tarifini vereceğim. Oğluş beş gibi gelince deli gibi acıkmıştı tabi. Hemen oturup yemek yedik... O nedenle eşimle gece vakti acıkıp çorba ısıtıp içtik. Yani anlayacağınız öğünler karıştı. Yine üç öğün yedik!

Cumartesi oğluşa matematik çalıştırdım. Sınavı var. İnşallah çok iyi geçer. Oğluşun da motivasyona ihtiyacı var.

Bu arada yine dersten bahsedeceğim ama size danışmak istediğim bir konu var. (Bu sıralar bloğumu ders- veli- okul- dershane konusunda yazan bir blog olarak görün) Şimdik bizim oğlan dershanenin en iyi sınıfına girdi (maşallah diyeyim) Fakat seviye olarak cidden çok çok iyi bir sınıf bu. Yani çocuklarda bir hırs! Günde 200, 300 soru çözen var... Biz 50 soru yaptığımızda iyi yapmış sayıyorum. Yahu zaman yok!!! Neyse çocuklar iyi olunca hocalar deli gibi hızla geçiyorlar dersler. Ders sonrası ise iki ders daha kalıp test çözdürüyorlar. Aslında oğluş bunu seviyor. Yanında anlaştığı bir çocuk var bizim siteden. Onunla yarış gibi soru çözüp çalışıyorlar. Fakat tüm günü bu şekilde geçiyor. Beyin bitmiş bir halde eve geliyor. Ondan sonra ne beklersiniz bu bebeden...

Bu sınıfın seviyesi çok çok iyi olduğu ve herşey ışık hızı ile geçtiğinden benim herşeyi özümseyerek öğrenmeyiş seven oğlum kötü etkileniyor. Mesela bir gün gitmemişti, o konunun hiçbir tarafını takip edemedi sonradan. Dün biraz baktık ama ben de ambale olmuştum o saatte. Üstelik sınav konusu başka, bu konu başka. Bari aynı konular işlense!

Anlayacağınız bu sınıf yaramadı. Oğlum orada kendini başarısız olarak görüyor. E en iyilerinden değil, arada en çok net çıkartan öğrenci oluyor ama bazı sınavlarda öyle düşüyor ki inanamıyorum. Sınıfı ve hocaları da çok sevemedi. Ne yapsam, bir alt sınıfa aldırıp hep orada mı tuttursam sizce. Çünkü ara sınavlara göre düşüp çıkıyorlar. Durmadan sınıf değiştirmek alışkanlıklarına bağlı oğluma iyi gelmiyor. Ama sınıf düşünce ve hep orada kalırsa bu kötü etki eder mi bilemiyorum. Danışılacak doğru dürüst hoca da yok. Hepsi en iyi çocukların peşinde! Geri kalan çok önemli değil. Kolaysa iyi olmayyanları kazandırın! Zaten kafam bozuk.

Arkadaşlar bunalıyorum bu konuda. O sınıfta içine kapanmasını istemiyorum. Seviyesinden düşük sınıfta da kötü olsun istemiyorum... Ne yapayaım ben?