Wednesday, September 27, 2006

Nerede O Eski Ramazanlar?

Bu klişe lafı her kuşak kullanacak mı merak ediyorum. Çünkü anneannem ve babaannem kendi çocukluğunu, annem kendi çocukluğunu hep bu şekilde anar. Şimdi ben büyüdüm ve yine o eski ramazanları özlüyorum. Acaba eski günler gerçekten bugüne göre daha mı iyiydi, yoksa biz çocuktuk da her çocuğa o günler özel mi gelir. Buna karar vermek güç, oğluma bakıyorum da ramazan diye bir coşku taşıdığını söyleyemem. Oruç tutmasını beklemiyorum, sahura da kalkmıyor, sonra çevresinde de Ramazan farkını yaşatan çok fazla olay yok sanırım. Acaba tüm çocuklar öyle midir? Ramazan başladığından beri sofraları daha da çok özenli kuruyorum, çeşitler daha fazla, annemi de her akşam yemeğe çağırıyorum ve hep sofraya beraber oturuyoruz, dostlarımızı da davet edeceğim tabi. Ama bu çok da farklı değil sanırım. Yine de o bir çocuk... Belki eski Ramazanları özlemeyecek ama çocukluğunun o eski güzel günlerini anacağına eminim. Her insan gibi...

Gelelim özlemle andığım çocukluğumun ramazanlarına...

İlk hatırladığım ramazanlar yaz aylarına denk geliyordu. Belki okul ile yoğunlaşmamış olmamız, geceleri geç yatabilmemiz, dışarıda dolaşıp balkonlarda top sesini bekleyebilmemiz Ramazan ile daha ilgili olmamızı sağlıyordu.

Çok küçükken her ramazan dedem bizi ziyarete gelir, o özel günleri bizle paylaşmayı tercih ederdi. Anneannem neden gelmezdi hatırlamıyorum. Dedem çok becerikli bir erkekti, bazen annem eğer çok yorgun olup da kalkamamışsa kalkar sahur için yiyecek birşeyler hazırlar ve sessizce annemi kaldırırdı.

Biraz büyüyünce dedem de sanırım yaşlanmış veya anneannemi artık yalnız bırakmak istememiş ve Ramazanları gelmemeye başlamıştı. Bu arada bizim apartman çok şenlikliydi her daim. Ramazanda ise bu şenlik uç noktalara çıkardı. Evin erkekleri ya oruç tutmadığından, ya dul ve bekar kadınlar yaşadığından ya da eşlerini yalnız bırakan erkekler söz konusu olduğu için hepimiz kadın ve çocuktuk... Gündüz evin işleri yapılır, alışverişe çıkılır, öğleden sonra birinde soluklanılırdı. Bu aşamada susuzluktan ölmüş olurduk çünkü yazdı... Sonra ne yemek yapalım muhabetine girerdi kadınlar. Herhez istediği, özlediği, canını çektiği yemekten bahsederdi ki bu yemekler genelde çok kilo yapan yemekler olurdu... Zaten öğleden sonra soluklanmalarında mutlaka tartılır ve yarım kilo, bir kilo verenler olduğu görülür, sevinilirdi. Bu tartma işlemi akşam yemekten sonra da düzenli bir ekilde yapılır ve bir iki kilo fazlasıyla karşılaşmak doğal sayılır ama yine de mızırdanılırdı. Neyse nerede kalmıştık? Ne yemek yapalım konuşması ilk başta her aileyi ayrı ayrı ilgilendirirdi ama sonunda birinin evinde toplanılmasına ve yemeklerin beraber yapılmasına karar verilirdi. İmece usülü, çocukların da yardımı veya engelleri ile yemekler hazırlanırdı. Bazen içeride, bazen balkonda o güzel sofralar hazırlanırdı. Biz çocuklar pide kuyruklarına girerdik, bazen aradan sızlamalar da yapardık. Hala pide kuyrukları var aslında ama her fırının önünde değil... Sahur da düşünülerek alınan pideler ve dolmalık ekmekler eve getirilir, sonra balkonlara çıkılarak topun patlaması beklenirdi. Camilerin ışıkları zaten görülecekti...

Sevgili ikinci kat komşumuz genel tabiri ile "Almancı" idi. Kızı Türkiyede tek başına yaşıyordu. En çok onda toplanmayı severdim çünkü gençti, evi çok güzeldi, renkli TV si vardı:-) vs. Babası ona çam ağacı getirmişti bir sene. Karşı apartmanda yaşayan, çapkınlığı ile bilinen ama eşini çok sevdiğimiz komşumuz da aynı ağaçtan sipariş vermişlerdi. Her iki evin balkonunda da Ramazanları çam ağacı süslenir, top patladığında aynı anda renkli ışıklar yanardı. Hatta bir sene nasıl yaptılar hatırlayamıyorum iki ikinci katın balkonundan ışık ipi gerilmişti. Sokağımız çok ilgi çekerdi bu şekilde. Çam ağacının Hıristiyanlık sembolü olduğu için kullanılmasını ayıplayanlar olurdu, belki haklılar ama Ramazana ait, kötü niyetle yapılmayan, iyi insanların yaptığı bir hoşluktu bu... Ortama bir renk, bir ışık veriyordu...

Top patlaması sevinçle karşılanır, annelerin binbir emekle hazırladığı bu tatları yutardık... Ramazanda iftarda en çok istek alan mantı olurdu. Ama hep bildiğimiz haşlama mantı değil, çeşitleri yapılırdı ki değişiklik olsun...

Sonra çocuklar, kadınlar bazen ayrı bazen beraber eğlenirdik. Televizyonda zaten bir kanal vardı, o da hep ramazan eğlencesi verirdi. Biz çocukların bunla alakası yok tabi:-)

Sahur için ne yapacağız düşüncesi ancak çaydan sonra mideler boşalmaya yakın düşünülürdü. Sahurda başka bir eve inmek adettendi. Şimdi neden ayrılalım, hazır hep beraber başlamışken değil mi? Sahurda ev sahibi kimse kendi evine önceden iner(ya da çıkar:))sofrayı hazırlardı. Çoğunlukla sahura dek oturulurdu, bazen biz çocuklar sızardık ama sıkı sıkı tembihlerdik kaldırsınlar bizi diye.

Sahurda genelde ya kalanlar yenir ama kahvaltılıklar mutlaka çıkarılırdı. Börek de yapılanlar arasındaydı. Eğer sırf annem ile ben sahur yapacaksak bana elektrikli, yuvarlak, sadece üstten ısıtan pratik ocağında pide üstüne sürülmüş beyaz peynir ve sucuk ısıtılırdı ki harika bir tattır. Normal fırında da yapılabilir ama o tadı vermiyor gibi geliyor bana, ya da damak tadım mı bozuldu ne... Sucuk, salam, pastırma sadece Ramazanda ağızıma sürdüğüm sonra nefret ettiğim tatlar oldular nedense hep...

Benim çocukluğumu geçirdiğim şehirde fırınlar ramazanda "dolmalık" diye bir ekmek çıkartırlardı ki hala var mıdır bilmem. Halka biçiminde, simidin oldukça büyük ve şişkosu ama susamsız bir ekmekti. İçine peynir- maydonoz veya kavrulmuş domates, biberli kıyma konur, yumurtaya batırılıp kızartılırdı ki ne lezzetti ve ne kaloriydi! Bazen canım ne ister ama İstanbul'da hiç görmedim. Bunun bilen varsa bana haber etsin.

Sonra herkez evine dağılır (nihayet), yataklara gömülünür ve öğlene dek uyunurdu.

Çok özledim o günleri, hem de çok... O apartmanı, dostlarımızı... Hala görüşebildiklerimiz var, hemen onları aramayı düşünüyorum:-)

Nerede o eski ramazanlar arkadaşlar?

7 Comments:

Blogger nimetpamuk said...

renkler şu anda saat gecenin 4 ü:) bi başıma sahur yaparken senin yazını zevkle okudum;)) geçmişi yadetmemizin sebebini ben kendi kafamda çözdüm. yaşlanıyoruz!! yaşlandıkça eskilerden daha çok konuşur oluyoruz. fakat hakkaten renkli tv her evde olmazdi dimi. bizim üst kat komşumuzda almancıydı ve renkli tv si vardı. ona tv seyretmeye giderdik. birden aha renklerle aynı apartmanda mı oturuyoduk biz yoksa dedim:))

nimet

6:08 PM

 
Blogger renkler said...

Sevgili Nimet,

Yaşlanıyoruz sanırım ve herkes yaşlanmaya başladığında geçmişi de özlemeye başlıyor değil mi? Sevgili babam, kayınpederim anılarını yazıyor. Yoo öyle kitap filan değil, bir deftere yazıyor. Bundan zevk de alıyor. Belki ben de ileride böyle birşey yaparım...

Ayrıca keşke aynı apartmanda oturuyor olsaydık, çünkü çok eğlenirdik e evde:-)

10:28 PM

 
Blogger akçahan said...

Merhaba;

Anılarınız, anılarımı canlandırdı. Hepsi çok güzel, en güzeli de o samimiyet sıcaklık. Benim çocukluğumda İbo 'nun (Tatlıses değil) bir şarkısı vardı; " bayramlar mı eskidi bizler mi yaşlandık " diyen o vakitler pek çözemesem de şimdi oturuyor belleğimde kelimeler yerine. Çocukluğumuzun güzel günlerini özlememiz normal ama sanırım, şu an olmayan bir mefhumu daha çok özlüyoruz bence. Komşuluk, samimiyet, sıcaklık....

3:55 AM

 
Blogger renkler said...

Sevgili Akçahan,

Çok haklısın eski samimiyetler yok artık. Gerçi çok tatlı komşularım da var ama o zamanlar ne bileyim akrabadan öteydik. Mesela ben biraz erken, hiç beklenmedik bir vakitte doğmuşum. Hatta annem komşularla halı dükkanındaymış, o sıra sancıları tutmuş. Komşuları apar topar onu hastaneye götürmüşler... Hastaneden gelmeden önce cicianne dediğim ve çok çok sevdiğim alt komşumuz evimizi pırıl pırıl temizlemiş, düşün...

Bir de şöyle bir şarkı da var: "Biz büyüdük ve kirlendi dünya." Yeni Türkünün müydü emin değilim...

4:24 AM

 
Blogger damak tadı said...

Sevgili Renkler,
Hepimizin böyle güzel anıları vardı.Bende şimdi çok eskilere gittim birden.Bizde (Trabzon'da) daha tv yokken Almanya'dan biri köyüne tv göndermiş orda daha elektrik bile yokken tv birden şehire inip ananemin erkek kardeşinin evinde koca mutfağın tavanın ayakın bir yerde yerini kapmış.Bizler de çoçuk aklı her gece oraya gidip (kanal filan yok ortada henüz)Rusya'dan ne olduğu bilinmeyen bir kanala odaklanıp dururduk.Hepimizin başı yukarı kalkık bir kaç tane gövde tepiniyor başları hafif yana kaçmış onlara bakıp zevkmi alırdık boynumuza işkencemi yapardık bilemiyorum.Bildiğim sadece kuzu kuzu oturup büyükçe bir kalabalıkla seyretmek.Şimdi birden hatırlayınca içim acıdı o eskileri ve insanları birden hatırlamak yad etmek.Çok sağol bu güzelliği yaşattığın için..Sevgiyle kal..

7:32 AM

 
Blogger renkler said...

Sevgili Gül,

Televizyon Türkiye'ye ilk geldiğinde de benzer olaylar olurmuş. Bizim apartmanda ilk televizyonu alt katta oturan ciciannemler almış. Yılbaşında herkes onlarda toplanmış. Emel Sayının konseri varmış. Ama görüntü çok bozukmuş. Öyle olduğu halde herkes gözünü kırpmadan ekranı izlemiş:-)

1:34 AM

 
Blogger Hanife said...

Merhaba Renkler,
Neredeyse 6 yildir yurt disindayim ve eskiye ozlem burada daha cok hissettiriyor kendini. Simdi yediklerim mesela eskilerden daha az lezzetli geliyor, her seyde hem de. Bence bu o gunleri ozlememizden dolayi, aslinda aranana o zamanlar, o zamanlarin guzelligi. Tatil anilari, ramazan sofralari vb, hersey, hatirladikca burnumun ucunu sizlatir benim her seferinde. Ayni yemekleri yapsan, ayni kisileri cagirsan sofraya zaman degismistir, insanlar buyumustur, ne sen o yastasindir ne de onlar. Hayatlar degismistir ve yasananlar o an da kalmistir.. Ne guzel ki boyle anilarimiz var, beni her zaman ayakta tutarlar. Yuzumu durup dururken guldururle. Esime anlatacak hikayelerimdir onlar..
Cok tesekkurler bu guzel yazi icin..

12:05 PM

 

Post a Comment

<< Home